“Bir ömür, bazen yüzlerce çiçekten geriye kalan üç ince tel kadar azdır; insan buna kayıp mı der, hâsıla mı, ancak hasat vakti bilir.”
Tarlayı satmaya karar verdiğinde anneannesinin ölümünün üzerinden on bir yıl geçmişti ve on bir yıl, bir insanı özlemek için uzun, ondan kalan bir yere dönmemek içinse insanın kendisine anlatabileceği kadar makul bir müddetti. Nitekim o da bunca zaman boyunca kasabaya uğramayışını ne küskünlüğe ne korkuya yormuş, İstanbul’un bitmek bilmeyen telaşını, hastalıkları, işleri, ertelenmiş izinleri, sonra bir türlü denk düşmeyen mevsimleri kendisine mazeret bellemişti. Halbuki insan bazı yerlere vakti olmadığı için değil, oraya vardığında hangi eski hâliyle karşılaşacağını kestiremediği için dönmüyordu.
Tapu işlemleri ertesi gün öğleden sonra yapılacak, bir gece kalacak, sabah araziyi son kez görecek, imzasını atıp dönecekti. Plan buydu.
Kasabaya vardığında akşam çoktan çökmüş, ekim sonunun serinliği sokakların arasına sinmişti. Anneannesinin evinin kapısını açınca içeriden yıllardır kapalı kalmış evlere mahsus o garip koku, biraz rutubet, biraz ahşap, biraz da sahipleri öldüğü hâlde yaşamaya devam eden eşyaların mahzun kokusu yüzüne vurdu. Ve o sırada, çocukluğunda ne vakit buraya gelse avluda oturup ellerini önlüğüne silen anneannesini görecekmiş gibi başını çevirdi.
Kimse yoktu elbette.
Valizini kapının yanına bıraktığında ilk gördüğü şey mutfakta hâlâ asılı olan bakır cezve ve pencerenin önünde ağzı çatlamış mavi sürahiydi. Duvardaki saati gördü sonra; durmuştu. Saat dört on yediyi gösteriyordu ama ne zaman durmuştu, bilmiyordu. Bilmek de istemedi.
Pencereyi açınca tarladan gelen kokuyu aldı. O tanıdık çocukluk, o tanıdık koku; safran. Çocukluğundan beri başka hiçbir kokuyla karıştırmamıştı onu; toprağın rutubetiyle karışmış, belli belirsiz, insanın burnundan ziyade hafızasına değen bir koku.
Tarlanın o yıl ekilmediğini sanıyordu aslında. Anneannesi öldükten sonra kim uğraşmış olabilirdi ki? Fakat uzakta, ay ışığının altında, sıra sıra morluklar seçiliyordu. Ceketini alıp dışarı çıktığında düşünmese de sonradan bunu neden yaptığını çok düşündü. Merak mıydı, çocukluktan kalma bir alışkanlık mı? Yoksa bazı gecelerin insanı kendi iradesinden usulca çıkarıp çok önceden kararlaştırılmış bir yere götüren görünmez bir tarafı mı vardı, hiçbir zaman emin olamadı.
Tarlaya vardığında önce insanları gördü. Yedi yahut sekiz kişilerdi, ellerinde sepetleri olan kimsenin birbiriyle konuşmadığı, sessizliğin de hasat edildiği kadınlar, erkekler, iki genç, birkaç ihtiyar…
Safranlar henüz bütünüyle açmamıştı. Mor çanaklar karanlığın içinde küçük, kapalı ağızlara benziyor, insanlar onların önünde birer birer eğiliyor, fakat çiçekleri koparmak yerine içlerinden çıkan ince kırmızı telleri alıp sepetlerine bırakıyorlardı.
“Ne yapıyorsunuz?”
Sesini işiten olmadı ya da işitmiş gibi yapmadılar. Biraz daha yaklaştı.
“Burası benim arazim.”
Bu defa tarlanın ilerisindeki uzun boylu, kuru yüzlü ihtiyar doğruldu ve başındaki eski kasketi çıkarıp elinde tuttu.
“Biliyoruz.”
“Kimden izin aldınız?”
Adam cevap vermeden önce tarlaya baktı.
“İzinlik bir iş değil bu.”
“Ne demek o?”
“Hasat.”
Kadın istemsizce güldü.
“Safran böyle toplanmaz.”
İhtiyar da belli belirsiz tebessüm etti.
“Bu safran değil.”
Tam o sırada ayağının dibindeki mor çiçeklerden biri açıldı. Öyle yavaş değil; sanki içeriden bir nefes verilmiş gibi, birden. Kadın eğildi. Çiçeğin içinden üç kırmızı iplik uzanıyordu.
Birine dokundu ve dünya değişti.
Kendisini yirmi altı yaşında bir tren garında gördü. Elinde küçük kırmızı bir valiz, yanında yıllardır adını dahi anmadığı bir adam vardı. Adam ona bir şey söyledi, o güldü, sonra ikisi aynı vagona bindiler ve görüntü, geldiği süratle kayboldu.
Kadın elini çektiğinde nefesi kesilmişti.
“Ne gördün?”
İhtiyar yanındaydı.
“Ben…”
Cümlesini tamamlayamadı ve ikinci tele dokundu. Bu defa başka bir ev gördü. Tanımadığı bir mutfak, pencere önünde fesleğenler, masada iki kişilik kahvaltı. Kendisi daha yaşlıydı, saçlarının arasında aklar vardı ve mutfaktan bir çocuk sesi geliyordu.
Elini öyle sert çekti ki çiçeğin yaprakları titredi.
“Bunlar ne?”
İhtiyar eğilip üçüncü kırmızı teli aldı, parmaklarının arasında tuttu.
“Olmayanlar.”
“Ne demek olmayanlar?”
“Olabilirdi de olmayanlar.”
Kadın ona baktı.
“Benim hayatım mı bunlar?”
“Hayır.”
Bu cevabı beklemiyordu. İhtiyar kırmızı teli sepetine bıraktı.
“Hayat dediğin, yaşadığındır. Bunlar ihtimal.”
Kadın yeniden çiçeğe baktı.
“Niye üç tane?”
İhtiyarın yüzünde, çok eski bir şeyi yeniden anlatmaktan usanmış insanların ifadesi belirdi.
“Biri seçtiğin yolun gölgesi, biri seçmediğinin; üçüncüsü de ikisinin arasında yıllarca kurup durduğun o muhayyel hayat. En çok üçüncüsü yorar insanı.”
Kadın tarlanın içine doğru yürürken konuşmadı. Her adımında başka bir çiçek açıyor, her dokunuşunda kendisinden bir başka suret çıkıyordu. Gitmediği şehirler, açmadığı telefonlar, söylemediği cümleler, bir akşam annesinin kapısına kadar gidip zile basmadığı hâli, bir hastane koridorunda yanında bulunmadığı bir adam, yıllar önce “Hayır,” dediği bir teklifin ardından uzanan bambaşka bir ömür.
Bir çiçekte ise yalnızca bir masa gördü; anneannesi karşısında oturuyor, elleri yine o eski önlüğünün üzerinde duruyor ve ona bir şey söylüyordu. Ses yoktu. Dudaklarını okuyamadı.
“Yeter.”
İhtiyar arkasındaydı.
“Daha bitmedi.”
“Benim için bitti.”
“İnsan kendi hasadından öyle kolay çıkamaz.”
Kadın döndü.
“Ben hiçbirini istemedim.”
“İstemediğin için buradalar zaten.”
Gece ilerledikçe hasatçılar sessizce çalışmaya devam ettiler; sepetlerde kırmızı iplikler çoğaldı, tarladaki morluk azaldı ve kadın, bir zaman sonra gördüğü hayatların hangisini gerçekten yaşamayı arzuladığını, hangisini yalnızca yaşamamış olmanın kederiyle güzel sandığını ayırt edemez hâle geldi.
Sonra onu gördü. Tarlanın tam ortasında, bütün morluğun arasında tek başına duran beyaz bir safran. Diğerlerinden biraz daha iri, kapalı. Kadın ona doğru yürüdüğünde ihtiyar ilk defa telaşlandı.
“Dokunma.”
Kadın durmadı.
“Niye?”
“Vakti değil.”
Bu cümleyi duyduğu anda, yıllardır kapalı bir odanın kapısı açılmış gibi anneannesinin sesi geldi aklına.
“Vakti gelmeyeni biçme kızım.”
Çocukken her safran mevsiminde söylerdi de o vakit bunu yalnızca çiçeklere dair sanmıştı. Kadın diz çöktüğünde içinde üç değil dört kırmızı tel olan beyaz çiçek tam önünde açıldı.
“Bu ne?”
İhtiyar sustu.
“Bu da benim ihtimallerimden biri mi?”
“Sayılır.”
“Hangisi?”
“Henüz bilmiyoruz.”
Kadın ilk tele uzandığında hiçbir şey olmayınca ikinciye dokundu. Karanlık. Üçüncü de aynıydı. Sonuncuya elini götürürken ihtiyar bileğini tuttu.
“Onu alma.”
“Neden?”
“Çünkü o sana ait değil.”
Kadın başını kaldırıp ihtiyarın yüzüne baktı.
“Az önce benim dedin.”
“Çiçek senin. Mahsul değil.”
O sırada tarlanın öbür ucundan bir kadın yaklaştı ve elindeki eski ahşap kutuyu ihtiyara verdi. Kadın kutuyu görür görmez tanıdı. Anneannesinin sandığının dibinde duran, çocukken dokunması yasak olan küçük ceviz kutuydu. İhtiyar kapağını açtı. İçinde paslanmış küçük bir makas vardı. Safran makası ve katlanmış bir kâğıt. Kadının elleri titreyerek kâğıdı açtığında gördü ki anneannesinin yazısıydı. Tek cümle: Sana tarlayı bırakmadım; sırası geldiğinde elini çekebilesin diye nöbetimi bıraktım.
Kadın uzun süre kâğıda, sonra ihtiyara baktı.
“Anneannem de mi…”
“Hasatçıydı.”
“Neyi biçiyordu?”
“İnsanların artık dönemeyeceği yolları.”
Kadın etrafına baktığında birden bütün o kırmızı teller, bütün o yaşanmamış hayatlar başka türlü göründü gözüne.
“Peki beyaz olan?”
İhtiyar makası ona uzattı.
“İlk hasadın.”
Kadın elini uzatmadı.
“Kimin?”
“Henüz bilmiyorsun.”
“Ne zaman bileceğim?”
“Kesince.”
Uzaktan horoz sesi duyulduğunda ufuk henüz aydınlanmamıştı fakat gecenin siyahı incelmeye başlamıştı. Hasatçılar hızlandı. Kadın ise önce beyaz safrana sonra makasa baktı.
Hayatı boyunca kendisine öğretilen şeylerin ne kadarını kendi iradesi sanmış olduğunu düşündü; annesinden kalan korkuları huy, babasından kalan suskunluğu vakar, anneannesinden kalan sezgiyi kabiliyet diye taşımış. Miras denilen şeyin bazen bir ev yahut tarla değil, insanın içine kendisinden evvel bırakılmış bir emir olduğunu hiç düşünmemişti.
“Al,” dedi ihtiyar.
Kadın makası alıp beyaz safranın önüne çömeldi. Dört kırmızı tel sabahın ilk ışığında neredeyse kan rengindeydi. Makasın ağzını açtı ve anneannesinin sesi yine geldi.
Vakti gelmeyeni biçme.
Kadın makası kapattı ama çiçeğin üzerinde değil de kendi avucunda. Sonra toprağa bıraktı.
“Yapmayacağım.”
İhtiyarın yüzü değişmedi.
“Bu senin nöbetin.”
“Biliyorum.”
“Annenin annesinden kaldı.”
“Onu da biliyorum.”
“Peki tarla?”
Kadın ayağa kalktı.
“Satacağım.”
İhtiyar ilk defa şaşırdı.
“Bunca şeyi gördükten sonra mı?”
“Bunca şeyi gördüğüm için.”
“Sonra ne yapacaksın?”
Kadın tarlanın sonuna doğru yürümeye başladı ancak bir müddet sonra durdu. Arkasına dönmeden, “Bilmiyorum,” dedi.
Kelime ağzından çıkınca tuhaf biçimde hafifledi. Ömründe ilk defa bilmemenin noksanlık değil, henüz biçilmemiş bir yer olabileceğini düşündü.
Güneş doğarken hasat bitmiş, sepetler dolmuş, mor safranların kırmızı telleri toplanmış, ihtimaller sahiplerinden usulca ayrılmıştı. Tarlanın ortasında yalnızca beyaz çiçek kalmıştı. Genç hasatçılardan biri ona doğru yürüdü. Elini uzatırken ihtiyar, “Bırak,” dedi.
“Ziyan olmaz mı?”
İhtiyar, güneşin altında yavaş yavaş açılan beyaz safrana baktı.
“Olmaz.”
“Niye?”
İhtiyar cevap vermedi. Çünkü bazı şeylerin kıymeti, nihayetinde ne verdikleriyle ölçülmüyordu. Bazı tohumlar mahsul için atılmıyor, bazı çiçekler toplanmak için açmıyor, bazı hayatlar da kendilerinden evvel yaşayanların, başladığı cümleyi tamamlamak mecburiyetinde kalmıyordu. Kadın çoktan tarlanın dışına çıkmış, beyaz safran güneşe doğru biraz daha açılmıştı.
O sabah orada ilk defa bir şey, mahsul vermediği için ziyan sayılmadı.

