Acı ve ölüm olmadan insan hayatı tamamlanamaz.
Victor Frankl
Yarın sabah neden yaşamalıyım ya da ne için ayağa kalkıp başlamayalım? Bu soruya verilecek cevap sayısı, belki de dünyada yaşayan kişi sayısı kadardır ve bir o kadar da çeşitlidir. Bir bebek bile, zihin süreçleri tamamlanmamış olsa dahi temel ihtiyacı olan beslenme için uyanır. Bütün bu ayağa kalkmalar, gereksinimler üzerinden midir yoksa daha içsel, daha öznel, daha farklı arayışlar olduğu iddia edilebilir mi? Filozoflar başta olmak üzere çok sayıda bilim insanının en kadim sorularından birisi olan “Neden yaşamalıyız?” sorusu sadece bir kült ya da kültürel ve sosyolojik bir mesele olarak mı değerlendirilmeli, basit bir merak olarak mı üstü geçiştirilmeli, hatta basitçe ölüme karşı ve ölüme rağmen hayatta kalma amacı olarak mı ele alınmalıdır? Hepsi, belki de bir kısmı ya da özneller için hiçbirisi, olarak kabul edilme özgürlüğünü de hesaba katmak gerekli olabilir bu arada.
Teolojik bakış açısı; evrenin varoluşundan günümüze değin sorgulandığında, ölümle birlikte bir yok oluşun değil, aksine sonsuz bir var oluşun insanlığı beklediği, tüm dinlerin sunduğu ortak bir anlayış olarak bilinir. “Yaşamın anlamı nedir?” sorusuna bu açıdan verilecek en net cevap, bu dünyada öteki âlem için uygun yaşayabilmektir. Kutsal kitaplarla ve peygamberlerle kanıtları sunulan bu anlayışın tartışılmasının, bireylerin içsel motivasyonları ve inançları ile değişiklik göstereceği kaçınılmazdır.
Felsefi olarak yaşamın anlamı sorgulandığında ise; antik dönemden, yakın döneme kadar gelen birçok filozof ve düşünce adamlarının var olduğu görülmektedir: Sokrates; yaşamın anlamını erdemli sorgulama, Aristoteles ise, yaşamda mutluluk/iyi yaşamın ancak iyi eylemlerde bulunulması olarak değerlendirirken, Stoacılar ise doğaya ve yaşama uygunluğun anlamlı olduğunu savunmuşlardır. Diğer yandan Nietzsche, insanın kendi değerlerini yaratma çabasının bir anlam yarattığını, Kierkegaard ise, anlamın inançla bulunacağı yönüne dikkat çekmiştir. Sartre varoluşun özden önce geldiğini iddia edip bir Tanrı varlığının kabulünü reddetmiş, Camus ise hayatın anlamsızlığı üzerine yoğunlaştırdığında, en büyük anlamın buna direnerek ve karşı çıkarak bulunacağını savunmuştur.
Tüm bunlara bakıldığında; yaşamın bir anlamı vardır ve aranmalıdır fikrini yana bırakıp “Anlamı, yaşamda insan yaratabilir,” savıyla dikkatleri çeken bir bilim insanı vardır ki, kitaplarında varoluşsal sancıları tecrübeleri ile paylaşan ve farklı yerlere dokunan Victor Frankl’dır.
Frankl; öznelliğin, yaşam öykülerinin farklılığının, yaşama karşı gösterdikleri duruşun, umut ya da umutsuzluklarının, görev ve sorumluluklar ile birlikte, ötekilerin çıkarlarının da hesaba katılarak kendi çıkarlarını gerçekleştirmenin, adanmışlığın, acı ve ölümün karşılanma biçimlerinin dolayısıyla insanın yaşam anlamlı mıdır yerine, yaşama anlam katacak potansiyelinin neler olduğunun ortaya çıkarılmasının kıymetli olduğunu ileri sürmüş bir psikiyatr ve düşünce adamıdır. Tüm bunları logoterapi akımı adı altında sunduğu verilerinin en büyük kanıtlarını ise, Yahudilerin ölüm odalarında ve çok zor şartlarda esir tutulduğu Nazi kamplarında elde etmiştir. Tüm ailesini orada kaybeden Frankl, fırsatı varken ebeveynlerini zulümde yalnız bırakmak istemediği için Amerika’ya kaçmamış, dolayısıyla Nazi kampında acı tecrübelere ve yaşamda kalmaya ve anlamlı bir tutunmaya karşı mücadele vermek zorunda kalmıştır. Onları Nazi kampında bırakıp Amerika’ya gitmemesini, yaşamın bir anlamı olarak değerlendirmiş, hatta babasının ölüm döşeğinde acı çekmemesi için morfini çok zor koşullarda ona götürüp acılarını hafifletmeyi de anlamlı olarak ele almıştır. Buradan kurtulduğunda, bir akımın öncüsü olup, birçok hastasına ve öğrencilerine faydalı olmak da yaşamın bazı şeyleri nedensiz sunmadığı mesajlarını vermiş ve bunları yaşamın içinden manaları bulmak olarak değerlendirmiştir.
Frankl’ın, yaşama anlam katmak olarak ileri sürdüğü şeyler arasında karşı çıktığı ya da yetersiz kaldığına inandığı bazı bilim insanlarının fikirleri de vardır. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin bu kadar derin bir alanı kapsamadığını, kişilerin ihtiyaçları karşılanmadığında dahi acıya ve eksikliklere karşı zihin süreçlerini değiştirerek bu sayede yaşamda oluşlarının anlamı üzerinden, hayatta kalabileceklerini savunmuştur. Diğer yandan Freud’un id, ego ve süper ego yapılanmasının, bireyin kendine ait bir hikâyede anlam katmasını değerlendirmek açısından yetersiz kaldığını da iddia etmiştir. Frankl biraz daha Nietzsche’ye yakınlaşarak anlamın, insan tarafından bulunarak yaşama katılmasını bir süreç olarak kabul etmiştir.
Ölüm kampından sağ kurtulduktan sonra “İnsanın Anlam Arayışı” ismiyle yayınladığı kitapta; çok kötü koşullar olduğunda dahi yaşamda kalma becerisinin, anlam katmak için halen mücadele eden insanlarda daha fazla görüldüğünü de tecrübelerini anlatarak ortaya sunmuştur.
Bir makale; Frankl’ın anlam yaratma çabalarını, acı, zorluklar ve ölüm karşısındaki duruşunu Jung’un dört arketipi- Arayıcı, Yok Edici, Bakıcı ve Büyücü-açısından incelemiştir. (Avrupa Psikoloji Dergisi;31 Ağustos 2021;17(3): 164-175).
“Arayıcı” arketipine göre; kişi kimliğini arar ve gerçek potansiyelini gerçekleştirmek için mücadele eder. Jung’a göre; daha yüksek seviyede işlev görme, daha anlamlı bir yaşam biçimi bulma olarak bu arketipi tanımlamak mümkündür. (Avrupa Psikoloji Dergisi;31 Ağustos 2021;17(3): 164-175).
“İnsanın Anlam Arayışı” kitabında değindiği boşluk duygusu ve ölüm, yaşamın içinde mana bulmasının engellenemeyeceği şeklindedir. Bu durum için verdiği mücadeleyi ve ölümün yaşamın içinde olduğunu da kitapta belirtmiştir.
“Bazı açılardan, hayatı anlamlı kılan bizzat ölümün kendisidir. En önemlisi, hayatın geçiciliği anlamını yok edemez çünkü geçmişten hiçbir şey geri dönülmez şekilde kaybolmaz. Yaptığımız, yarattığımız, öğrendiğimiz ve deneyimlediğimiz her şey geçmişte kaldı. Bunu geri alabilecek kimse ve hiçbir şey yoktur.” (İnsanın Anlam Arayışı; Frankl 2000, s. 29).
“Yok Edici” arketipine göre ise; kaybın veya acının dünyada hep var olduğu ve bu değiştirilemeyen şartlardan dolayı insanın kendi inşasını yeniden yapmaktan başka bir çaresi bulunmadığını, dolayısıyla Frankl’ın yaşadığı kayıp ve trajedilerin âdeta yeni bir yolculuğa çıkmak ve dönüşüm gerçekleştirmek zorunluluğunu doğurduğu gerçeğini hayatında tecrübe etmiştir.
“Bakıcı” arketipine göre bakıldığında ise; Frankl’ın, yaşamdaki anlamın kendinden daha muhtaç hâlde olanlara karşı sevgi ve yardım ulaştırma şeklinde gerçekleştirdiği görülmektedir. Kitabında babasının ölüm acısını dindirmeye çalışması ile birlikte kampta zulüm gören diğer kişilere mesleğinin yetkinlikleri ile destek olmaya çalışmasından da bu açıdan bahsetmektedir.
“Büyücü” arketipinde ise; daha çok zihin uyarlamasını değiştirmeye yönelik çabalara değinmiştir Jung. Bu da Frankl’ın yaşamı üzerinden sorgulandığında; her türlü koşula rağmen hayatta kalma iradesinden vazgeçmemek, başkalarının hayatlarını kolaylaştırmak, gerçeği kabullenmek gibi referanslarını dinden de alan düşüncelerle hareket ettiğini, eşzamanlı birtakım olayların hiçbir zaman tesadüfi olmadığını tecrübeleriyle ispatlamıştır. Dolayısıyla meselenin; değiştiremeyeceği şeyleri kabul etme ve süreçleri değiştirme yönünde insani mücadelelerinin gerçekleştirilmesinin, anlamı bulmayı sağlayacağını ve kolaylaştıracağını da öğrencilerine bilgi ve tecrübe olarak sunmuştur. Bir durum değiştirilemeyecekse, insanın kendine dönüp bakması ve değişimin kendi üzerinde yapılması gerektiği mesajı çok açıktır.
Anlam; ölüme rağmen, yaşayabilmek için göz ardı edilmesi mümkün olmayan bir gerçekliktir. “Kişinin yaşamın anlamı var mıdır?” sorusunun pasifliği karşısında, yaşama anlam katma çabaları, insanın erdemi ve iradesi üzerine varoluşunun temellerine işaret eder. Hayat, Frankl’ın da vurguladığı üzere; acı ve ölüm olduğunda zaten anlamlıdır. Asıl insanlık, bunlara karşı gerçekleştirdiğimiz eylemler olacaktır ki, bunun her şeyden daha kıymetli olduğu aşikârdır.



