Bir çağın ruhu bazen büyük icatlarla değil, terk edilmiş küçük hareketlerle anlaşılır. Çünkü insanlık tarihindeki bazı kırılmalar, insanların neyi yapmayı bıraktıklarıyla ilgilidir. Bizim çağımızın terk ettiği hareketlerden biri ise şaşırtıcı derecede basit bir şeydir: Adım atmak.
Birine doğru yürümek. Bir niyeti açıkça söylemek. Bir ihtimali göze almak. Eskiden insanlar birbirine doğru yürürdü. Bir ilişki bir bakışla değil, bir adımla başlardı. Çünkü iki insan arasındaki mesafe yalnızca fiziksel bir boşluk değildi; aynı zamanda bir kararsızlık alanıydı. Ve o alan ancak birinin attığı adımla kapanırdı. Bugün ise insanlar birbirinin hayatına girmeden birbirinin hayatında dolaşmayı öğrenmiş durumda. Konuşmalar var. Uzun mesajlar var. Paylaşılan geceler var. Birbirinin hayatına tanıklık eden insanlar var. Ama adım yok. Adım olmadığında adı da yok.
Modern insan yakınlığın emek gerektirmeden kurulabileceğine inanıyor. Oysa Zygmunt Bauman modern ilişkileri anlatırken “akışkan modernite” kavramını kullanır. Ona göre çağımızda ilişkiler de sıvılar gibi akışkan hâle gelmiştir: kolay kurulan, kolay dağılan, kalıcı olmaktan özellikle kaçınan bağlar. Bu yüzden ilişkiler geçici kalır. İnsanlar birbirine yaklaşır ama kendilerini tamamen vermezler. Çünkü bağlanmak seçenekleri azaltır. Oysa insan ruhu sonsuz seçenekler arasında dolaşmak için değil, bir yere yerleşmek için yaratılmıştır. Bir kalbe. Bir eve. Bir hikâyeye…
Bugün birçok ilişki tam olarak böyle yaşanıyor. İnsanlar birbirine yakın, paylaşılan zaman çok daha fazla ve yakın ama bağlılık yok. Birlikte ama tanımsız. Hayatlarını paylaşacak kadar yakın ama sorumluluk alacak kadar yakın değil. İşte tam da bu sebeplerden yeni bir kelime ortaya çıktı: situationship. Bir tür yarı ilişki.
Bu kavramın kendisi bile aslında çağın ruhunu ele verir. Çünkü insanlar artık ilişki kurmaktan değil, ilişkiye isim vermekten bile korkuyor. Adından korkuyor, adımdan korkuyor. Peki neden adım atmaktan bu kadar korkuyoruz? Çünkü birine doğru adım attığınızda artık saklanamazsınız. Niyetiniz aşikâr hâle gelir. Kalbiniz ortalık yerde, açıkta kalır. Ve modern insanın en çok korktuğu şey tam olarak budur: görünür olmak. Kısacası bu çağda, insanın adım atmaktan kaçınmasının altında yalnızca duygusal korkular yoktur. Bunun arkasında daha derin bir varoluşsal mesele vardır: görünür olma meselesi.
Jean-Paul Sartre insanın varoluşunu anlatırken, “İnsan özgürlüğe mahkûmdur,” der. Bu cümle ilk bakışta bir özgürlük övgüsü gibi görünür; fakat aslında içinde ağır bir yük taşır. Çünkü Sartre’a göre insanın önceden belirlenmiş bir özü yoktur. İnsan, yaptığı seçimlerle kendini yaratır. Başka bir deyişle, insan ancak seçtiği şey kadar var olur. Bu yüzden seçim yapmak yalnızca bir tercih değildir; aynı zamanda insanın kendini ortaya koymasıdır. Yani bir insan bir karar verdiğinde yalnızca bir davranışta bulunmaz, aynı zamanda, “Ben buyum,” demiş olur. İşte adım atmak tam da bu yüzden zor bir harekettir.
Birine doğru yürüdüğünüzde yalnızca ona yaklaşmazsınız; kendinizi de açığa çıkarırsınız. Birine, “Seni istiyorum,” , “Seninle olmak istiyorum,” ya da “Ben buradayım,” dediğiniz anda artık saklanamazsınız. Amacınız, hisleriniz görünür hâle gelir. İç dünyanız başkasının bakışına açılır. Sartre’ın “başkasının bakışı” dediği şey burada devreye girer. İnsan başkasının bakışı altında kendisini bir nesne gibi hisseder. Çünkü artık yalnızca kendi içinde yaşayan bir bilinç değildir; başkası tarafından görülen, değerlendirilen ve yargılanabilen bir varlıktır. Bu yüzden görünür olmak aslında kırılgan olmaktır. Ve adım atmak, insanın kendini bu kırılganlığa teslim etmesidir.
Modern insan ise bu kırılganlıktan kaçınmayı öğrenmiştir. İnsanlar birbirleriyle konuşur, paylaşır, vakit geçirir; fakat niyetlerini açıkça söylemekten kaçınırlar. Çünkü niyetin dile gelmesi bir seçim anlamına gelir. Seçim ise sorumluluk doğurur. Sorumluluk doğduğu anda da özgürlük ağırlaşır. Bu yüzden birçok insan özgürlüğünü koruduğunu sanırken aslında seçim yapmaktan kaçmaktadır. Oysa Sartre’yi şüphesiz haklı çıkaran “özgürlüğe mahkum insan paradoksu” tam burada ortaya çıkar: İnsan farkında olarak veya olmadan, seçmemeyi tercih ettiğinde bile bir karar vermiş olur. Yani adım atmamak da bir karardır. Ve çoğu zaman insanın hayatındaki en büyük boşluklar tam da bu kararsızlıklardan doğar. Çünkü insan kendini yalnızca düşündüğü şeylerle değil, yaptığı hareketlerle de kurar.
Adım atmamak insanı yalnızca korumaz, aynı zamanda eksiltir. Çünkü insan kendini ancak risk aldığı yerde tamamlar. Ve belki de bu yüzden birine doğru atılan o küçük adım, bazen insanın hayatındaki en büyük varoluş anıdır. Çünkü insanlar çağlar boyunca varoluşsal olarak seçeneklerini açık tutmak istemiştir. Bu bağlamda bir ihtimali seçmek, diğer ihtimallerden vazgeçmek anlamına gelir. Oysa çağımız insanı seçeneklerini kaybetmekten neredeyse hayatın kendisini kaybedecek kadar korkar. Bu yüzden birçok ilişki başlamadan sürer, sürerken başlamaz. İnsanlar birbirinin hayatında yer alır ama birbirinin hayatını üstlenmez. Sonuç: Yarı ilişki.
Oysa Kierkegaard’a göre insanın en büyük varoluşsal hareketlerinden biri “sıçrayış”tır. Bir noktada insan hesap yapmayı bırakır ve bir karar verir. O sıçrayış olmadan gerçek bir varoluş mümkün değildir.
Aşk da böyle başlamalıdır. Çünkü doğasında vardır. Birinin karşısına geçip “Ben seninle olmak istiyorum,” demek, aslında küçük bir varoluş sıçrayışıdır. Çünkü o cümlenin içinde reddedilme ihtimali vardır. Yanılma ihtimali vardır. Kırılma ihtimali vardır. Ama aynı zamanda yaşama ihtimali de vardır.
Peki, neden modern insan ise bu sıçrayışı ertelemeyi tercih ediyor? Neden insanlar kapıların önünde bekliyor ama zile basmıyor? Çünkü kapıyı çalmak bir adım gerektiriyor ve adım attığınız anda o kapıyı artık çalmış olduğunuz için geri çekilemeyeceğiniz gerçeği ile yüzleşiyorsunuz. Yani kesinlik. Görünür bir kesinlik.
Heidegger insanın dünyadaki varlığını anlatırken “dünyaya fırlatılmışlık” kavramını kullanır. İnsan zaten belirsizliğin içine doğar. Hayatın kendisi garantisizdir. Ama modern insan hayatın bu temel gerçeğini unutmaya çalışır. Her şeyin kontrol altında olduğu bir hayat kurmak ister. Bu yüzden duygular bile planlanabilir risklere indirgenir. Oysa adım atmak hesap işi değildir. Adım atmak, belirsizliği kabul etmektir.
Geçmişte insanlar bu nedenle daha az şeye sahipti ama ilişkileri daha derindi. Çünkü insanlar birbirine ulaşmak için yürürdü. Mesafeler vardı ama insanlar o mesafeleri kapatmak için çaba gösterirdi. Bugün ise mesafeler ortadan kalktı ama insanlar yürümeyi bıraktı.
Emmanuel Levinas ise insanın gerçek anlamda varoluşunun başkasıyla yüz yüze geldiği anda başladığını söyler. Bir insanın yüzüyle karşılaşmak yalnızca bir deneyim değil, aynı zamanda bir etik çağrıdır. Başkasının yüzü bize şunu söyler: “Sorumluluk al.” Ama bu çağrı ancak iki insan gerçekten karşı karşıya geldiğinde duyulur. Bir mesaj göndermek kolaydır. Bir emoji koymak kolaydır. Bir geceyi paylaşmak kolaydır. Ama birine doğru adım atmak hâlâ zordur.
Çünkü adım yalnızca yaklaşmak değildir. Adım, bağlanmaktır. Bağlanmak ise çağımızın en büyük korkularından biridir. Çünkü bağlandığınız anda hayatın akışkanlığı sona erer. Bir yerde durursunuz. Bir hikâyenin içine girersiniz. Oysa söylemiştim ya yapılanın aksine, insan ruhu tam olarak bunu arar. Bir hikâye. Bir kalp. Bir yön.
Belki de modern çağın en büyük trajedisi, çağın insanının yaşadığı derin yalnızlığın nedeni tam da budur: İnsanlar birbirine ulaşabiliyor ama birbirine gitmiyor. İnsanlar birbirini buluyor ama kimse birbirine doğru yürümüyor.
Hayat ise bekleyenleri değil, yürüyenleri hatırlar. Çünkü bütün büyük hikâyeler tek bir hareketle başlar: Birinin attığı küçük bir adımla.
Esenlikle…



