Bayram sabahları herkesin kapısını çalardı. Zeynep’inkini değil. Onun kapısı içeriden kapanmıştı uzun zamandır. Ne zamandan beri olduğunu aslında hatırlamıyordu. Ama bildiği bir şey vardı; her bayram, içinden bir şey eksiliyordu. Adını koyamadığı bir şey. Giderek ağırlaşan bir şey.
O sabah uyandığında, bunun bir bayram sabahı olduğunu biliyordu. Ama nasıl bildiğini sorsak işte onu bilmiyordu. Ve bir anda kendini bir kapının önünde buldu. Ağır, eski, kocaman bir kapı. Üzerinde silinmiş yazılar. Harfler yer değiştiriyor, anlam tutunamıyordu.
Zeynep elini uzattı. Kapıyı itti. İçerisi beklediğinden büyüktü. Tavan yüksekti. Duvarlar nemliydi. Tavandan düşen damlalar taş zemine vuruyor, zamanı ölçer gibi yankılanıyordu.
Tok…
Tok…
Tok…
Ortada uzun taş masalar vardı. Bir tane değil. Sayısız. Her birinin üzerinde beyaz örtülerle kaplı bedenler yatıyordu. Zeynep bir adım attı. Ayak sesi çoğaldı. Sanki yalnız yürümüyordu.
“Geç kaldın.” Ses, mekânın içinden değil, sanki kendi içinden geldi. Zeynep konuşmadı. Yürüdü. İlk masaya yaklaştı. Ellerini kaldırdı. Duraksadı. Ama bedeni duraksamadı. Örtüyü araladı. Yaşlı bir kadın. Yüzü dingin, neredeyse bekler gibi. Zeynep suyu aldı. Yıkamaya başladı. Nasıl yapılacağını biliyordu. Nasıl mefta yıkanır biliyordu. Bunu ilk kez yapıyormuş gibi biliyordu.
“Ben…” diye fısıldadı, “ben bunu nasıl, biliyorum…”
Kadının dudakları kıpırdadı.
“Bayram…” dedi.
Zeynep dondu.
“Geldin mi?”
Kadın gözlerini açtı. Boş değildi o gözler. Çok doluydu ve çok tanıdıktı. Zeynep geri çekildi. Ama arkasında başka bir masa vardı. Ve bir tane daha. Ve bir tane daha. Örtüler hafifçe kıpırdamaya başladı. Sanki içerdekiler nefes alıyordu. Sesler yükseldi. Önce fısıltı gibi. Sonra daha net;
“Beni unutma…”
“Benim de bayramım var…”
“Beni yarım bıraktın…”
“Zeynep…”
Adını biliyorlardı. Hepsi. Zeynep kulaklarını kapattı. Ama sesler dışarıdan gelmiyordu. İçeriden geliyordu. Koşmaya başladı. Gasilhane uzadı, kapı kayboldu, duvarlar daraldı. Bir masaya çarptı. Örtü kaydı. Altında bir çocuk vardı bayramlıklarıyla. Ayakkabıları tertemiz. Yüzü solgun. Ama gülüyordu.
“Benimle bayramlaşmayacak mısın?”
Zeynep dizlerinin üzerine çöktü. Elini uzattı ama dokunamadı.
Çocuk bir anda kayboldu. Yerine bir yüzey çıktı. Parlak. Düz. Bir ayna. Ve aynada…Kendisi. Ama olduğu gibi değil. Üzerinde beyaz bir önlük ve ellerinde su. Gözlerinde ise yorgunluk.
“Yıllardır buradasın.”
Zeynep başını salladı. “Hayır.”
“Her bayram biraz daha geliyorsun.”
“Hayır!”
“Çünkü hiçbir şeyi bitirmiyorsun.”
Ayna çatladı. Zeynep sendeledi ve bir anda en son masanın önünde olduğunu fark etti.
Bu kez kaçmadı. Yaklaştı yavaşça. Örtüyü kaldırdı. Altında kendisi vardı. Gözleri açıktı. Yemyeşil gözleri ona bakıyordu. Ve dudakları kıpırdadı; “Hasret… en ağır ölüm.”
Işık söndü. Karanlık. “Zeynep… uyan…”
Gözlerini açtığında odasındaydı. Perdeden sızan güneş, bayramı ilan ediyordu. Dışarıda çocuklar koşuyordu, tüm sesler tanıdıktı. Her şey yerli yerindeydi. Bir şey hariç. Kendisi. Zeynep. O, yerinde değildi. Yavaşça doğruldu ve kulaklarında duyduğu kalbinin sesini sakince bastırmaya çalışarak usulca ellerine baktı. Kuru. Ama hafif değildi. Sanki su, derisinin altına çekilmiş, ellerini ağırlaştırmıştı. Lavaboya yürüdü. Musluğu açtı. Su aktı. Uzun süre aktı. Zeynep ellerini suyun altına tuttu. Bu kez yıkamadı. Dinledi suyun sesini. Su ile birikenlerin sesini.
Ve o an… Rüya geri gelmedi. Ama anlamı geldi. “Ben neden gassaldım?..” diye fısıldadı. Cevap gecikmedi. “Çünkü sen hiçbir şeyi bitirmiyorsun.”
Deliriyor muyum diye düşündü. Bayram sabahı gördüğü bu rüyanın ruhuna bir tezahürü olmalıydı. Oluyordu da. Zeynep düzgün olduğuna inandığı birkaç derin nefes aldı ve gözlerini kapattı. Bir bayram sabahı düştü içine.
Kapı çalmıştı. Açmamıştı. “Sonra uğrarım,” demişti. Gitmemişti. Bir başka bayram, telefonu çalmıştı. “Şimdi konuşamam,” demişti. Sonra aramamıştı. Verdiği sözler. Tutamadığı anlar. Ertelenmiş sevgiler. Yutulmuş özürler.
Zeynep aynaya yaklaştı. Yüzü aniden bulanıklaştı. Ovalayıp birbirine karıştırdığı kirpiklerinin arasından gördüğü yüz silikleşti ve altından başka şeyler çıktı.
Yarım kalmış cümleler.
Söylenmemiş “kal”lar.
Geç kalınmış dokunuşlar.
O an anladı. Gasilhane bir yer değildi. Onun ruhunda bir birikimdi. En içinde. Yıkadığı bedenler değildi. Yıkayamadığı anılardı. “Ben kimseyi gömmedim…” dedi, “…ben her şeyi yarım bıraktım.”
Su hâlâ akıyordu. Artık bir ses değil âdeta bir ağıttı. Yumuşak ama vazgeçmeyen. Gözlerinden bir damla düştü. Suyla karıştı. Ama kaybolmadı. Devam etti. Hasret…Mesafe değildi. Hasret tamamlanmamışlığın kokusuydu.
Zeynep aynaya baktı. Bu kez kaçmadı. İnsan kendinden nereye kadar kaçabilirdi ki? Bir bayram sabahına bakıyordu işte. “Ben gassal değilim,” dedi. Durdu.
“Ben… geciktiren biriyim.” Telefonu eline aldı. Bu kez bayram için değil. Tamamlamak için. Aradı.
“Anne…” Sessizlik.
“Efendim kızım?”
“Seni özledim.”
“Ben de seni.”
Zeynep başını duvara yasladı. Gasilhane çöktü. Taşlar dağıldı. Bedenler sustu. Su durdu. Ama içindeki bir şey ilk kez tamamlandı. Ve o an anladı: İnsan bazen rüyasında gassal olur. Çünkü uyanıkken ölmesine izin vermediği duygular, yıkanamaz, kaybolmaz ve zamanla çürümeye başlar. Ve bazı bayramlar ziyaret değil, diriltme günüdür.



