“Mermeri bozulmuş, hatta taşları dökülmüş abi,” diyen telefondaki ses, aile kabirlerine düzenli bakması için tuttuğum birisiydi. Sesini duyunca şaşırdım açıkçası. Beni neden aramıştı ki bu adam, anlamadım.

“Çok işim var, söyle Osman,” diyerek, konuşmayı kısa kesmeye çalışsam da karşı taraf aceleyle söyleyiverdi her şeyi.

“Babanın kabrinin taşları dökülmüş ya da sökülmüş… yani… ben bilemem tabii ama… buraya bir baksan abi, kimse de yok çünkü… konuşsak hem şu bizim maaş işini, biraz artırsan he… bir de ne yapacaksak bu mezara, söylesen diyorum da…”

Ben ne yapacağım şimdi bunca işin gücün arasında? Adamı tuttuğumdan beri hiç uğramamıştım. Memlekete gitmezdim ki hiç uğramazdım oralara, kim bilir ne zamandır… Hatta aklıma bile gelmemişken Artova, bu telefonla da böyle bir sorumluluğu yüklemek çok canımı sıktı birden. İki gün sonra geleceğimi söyleyip telefon konuşmasının uzamamasını sağladım kendimce.

 Karga seslerinin dışında, büyük bir sessizlikle kabristan beni karşıladı. Selvi ağaçlarının ihtişamı bile gözüme çok sevimli gelmedi, içim sıkıldı hatta. Bir sürü taştan merdivenler yapmışlardı. Tanıdık ölülere ulaşmak için yokuşları çıkmak gerekti. Her yanda; kiminin üstünde bitmiş bir gül, kiminde birikmiş yabani otlar, kiminde ise ölünün anlayacağını ya da hissedeceğini zanneden, yakınları tarafından özenle çiçek dikilmiş mezarlıklar sıralanıyordu. Bazıları üst üste gömülmüş; sanki ayrılmayı istemezlermiş ya da kavuşmanın zamanı gelmiş gibi, birbirlerini bırakmamacasına, toprakları topraklara, mezar taşındaki isimleri isimlerine karışmış duruyorlardı. Babamın kabrine gittim sessizce. Osman bekliyordu orada beni (hayırlı mı hayırsız mı evlat olduğu belli olmayan Cengiz abim geldi, geldi de maaşımı artırmazsa işi bırakacağımı söyleyeceğim bu sefer.) Maaşından başka bir şey düşünmediğini biliyordum. Taşların dökülmesinin, mermerlerin kırılmasının düzmece bir hikâye olduğunu biliyordum ama ne yaparsın işte, bu sinsiden başka da bir adam ayarlayamadım zaten, ayarlayacak ya da bunlarla uğraşacak pek vaktim yok.

Osman; yana taranmış hatta yapıştırılmış saçlarıyla, kareli ütüsüz gömleğiyle, onun tam tersi ütülü pantolonuyla, ağzından düşürmediği dualarıyla, hocalarımız dediğini; tahmin ettiğim, uzamış sakallı adamlarla buluştuğu tarikat evinde gururla söylediği -bu genç yaşına rağmen- kızının Kur’an kursunda hocalık yaptığıyla, en sevdiği rengin yeşil olduğunu tahmin ettiğim bu adam; belki de babamı ziyaret eden tek adamdı. Vefasından yapmıyordu bunu biliyordum ama parası yüzünden bile olsa, böyle düşünmek iyi hissettiriyordu kendimi. Neyin suçluluğunu taşıdığımı, gelmesem neden, gelsem neden sorularının verdiği karışık duygular içinde yaklaştım Osman’ın yanına. Elinde kısa tesbihi ile elimi sıkarak selamlaştık. Birkaç hâl hatır sorma merasimi bittikten sonra, Abi önce bir dua et istersen rahmetliye, bekler onlar,” diyerek elindeki suluktan, toprağına biraz su döktü. Sadece dik dik baktım yüzüne, hiçbir şey söylemeden. Ürktü biraz. Karganın yüksek bir şekilde gaklaması geldi kulağımıza. Yanı başımızdaki selvi ağacının dalları hafif bir esintiyle hışırdadı. Bakışlarım ise âdeta gürleyince sessiz bir şekilde, Osman daha fazla bir şey söylemekten hemen vazgeçti. Korktu birden. “Sınır ihlali” kelimesini bildiğini zannetmesem de bir şeyleri aştığını anlayıverdi hemen. Ayıp olmasın diye, karısının da hâlini hatırını sordum. “İyi abi de bizim hanım, kadın hastalıklarından ameliyat oldu geçen hafta toparlanmaya çalışıyor.” Rahmini, yumurtalıklarını aldılar dese, ayıp olur diye düşünmüştür kesin. Rahim yutuverir maazallah onu, bu kelimeyi ağzına aldı diye…

Ayıp kadınlar ne çok bu dünyada, ona göre hatta hepimize göre… Dünyayı işgal etmiş gibiler. Hem dokunulmazlık getiriyor bu güç onlara, hem de tehdit…

“Eeee, geldik bakalım, nesi var babamın?”

Soru benim kulağıma tuhaf geldiği gibi onun da kulağına tuhaf geldi, belli ki gözlerini patlattı birden. Babam duyar mezardan kalkar, “Ölmeden mi beni gömdünüz ulan!” diye bağırır gibi geldi ikimize de.

“Nesi var, Beşir abinin gerçekten?” Kahvedeki lakırdılar böyleydi.

“Hep üzüntüden, kahrolmaktan. Nesi olacak zavallının. Oğlunu da onu da perişan etti o karı.” Konuşmalar pencerelerden taştı, kapıları zorladı, camları zangırdattı. Kahvehaneler, çay ocakları bu sözlerle doldu taştı.

“Kaçmış diyorlar adamın birisiyle. Yapılacak iş mi bu Beşir abiye!” Taş taş üstünde kalmadan yıkıldı yuvaları zavallıların.”

Kasabanın adresi annem oldu, yollarında annemi yatırıp traktörlerle, eski arabalarıyla üstünden geçtiler de nihayet sakinleyebildiler.

“Neresinin taşları dökülmüş, mermeri yıkılmış, göster hele.”

“İşte burası abi.” Ayağıyla bir vurdu. Mermeri bağlayan taşlar bir bir yere düşmeye başladı.

Bilemedik, anlayamadık bu kaçışı, daha doğrusu babamın bilmesi gerekti ama acı yayık olunca, üstlenmek ve suçluluk ortak bir zamirde kullanılabilirdi bence. “Biz tahmin bile edemedik, başımıza geleni” denilebilir bu durum için bence.

Ayıp kadınlar ne çok bu dünyada ona göre hatta hepimize göre… Dünyayı işgal etmiş gibiler. Hem dokunulmazlık getiriyor bu güç onlara, hem de tehdit…

Taşların, bir adamın tekmesiyle vurup yere düşmesinin gürültüsü kulaklarımı sağır etti. Yuvamızın taşlarının bir kadının tekmesiyle vurup yere düşmesinin gürültüsünün kulaklarımızı sağır ettiği gibi. Karga gene gakladı tepemizde. Kini yıllarca sürermiş bu hayvanların, bir belgeselden öğrenmiştim. Hiçbir şeyi unutmaz, mutlaka intikam alırlarmış. Unutulacak şey var, unutulmayacak şey var. Ben karga olmasam da hortlakların ziyaretleri, geceleri çok olurdu uykumda. Yakalamaya öldürmeye çalışır, bir türlü bıçaklayamazdım onları. Hatta sadece şu taşları tekmeledikleri gibi yapabilseydim de yetecekti ama nafile… Tam bulurdum annemi kâbuslarımda; gene kayıplara karışırdı, hem de aniden, erken bir sabah vakti, güneş doğmadan, arkasına bile bakmadan…

“Tamam sen bir adam bul, buraları düzeltelim, mermere de yama yapma, yapıştırmaya kalkma, yeniden yapsınlar… yani baştan… sonra da çiçekler al… önümüz kış, şöyle… dayanıklı olanlardan yani… parasını ben göndereceğim sana ama bak faturasını isterim haa…”

Bozuldu, yüzü değişti birden. Etrafa güven vermeyen Osman, çıplak kaldı birden. Şeyhi demiyor muydu oysa,

“Eee zengin malını paylaşmak zorunda, o yüzden bazı şeyler mubah, ne yapalım onlarda vermeyi bilsin o zaman.” Rahatladı birden şeyhini düşününce.

“Abi ondan değil de burada taşçılar fatura falan vermiyorlar da … ondan şey ettiydim de… mermerin fişi yetmez mi?”

Taşların bedeli ağırdır halbuki. Üçkâğıda gelmez. Yıkar, hiçbir şey kalmamacasına, her şeyi yıkar hem de. Bedelsiz taş mı alınır? Parasını vereceksin de onların. Canın yanacak biraz; yeniden taşı taş üstüne koymaya çalışacaksın ki -eski hâline gelmeyi bir türlü yapamayacağını bile bile- sıvaları akarak, sonradan yapıldığı anlaşılarak, yaran kanayarak uğraşacaksın, belki de ömrün boyunca, benim gibi hem de… Bedelsiz taş mı alınır yav? Göreceksin; ne kadar, nelerin, nasıl gittiğini hayatından. Nelerin yittiğini, nelerin kayıp olduğunu göreceksin ki kanıtı elinde olsun, bu dünyaya kendini affettirmeye.

“Hayır fatura veren taşçı bul o zaman… yoksa… yoksa, başka bir adam bulurum… sen hâlledemezsen.”

Komisyon alamayacağının sıkıntısını gördüm yüzünde. İçimden gülmek geldi bir an.

“Anlaştık o zaman,” deyip toprağına elimi sürdüm babamın. Yıkılan taşlarına baktım.

Hadi anladık, “Ayıp kadınlar var,” derlerdi çocukken kulağıma da anneleri nereye koyacaktık zihnimizde? Bu saate kadar bilemedim bunu, bundan sonra da bilemem herhâlde…

Ağacın üstüne tünemiş karga gene gakladı…

Ayrıldım oradan hemen, hem de kaçarcasına…

Bu yazı sana ne hissettirdi?