Bir derviş vardı zamanın birinde, adını kimselerin bilmediği. Memnundu hâlinden çünkü biliyordu ki insanı isimler ağırlaştırıyordu.
Kırk yıl boyunca tek bir soru taşıdı cebinde bu isimsiz derviş.
“İnsan neden kendini bu kadar büyük sanır?”
Bu sorunun cevabını arayacaktı elbet ve cevabını ararken nice şehirler görecekti. Gördü de… Saraylara girdi, tekkelerde kaldı, çöllerde yürüdü. Nice bilgelerin dizinin dibine oturdu sorabilmek için. Yolculuğun sonunda geriye dönünce yüreğinde herkesin ona verdiği başka başka cevapları gördü.
“Akıl”
“Güç”
“Mal”
“Aşk”
Nedendir bilinmez, binbir gecenin içinde bulduğu binbir cevabın hiçbiri içine inmedi. Kimse dokunamadı ruh teline.
Bir gün, terk edilmiş eski bir kervansarayda geceyi geçirmek zorunda kaldığında, başını göğe kaldırdığında o muhteşem parlak siluet, ay çatlak kubbenin arasından içeri sızıyordu.
Bir ışık huzmesine eşlik eden, hem eşlik eden hem de içinde rakseden binlerce toz tanesi…
Saatlerce izledi. Her bir zerreye hem hayran hem anlam arar hâlde bakakaldı. Fark etti ki; içlerinden biri diğerinden büyük değildi. Hiçbiri “Ben daha parlak uçuyorum,” demiyordu. Hiçbiri ötekini itmiyordu. Hepsi görünmez bir nefesin içinde dönüyordu. İlk kez o gece, sessizliğin de konuştuğunu duydu.
“İnsan, kendini rüzgâr sanıyor.”
Aldı takkesini önüne, ertesi sabah yola yeniden koyuldu. Yolda yaşlı bir hattatla karşılaştı. Adam eski bir mushaf tamir ediyordu. Sayfaların arasındaki tozu öyle bir özenle üflüyordu ki derviş dayanamadı.
“Tozu neden temizliyorsun?”
Hattat gülümsedi.
“Temizlemiyorum.”
“Öyleyse?”
“Yerini değiştiriyorum.”
Derviş anlamadı. Hattat, avucuna biraz toz koydu.
“Bak.”
Güneşe tuttu. Toz bir anda görünmez oldu. Sonra avucunu gölgeye çektiği anda bütün zerrecikler belirdi.
“Demek ki…” dedi derviş. “Görünmek için var olmak yetmiyor. Doğru yerde duran ışık da gerekiyor.”
Yıllar durmaz tabii, peş peşe geçti. Derviş yaşlandı, saçları dağların karına benzedi.
Günü güne sayan derviş bir gün bir çocuğa rastladı. Çocuk eski bir sandığın kapağını açınca ortalık toz olmuş, burnunu kapatıp bağırmıştı.
“İğrenç!”
Derviş eğildi. Parmaklarının ucuyla havadaki bir tozu yakalamaya çalıştı.
“Onu hor görme.”
“Neden?”
“Çünkü sen de onun geleceğisin.”
Çocuk bu durur mu? Gülüverdi.
“Ben insanım, toprak değilim.”
Derviş cevap vermedi. Yalnızca elini açtı. Avucundaki toz rüzgârla uçup gitti.
O gece uzun bir zamandan sonra ilk defa bir rüya gördü. Gökyüzü yoktu sanki, yıldızlar da. Sadece uçsuz bucaksız bir boşluk… Ve o boşluğun içinde milyarlarca toz zerresi, her biri galaksiler kadar büyüktü.
Sonra aniden yükselen bir ses!
“Yakından bakınca toz, uzaktan bakınca yıldız.”
Derviş irkilerek uyandı. Sabaha kadar düşündü. Belki de yıldız sandığımız şeyler, Allah’ın avucundaki tozlardı. Belki de biz… Bir yıldızın üzerinde yaşayan başka bir tozduk.
Ömrünün son günüydü. Bir öğrencisi yanına geldi.
“Efendim, bunca yıl ne öğrendiniz?”
Derviş uzun süre sustu. Sustuklarının ağırlığı omuzlarına bir el gibi bastırdı ve yere çöktü. İki parmağıyla toprağı aldı, üfledi. Toz arşa yükseldi ve güneş ışığında altın gibi parladı.
Ve dedi ki, “İnsan, tozu kir sanıyor. Oysa toz…Dağların hafızası, denizlerin kurumuş duasıdır. Yıldızların eskimiş elbisesidir, ağaçların sessiz mektubudur.”
“Ve bizim…unuttuğumuz başlangıcımız.”
Öğrencisi gözyaşlarını tutamadı.
“Peki sonumuz?”
Derviş gülümsedi.
“Son diye bir şey yok. Sadece yeniden savrulmak var.”
Derviş öldüğünde odasında hiçbir eşya bulunamadı mesela. Ne bir kitap ne bir gocuk ne de yıllarca taşıdığı heybe. Sadece penceresinin önünde ince bir toz tabakası vardı. Öğrendikleri ve öğrettikleriyle göçüp gitmişti bu diyardan. Öğrencileri o toz tabakasını temizlemek istedi ancak aralarından en yaşlıları engel oldu.
“Dokunmayın.”
“Neden?”
“Çünkü hocamızın son dersi hâlâ burada.”
Hepsi şaşırdı. Yaşlı adam parmağıyla tozun üzerine tek bir kelime yazdı.
“Ben.”
Serin bir sessizliğin ardından kimsenin duymadığı bir tını, hiçliğin içine ince bir çizik attı. Atılan bu kâğıt kesiği gibi görüntüsü olan, ince ama etkisi derin o çizikten zaman sızdı. Zamanın peşinden koşar adım ışık geldi. Işık, kendine dokunacak bir yüzey ararken taşa döndü ve sabretmeyi öğrendi. Sabretmeyi öğrenirken sabır çatladı ve baktılar ki o çatlağın içinden kum doğdu.
Ve kum, ilk defa rüzgârı görünce kendi adını unuttu, herkes ona başka başka isimler vermeye başladı. İlkin toprak dediler, sonra kül dediler. Zerre dediler mesela.
En sonunda…
Toz dediler.
Tam o anda açık pencereden hafif bir meltem esti. Bazen evrenin işaretlerine inanmak lazım derler ya; işte o meltem ile kelime yavaşça dağıldı. “Ben” silindi. Toz yeniden görünmez oldu. O an anladılar. İnsan öldüğünde bedeni toprağa dönmüyordu yalnız. Ömrü boyunca büyüttüğü ‘ben’ de bir toz gibi dağılıyordu. Ve geriye, sonsuzluğun içinde adı bile kalmayan bir zerre kalıyordu.
Belki de hakikat buydu. Çünkü Allah, insanı topraktan yaratmıştı. Ama onu kurtaracak olan şey toprağa dönmesi değil…
Kendini, henüz hayattayken bir toz kadar hafif sanabilmesiydi.
* Hebâ: Arapça kökenli bir kelimedir. Kur’an’da ve tasavvuf metinlerinde geçen güneş ışığının içine düştüğünde görülebilen, havada sessizce süzülen en ince toz zerrelerini ifade eder. Tasavvuf geleneğinde ise insanın benliğinin ve varlığının sonsuz hakikat karşısındaki faniliğini simgeleyen güçlü bir metafor olarak kullanılır.



