Zile uzun uzun Zeynep bastı. İçeriden konuşmalar dışarıya kadar duyuluyordu. Abimin gürültülü konuşmasına, annemin nazlı nazlı işveleri karışıyordu içeride. “Çok özledim oğlumlar, kesene bereket bayram parası iyi geldiler, sen merak etme annem doğalgaz ödemeleri bendenler” havalarda uçuşuyordur.
Nazlı geldi en nihayetinde kapıya. Yaşını büyük gösteren sarı boyalı saçlarıyla annesinin kopyası olmuştu âdeta. “Hoş geldiniz amca. Zeynep ne haber?” diyen, kızımın üstünü hızlıca tarayan kaçak gözleriyle… Zeynep’in iyi veya kötü olmasının zerre kadar umurunda olmadığını tahmin ettiğim gibi, annesiyle dedikodu yapacaklarını da adım gibi biliyordum.
“Kotuyla düz gömlek giymekten başka bir şey bilmezler bunlar. Okul çocuğu gibi giyinmeyi öğretmiş Halime. Kendi gibi…Ne olacaktı ki?” deyip, akşam televizyonun karşısında ana kız kıkırdamasının sesleri geldi kulaklarıma birden. “Nerde kaldınız Osman yav, yarım saattir beklemekten mideler içeri kaçtı. Neden şaşırıyorum ki zaten, senin huyun budur…”
…
“İyi bayramlar deseydik abi önce…” Bayramlaşmalar, abimle kafa tokuşturmalar, el öpmeler, öptürmeler, yengemin bilezik şıkırtılarıyla sonunda yemek masasına oturmalar… “Abi nasılsın?” diyen Halime’nin silik sesiyle, kolları sıyrılmış çizgili gömleğiyle, saatinin büyüklüğü göz alan abimin, gürültülü sesi avizeye kadar yükseldi. Evde kalmışlığını çatık kaşlarına bağladığım ablamla da soğuk öpüşme, tedirginliğimi arttırdı.
Annem, karımın tabağını masanın ucuna koyup sandalyesini de eliyle içeri itti. Yüzüne baktım şaşkınlıkla. Görmezden gelip büyük çiçek desenli çorbalığa kepçeyi sokup servise başlamıştı bile. Halime ses etmeden oturdu. Başından sonuna kadar yemeklerle donatılmış, zenginliği, abimin güç gösterisi, annemin ve ablamın ziyafete dönüşmüş beyaz örtülü sofrası ışılıyordu âdeta. Zeytinyağlı dolmalar, Çerkez tavuğu, Ispanaklı Arnavut börekleri…
Abim, ekmekleri herkese dağıtırken sadece bana sepeti kabaca ittiriverdi. Öfkeyle baktım yüzüne, o da annem gibi görmezden gelip höpürdeterek çorbasını içmeye başlamıştı çoktan. “Kemal, şu sağdaki böreği sana yapıverdim oğlum. Tereyağlı istediydin ya.”
Abim çaktırmadan bana baktı yan gözle. Eyvallah der gibi gülümseyen bakış fırlattı anneme. Babam gibi mide kanseri olmaktan korkuyormuş da, tereyağlı olmazsa midesi ekşirmiş de, doktora düzenli gidiyormuş da…”
“Şu tabağa bütün yemekleri bir arada koymasana yahu, iyice içim almıyor,” diyen babamın son zamanlarındaki güçsüz sesi kulaklarıma gelirken annemin “Sürekli tabak mı yıkayacağım?” şikayetleri arasındaki özensizlik ve isyanla bu sofrayı donatmanın özeni ve tam kabulü arasında gidip geldi zihnim birden. İyice uzamış ve incelmiş parmaklar, kocaman olmuş gözler, dışarı fırlamış elmacık kemikleri, kara sarı bir surat… Sözünü artık dinletememenin verdiği çaresizlikle feri kaçmış acılı gözler…
“Eeee naber hoca? Nasıl gidiyor okul bakalım…?” Küçük bir çocuğa sorar gibi gür sesiyle sofrayı kapladı yine abim. “İyi…Sınavlar yaklaşıyor işte. Yorgun, stresli yuvarlanıp gidiyoruz.”
Sessizlik bir süre iyi geldi. Çatal bıçak sesleri, tuzluk karabiberlik alışverişi arasında büfenin üstüne asılmış aynada kendi görüntüm takıldı gözüme. Kısa sayılan boyum, abimin esmerliğinin tam zıddı sarı beyaz hâlim, az kısa kollarım, biraz yağlı göbeğim ve az tüylerimle; omuzları geniş, bıyıkları yanlara doğru hafif uzamış, esmer, bol tüylü, uzun güçlü sıyrılmış kolları ve boyu posu karşısında, aynadaki görüntüm silikleşmeye, bir varmışım bir yokmuşum gibi gidip gelmeye başladı karşımda.
“Oğlum sen hocalıktan başka bir şey yapamazsın zaten. Ticaret neyine… Failatün failatün failün senin işin.”
Kocaman kahkahası sofraya yayıldı. Dişlerinin arasındaki bu tıslama sesi ve gevrek gülüşü sinirimi bozmuştu.
“……”
“Yok iki kumaş satacaktın da yüzün gülecekti, bırak Allahını seversen. Zor sıyırırdın paçayı valla ben olmasam. Sen ticaret yapamazsın oğlum, o iş edebiyat derslerine benzemez.”
Bıyıklarını eliyle düzeltti, saçlarını geriye attı, sivri burnu iyice keskinleşti. “Kurtuldum işte… az kaldı bazı şeyler.”
“Az kaldı ne oğlum, daha bitmedi mi borcun?”
“Yani… Bir… mmmm… Bir toptancı kaldı işte.”
“Hep böylesin oğlum, patlatıp patlatıp uyuyormuş gibi yaparsın.”
“Tamam işte yahu… Halletmeye çalışıyoruz, kredi çekicem, ‘İdare ederim,’ dedi adam sağ olsun…”
“Ha, bir de, ‘Sağ olsun,’ diyo yav… Ah benim enayi kardeşim… Ulan zaten pis herif pahalı sattı, üstünden götürdü çokça… Bekleyecek eşek gibi… İyiliğinden yapıyo sanki…”
“Alın oğlum şu dolmalardan, birazdan yahniyi getiricem,” cıyaklaması duyuldu annemin. Artan göz kırpıştırmaları, sözde her dul kadında olması gereken hafif kırlaşmış saçları, bir ayağa kalkan bir oturan annemin görüntüsü kapladı her yeri. Vejeteryan ablamın tabaktaki etlere tiksintiyle bakması, bembeyaz suratının kanının daha da çekilmiş olması, yeşilliklerle dolu tabağında havuçları kırtlatırken iyice fırlamış dişleri ile bir insandan çok tavşana benziyordu. Yengemle Nazlı da telefonla kendilerini çekiyorlardı… Bayram yemeğinde çok mutluyuz başlıkları, kalpler, gülücükler…Bizimkiler ise çok sessiz.
“Yine varislerim azdı oğlum, baksana,” deyip sıyırıverdi beyaz bacaklarındaki mavi damarları annem.
“Hmmm, hallederiz, bi doktor tanıdığım var, gönderirim seni oraya.”
Sigarasını yaktı. Yine bana döndürdü gözlerini. “Hâlâ borcun mu var Osman, yok artık… İki yıl olmadı mı işi kapattığın Allah aşkına?” diyen bu sefer ablamın cırtlak sesi yankılandı görkemli avizenin altında.
“………”
Elindeki su bardağını bıraktı. “Hâlâ borcun mu var dedim Osman?”
“Çok meraklıysan öde istersen abla. Hayret yahu.”
“Bak ben bi çıkayım sana… Böyle olmaz, bakarız sonrasına,” diyen abimin gür sesi.
“İstemem halledicez dedik ya.”
“Senet yaparım lan sana, kurdan çevirttiriz, ödersin yavaş yavaş bana.”
Gözlerim yuvalarından çıktı. Sofranın ortasına yerleşti.
“Senet!”
“……”
“Hadi afiyet olsun,” deyip kalktım sofradan. Aynadaki görüntüm takıldı gözüme yine. Kızarmış suratım, irileşmiş gözlerim, hafif terli alnım, asık suratımla sofranın tuzluktan sonra en çok el atılan nesnesi… Salona geçtik nihayetinde. Gözlerim babamın büyük duvar saatinde. Gongların arası mı azaldı, geçmiyor vakit.
“Sendikaya girmek gibi bir dangalaklık yapmadın inşallah.”
“Girdim tabii ki abi, girmeyip ne yapacaktım?”
“Bir anarşist olmadığın eksikti başımıza, deli misin ulan sen, ne işin var!”
Annem panikle ortalıktaki dumanı dağıtmak için çekmeceden çıkardığı tapuyu abime verdi. “Biliyoruz ya bunu. Napıcaz anne, dursun Susurluk’taki zeytinlik. Kıymetlenir işte.”
“Aslında iyi… ii… satsak… iyi olur yani… ihtiyacım var,” dedim cılız bir sesle.
“Sana senet yapalım diyorum, sen zeytinlik sattırmaya kalkıyorsun. Dedim ya sende ticaret kafası ne gezer oğlum, sen tahtanın başında dur, sendikanda haklarını savunacak ya…”
“Sonra konuşun, sırası mı şimdi bayram bayram?”
“Sen vermedin mi tapuyu abime, ne sırasını söylersin daha anne?”
Herkesi salonda bırakıp baklava tabağı elimde mutfağa yöneldim sıkıntıyla. Balkonu açıp bir sigara yaktım. Şırıl şırıl çeşmeyi açmış hem söyleniyor hem de tabakların kirlerini sıyırıyordu annem.
“Sırasıydı senin işlerinin, borçlarının, sendikanın… Böyle bir günde…”
Diyemedim… “Senin yüzünden,” diyemedim; “hep ben mi haksızım?” diyemedim; “hep iki adım gerideyim,” diyemedim… Demirci zengin abiyle, edebiyat hocası mağdur kardeşi… Hiç te acıklı bir hikâye değil… “Kalkıyoruz toplanın… Cümleten iyi bayramlar…”
Dışarı çıktık. Bütün yemeklerden daha lezzetli olan tek şey, şu sigaramdı. Kocaman duman üfürdüm havaya gösterişlisinden. Üstüme yemeklerin içime sızmış yağ kalıntıları, evin görülmeyen ama yine de yapışmış tozları, bahçenin toprağı taşı, tortu hâlinde benimle birlikte yol aldılar sanki. Karıma kolumu attım, kızımla birlikte çıktık evin bahçesinden. Âdeta kaçarcasına…



