Kasabada onun için evvela kimin söylediği artık hatırlanmayan, sonra ağızdan ağıza dolaşa dolaşa sahibini kaybedip müşterek bir hükme dönüşen bir söz vardı: “Rasim taş gibi adamdır.” Bunu methetmek için söylerlerdi belki lakin insanların, bir adamı taşa benzetmenin neden iltifat sayıldığı üzerine düşünmeye Rasim’in vakti yoktu; zira onlara göre taş sağlamdı, taş susardı, taş kendisine vurulana mukabele etmez, yağmurun altında ıslanır fakat şikâyet etmez, güneşte kızarır, kışın ayazını içine çeker, üstünden insanlar, hayvanlar, arabalar, cenazeler geçer de yine bulunduğu yerde dururdu. Rasim de bir bakıma öyleydi.

Babası öldüğünde ağlamamış, annesinin tabutunu mezarlığın yokuşundan dört kişiyle beraber çıkarırken yüzünde, ağır bir yük taşıyan adamlara mahsus o kısa ve zaruri buruşmadan başka bir şey görülmemişti. Karısı evi terk ettiğinde kahvede çayını yarım bile bırakmamış, kızının ardından İstanbul’a giden otobüs hareket ettiğinde el sallamak yerine ellerini paltosunun cebine sokmuştu.

İnsanlar bütün bunları gördüler ve onun kuvvetli olduğuna hükmettiler, çünkü insan, başkasının sükûtunu pek sever; kendi gürültüsünü ona bakarak mazur görür.

Rasim’in dükkânı mezarlığa çıkan yolun başındaydı. Kapısının üzerinde, yıllar evvel babasının kendi eliyle yazdığı “Rasim Taş ve Mermer İşleri” levhası dururdu; fakat kasabalılar oraya daha ziyade ölümden sonra gelirlerdi. Bir baba öldüğünde, genç bir kadın toprağa verildiğinde, henüz dünyaya alışamamış bir çocuk ansızın çekilip alındığında, geride kalanlar Rasim’in dükkânına girer, önündeki küçük tabureye oturur ve ölülerinin dünyada kalacak son cümlesini ona emanet ederlerdi.

Adı.

Soyadı.

Doğduğu tarih.

Öldüğü tarih.

Bazen bir Fatiha.

Bazen de: Ruhuna El Fatiha.

Rasim, yetmiş sekiz yıl yaşamış bir adamın nihayetinde üç satır olmasını tuhaf bulduğu için insanların bir ömrü birkaç satıra sığdırma hususundaki bu hazin maharetine yıllardır şaşardı. Bir kadın kırk sene bir adamın yanında uyur, dört çocuk doğurur, iki ev taşır, binlerce sofra kurar, geceleri ateşlenen çocukların alnına bez koyar, kocasının gömleklerini ütüler, annesini toprağa verir, bahçeye sardunya diker, bir sabah göğsünde bir ağrıyla yere düşer ve bütün bunlardan geriye:

Münevver Kaya
1948–2021
Ruhuna Fatiha kalırdı.

Rasim bazen keskiyi taşa vurmadan önce uzun uzun isimlere bakarken, insan ömrünün taştan kısa oluşunda bir haksızlık sezdi ama  bunu kimseye söylemezdi. Zaten Rasim pek az şey söylerdi. Taş ise onun yerine konuşurdu.

“Taş” kelimesinin ne kadar eski olduğunu babasından öğrenmişti. Babası mektep görmüş adam değildi lakin kelimelere pek meraklıydı. Bir gün Rasim daha çocukken avluda iki taşı birbirine vuruyor, çıkan kıvılcımları seyrediyordu. Babası yanına oturmuş,

“Biliyor musun,” demişti, “bu kelime bizden eski neredeyse. Dedelerimizin dedeleri de buna taş demiş.” Rasim elindekine bakmıştı.

“Hiç mi değişmemiş?”

“Az şey değişir oğlum. İnsan değişir. Sözü değişir. Evi değişir. Sevdiği değişir. Ama bazı şeylerin adı kendinden daha inatçıdır.” Sonra taşı eline almış, avucunda tartmış.

“Bir de herkes taşı cansız bilir.”

“Cansız değil mi?”

Babası gülmüştü.

“Sen öyle san.”

Rasim o vakit bunun ihtiyarların çocukları şaşırtmak için söyledikleri sözlerden biri olduğunu düşünmüştü. Yıllar sonra taş ustası olduğunda ise babasının ne demek istediğini anladı. Taşın damarları, gözenekleri vardı. Suyu içine alanı vardı, reddedeni vardı. Kolay kırılanı, darbeyi yutanı, bir yerinden çatlayınca çatlağı bütün gövdesine sessizce yürüteni vardı. Hatta bazı taşlar vardı ki; içine su girer, kış geldiğinde o su donar, genişler ve taş dışarıdan hiçbir darbe almadan kendi içinde yarılırdı. Rasim bu hadiseyi ilk gördüğünde uzun müddet çatlağa bakmıştı. Bir şeyin dışarıdan değil de içinde taşıdığı şey yüzünden kırılması, ona nedense çok tanıdık gelmişti.

Kızının adı Nihan’dı. Rasim bu ismi ömründe mümkün olduğunca az söylemişti, çünkü bazı isimler; ağızdan çıkarken insanın yalnız diline değil, geçmişine de değdiği için telaffuzu müşküldür.

Nihan on yedi yaşındayken annesiyle büyük bir kavga etmiş, yirmisinde İstanbul’a gitmiş, yirmi dört yaşında evlenmiş, yirmi altısında boşanmıştı. Rasim bunların hepsini başkalarından öğrenmiş, aramamıştı. Nihan da aramamıştı. Kasaba buna da Rasim’in gururu demişti. Oysa gurur, insanların izah edemediği sükûtların üzerine örttüğü süslü bir örtüden başka bir şey değildi bazen. Hakikatte Rasim kızına kırgın değildi, kendine kırgındı. Fakat insanın kendine duyduğu öfkenin garip bir istikameti vardır; çoğu zaman sahibine varamaz da en yakındakine çarpar ya o hesap işte.

Nihan’ın annesi evi terk ettiği gece kız, babasının karşısında ağlayarak,

“Bir şey söyle,” demişti.

Rasim susmuştu.

“Baba, ne olur bir şey söyle.”

Söylememişti. Çünkü ne söyleneceğini bilmiyordu. Kadın kapıyı çekip gittiğinde Nihan:

“Senin içinde hiçbir şey yok mu?” diye bağırmıştı. İşte Rasim’in bütün hayatı boyunca unutamadığı cümle buydu.

Senin içinde hiçbir şey yok mu?

O gece cevap vermemişti, oysa vardı. Hatta insanın içinde ne kadar çok şey bulunabileceğini fakat bunların hiçbirinin ağızdan çıkamayabileceğini ilk kez o gece anlamıştı.

Aradan on iki yıl geçti ve bir şubat sabahı dükkâna genç bir adam geldi elinde katlanmış bir kağıtla.

“Mezar taşı yaptıracaktım,” dedi.

Rasim önlüğüne ellerini silip kâğıdı aldı.

“İsim?”

Adam söyledi ama Rasim duymadı sandı.

“Bir daha söyle.”

Adam tekrarladı. Nihan Acar. Dükkânın içindeki bütün sesler bir anda çekildi. Dışarıda kamyon geçti, karşıdaki bakkal kepenk açtı, bir köpek havladı. Hayat, insanın başına gelen felaketlere karşı terbiyesizce devam etti.

Rasim şaşırmış olacağını umut ederek, kâğıda baktığında Nihan’ın adı oradaydı altında iki ayrı tarihle. Bu iki tarihin arasında otuz iki yıl. İnsanlar bir ömrü iki rakamın arasındaki çizgiye sığdırmayı yine başarmışlardı.

“Ne oldu?” diye sordu.

Genç adam başını eğdi.

“Kaza.”

Rasim bir müddet bekledi.

“Sen kimsin?”

“Eşiydim.”

İnsan bazen kendi çocuğunun hayatında yabancı olduğunu bir yabancının ağzından öğrenirmiş ya Rasim o gün bunu da öğrendi. Taşı kendisi seçti. Beyaz mermer istemedi. Siyah granit istemedi. Dükkânın arkasında yıllardır duran, babasının zamanında getirdiği, kimsenin beğenmediği gri bir taş vardı, bir köşesinde incecik bir damar uzanan. Çırak:

“Usta, o çatlak,” dedi.

Rasim:

“Değil,” diye cevap verdi.

“Damar.”

Taşı tezgâha yatırdı ve Nihan’ın adının ilk harfine keskiyi vurdu.

N.

Bir taş ustası için harf yapmak kolaydır, Zor olan, o harfin içinde bir çocuğun ilk adımını görmemektir. İkinci darbeyi vurdu.

İ.

Nihan’ın beş yaşında saçlarını kendi kesip annesinden saklandığı günü hatırladı.

Üçüncü darbe.

H.

Ateşlendiği bir gece sabaha kadar onu kucağında taşıdığını.

Dördüncü.

A.

İlk kez bisiklete binerken arkasından koştuğunu.

Son harfe geldiğinde eli durdu.

N.

Keskiyi taşa dayadı fakat vuramadı, o vakit dükkânda kimse de yoktu. Rasim, yıllardır başkalarının ölülerine isim kazıdığı tezgâhın başında, kendi kızının yarım kalmış ismine bakıyordu.

Son harfi olmayan bir NİHA—

Sanki o son harfi yazmazsa ölüm tamamlanmayacak, sanki alfabenin sonuna varmamak kaderin sonuna varmayacaktı. Elindeki çekici bıraktı ve on iki yıl evvel kızının sorduğu soru dükkânın taş duvarlarından geri geldi:

Senin içinde hiçbir şey yok mu?

Rasim oturdu, evvela ağlamadı. Çünkü insan yıllarca yapmadığı bir şeyi birdenbire yapamaz; gözyaşının da unutulan bir yolu vardır. Saniyesinde göğsünde küçük bir sızı duydu hızla büyüyüp boğazına yetişen. Orada yıllardır birikmiş bütün söylenmemiş sözlere çarptı.

Gitme.

Ben de korkuyorum.

Annen gidince ne yapacağımı bilmiyorum.

Seni aramak istedim.

Kaç kere numaranı çevirdim.

Doğum günlerini unutmadım.

Ben sana kızgın değildim.

Ben yalnızca nasıl baba olunur bilmiyordum.

Affet.

Son kelimeye geldiğinde Rasim’in ağzından tuhaf bir ses çıktı. Ne feryat ne de kelimeydi bu ses. Belki ikisinin arasında, insanın lisanı yetmediğinde bedenin icat ettiği kadim bir sesti. Ve beklenmeyen belki de beklenen oldu ve Rasim ağladı. Başını kızının mezar taşının üzerine koyarak, altmış üç senedir hiç ağlamamış gibi değil, altmış üç senenin tamamını o gün ağlaması gerekiyormuş gibi ağladı.

Ertesi sabah çırak dükkânı açtığında Rasim’i tezgâhın yanında uyur buldu. Ölmemişti, yalnızca uyuyordu. Fakat taş çatlamıştı. Nihan’ın adının hemen altından başlayan ince bir yarık, gri yüzeyi baştan başa geçmişti. Çırak şaşkınlıkla,

“Usta,” dedi, “taş gece kendi kendine çatlamış.”

Rasim doğruldu ve uzun müddet o ince çizgiye baktıktan sonra parmağını çatlağın içine koydu. Sonra babasının yarım asır önce söylediği sözü hatırladı: Herkes taşı cansız bilir.

Dışarıda kar yağıyordu. Belki taşın gözeneklerine vaktiyle su dolmuş, belki gece ayazında donmuş, genişlemiş ve taşı içeriden yarmıştı. Düşününce bunun ilmi bir izahı vardı elbette her şeyde olduğu gibi. Acının bile. Yasın safhaları, travmanın nevileri, insan ruhunun müdafaa tertipleri vardı; kitaplar bunları güzel güzel isimlendiriyor, insan ise başına geldiğinde hiçbirinin adını hatırlamıyordu.

Rasim çekici eline aldı. Çırak,

“Yenisini yapalım mı?” diye sordu.

Rasim başını salladı.

“Hayır.”

“Böyle mi kalacak?”

“Böyle.”

Sonra yarım kalan harfin başına geçti ve keskiyi yerleştirdi. Bir kere vurdu.

N.

Nihan’ın adı tamamlandı.

Rasim taşı eliyle sildi ve yıllardır müşterilerinden duyduğu, fakat manasını ilk kez o sabah idrak ettiği sözü mırıldandı:

“Taş olsa çatlardı.”

Çırak bir şey söylemedi, Rasim de devam etmedi. Çünkü bazı cümlelerin ardından söz söylemek, onların ağırlığını hafifletir.

Taşı birkaç gün sonra mezara yerleştirdiler. İlkbahar geldiğinde çatlağın arasına nereden geldiği bilinmeyen küçücük bir ot tohumu düştü. Yağmurlar başladı ve o tohum tuttu. Evvela iki cılız yaprak verdi, sonra belli belirsiz mor bir çiçek açtı. Mezarlığa gelenler taşı görünce,

“Yazık,” dediler, “daha yeni taş, hemen çatlamış.”

Rasim her seferinde sustu ve hiçbir zaman onlara taşın kırılmadığını anlatmadı. Çünkü artık biliyordu: Kırılmak başka şeydi, çatlamak başka. Kırılan şey ikiye ayrılırdı ancak çatlayan şey ise hâlâ bütündü; yalnızca içinde taşıdığı şey artık dışarıdan görünürdü.

Ve belki insanın bütün meselesi buydu. Ömrünce sağlam kalmak değil, içindekini saklamak uğruna taş kesilmemek. Zira suyun bile taşın içine girebildiği bu dünyada, kederin insana girmemesini beklemek abesti.

Rasim o günden sonra ağlayan adamlara “güçlü ol” demedi. Mezar taşı sipariş etmeye gelip kelimelerini toparlayamayanlara acele etmedi artık, hatta bazen dükkânın önündeki tabureyi çıkarıp yanlarına oturdu, bazen hiçbir şey söylemedi bu defaki sükûtu evvelkine benzemeyerek. Eskiden susmak onun duvarıyken şimdi kapısıydı.

Mamafih kasabalılar hâlâ onun için aynı şeyi söylüyorlardı: “Rasim taş gibi adamdır.”  Rasim ise bunu her duyduğunda belli belirsiz gülümsüyordu artık onların bilmediği bir şeyi bilircesine.

Taş da çatlar. Hem de bazen kendisine vurulduğu için değil; içinde tuttuğu suyu artık taşıyamadığı için.

* Ketm; saklamak, gizlemek, aşikâr etmemektir. Tasavvufî düşüncede ise insanın kalbinde zuhur edeni, hâlini ve sırrını ehil olmayandan örtmesi; taşıdığını sessizce muhafaza etmesidir. Ne var ki her sır saklandıkça sır olarak kalmaz. Kimi insan sözünü, kimi gözyaşını, kimi de kederini ketmeder. Ve bazen insanın içinde yıllarca susturduğu şey, kendine çıkacak bir yol bulamayınca sahibini içeriden çatlatır. Zira taşın da ketmi vardır: içine aldığı suyu kimse görmez. Tıpki Rasim gibi

Bu yazı sana ne hissettirdi?