Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kepçe

Leblebi tozlarını önce bakkal amcaya sonrada birbirimize püskürtür, camsız karanlık küçük bakkal, sarı beyaz tozlara bürünürdü âdeta. Köhne ve karanlık bu yerde, güneş yüzü görmeyen Ali amcanın nasıl bu kadar şişman ve gürbüz kaldığına bir zamanlar dikkat etmemişiz hayret. “Kahkahalar, çabuk gidin buradan diye azarlanmalar, bir daha size leblebi tozu yoklar…” Bütün sesler önüme geldi yürürken. Ayakkabılarımla üzerlerine bastım. Hatta sanki anılıyormuşum gibi bir yerlerde kulaklarım dahi çınladı. Kim anardı ki beni, Ahmet mi, Züleyha mı, Osman mı…? Nasıl anabilirlerdi ki “Bizi bir vedaya bile muhtaç bıraktı, kaçtı gitti buralardan,” diyenler. O seslerin susmasından sonra kaç zaman geçti kim bilir? Haftalar değil, aylar değil, koca koca yıllar… Onun yerini bir sürü “bon appetit”, “voir le menü”, doit- il etre saignant”lar aldı Fransa’da garsonluk yaptığım zamanlarda. İncecik kadınlar, iyi giyimli adamlar, şaraplar, etler… Bütün günümü kaplamıştı oralarda.   

Yokuş yukarı tırmana tırmana o bakkalın yerini alan çok katlı apartmanların önünden geçtim. Zar zor, istemeye istemeye geldim buraya, yaşamış olduğum evin yıkılacağını duyunca. Hem zorlanarak hem de istemeyerek gelmenin ağırlığı iyice üzerime çöktü eve yaklaşırken, adımlarım hantallaştı. Eskimiş kaldırımlardan, bozulmuş taşların arasından sular hâlâ inceden sızıyor, çocukken sokak kokusu dediğimiz tarifsiz kokuyu burnum tekrar alıyordu. “Üstün başın sokak kokmuş” suçluluğu annemin azarlamasıyla belirgin bir pisliğe ya da etikete ya da kara önlüklere ya da beyaz gömleğin siyahlaşmış dirseklerine dönüşüyordu birden. Ne bileyim işte…

Yürürken başımı sola çevirdim. Evin karşı yolunda sanki elimizi uzatsak tutabileceğimiz mesafedeki kocaman ağaçları olan park, yeni dikilen apartmanların arasından kendini zor gösteriyordu şimdi. Pencereler, sıkı sıkı kapatılmış perdeler, soğan kokulu mutfaklar, soğumuş yataklar, kavgalar, dedikodular, parkın eski cazibesinin önüne dikilmişlerdi. Kocaman, dik, âdeta utanmadan sözde şehvetli duruşlarıyla…

Bozulmuş turşu kokan apartmanın içine girdim bir hırsız tedirginliğiyle. Bir kat merdiveni çıkarken duydum kapının tanıdık sesini “Geliyor musun nerelerde kaldın, biraz göbeklenmiş misin sen?” Hiç cevap vermeden dairenin kilidini açtım. “Geldim işte…Sen burada mısın yoksa yok musun?” Ses yok.

İçeri, salona girdim. Çok soğudu birden vücudum. Arkadaki odadan dikiş makinasının tıkırtıları geliyordu. Birden durdu.

“Zıbar ol inşallah da hiç geleme eve e mi gavurun mereti… Para desen yok… karılara yedirmeye gelince var ama…”

“Ben tıraş olmaya gidiyorum, bir gün pijamasız gördüm mü seni de eve geleyim… Hep hasta, hep huysuz…Sonra gelmiş bana vıdılıyor… Sen önce kendine bak…” diyen babamın ayak sesleri uzaklaşırken, ben dolabın içinde büzüşmüş, sesimi bile çıkaramıyordum. Dolabın kapısı açılıp cıyaklamaya başladı annem.

“Ne arıyorsun dolabın içinde kör olası, bizi mi dinliyorsun eşeğin evladı…”

“Dur vurma anne ne olur!”

Annem bir hızlı dikiş makinesini tıkırdatıyor, bir dikiş makinesi terk ediliyor. Bir tıkırdatıyor sabahlara kadar, bir yatıyor akşamlara kadar… Hatta gündüzler, geceler ve sabahlarda da… Yatak hiç toplanmadan ağırlaşmış ten kokusu, yastık izine dönüşmüş yağlı saçları ile…

Annem bu sefer de tertemiz, zoraki sarılıyor bana, bu sefer çamaşır suyu kokulu elleriyle. Sabah akşam ev onun tabiriyle “şartlanıyor”, yıkanıyor, paklanıyor bu sefer uykusuz, gene sabahlara kadar.

Odalara doğru ilerlerken ışığı açıyorum, hamamböcekleri kaçışıyor, her adımımda sağ ve sol taraflara aynalar dikiliyor. Aynanın birinde bir sürü kadın toplanmış, dikdörtgen bir masa etrafındalar. Hatice teyze, Ayşe teyze, Necmiye abla ve daha niceleri… Annemi zar zor seçiyorum aralarından.

Yalnızlık ve korku bütün vücudumu esir aldı birden. Bir sigara yakıyorum ve onları seyretmeye başlıyorum sessizce, varlığımı anlamasınlar diye nefesimi bile tutarak neredeyse. Ortada saçları kömür karası, gözleri kara boyadan iyice belirginleşmiş, yarı açık kıpkırmızı dudakları ile kartları açıyor tek tek cadıya benzeyen kadın. İyice üşümeye başlıyorum.

Gözlerini kocaman açıyor.

“Dört kılıç kartı çıktı.”

“Ne demek ne demek o?” diye çığıran annemin sesi.

“Tarotta hastane kartıdır bu bacım, bir daha seç.”

Titreyen annemin eli, tekrar kart açıyor.

“Hay Allah, şimdide değnek beşlisi çıktı.”

“Yani…”

“Yani… tanı tedavi işte ne dersen de… doktorlar işte… anlasana bacım.”

Işıkları kapattım, üşümem birden titremeye dönüştü. Mutfağı aramaya başladım. Koridor giderek uzadı. Bir kapıdan girdim. Üst üste bulaşıklar birikmiş, ışığı açınca bir şeyleri saklar gibi, gene hamamböcekleri çılgın gibi kaçışarak yuvalarına girdi. Annemin çığlık sesleri başladı. Onu bulmaya çalışıyorum. Odalar küçülmeye, kutu hâline dönüşmeye başladı. Çıkışı nedense bulamadım. Kapı sesi gümbür gümbür vuruluyor. Dikiş makinesi hızlı tıkırdıyor, terk ediliyor, hızlı tıkırdıyor, terk ediliyor. Başım dönmeye başladı. Hatırladım burada bir kapı vardı. Yok hayır ya, buraya duvar mı örmüşler yahu? Duvarın arkasından ilaç kokuları burnuma sızmaya başladı. Evin yabancılığı, beyaz yataklara, serumlara hatta elleri kolları kendine vurmasın diye bağlanmış bir kadınla daha da içime girdi.

“Baba, annem ne zaman çıkar hastaneden?” Onun tıraş olurken kırık dökük aynaya bakmasını seyrediyorum şimdi de. Kestikçe kesiyor kendini.

“O kadar falcılarla uğraşırsa olacağı buydu. Bilmiyorum oğlum.” Lavabonun yanında duran usturayı aldım, tüysüz yanağıma dokundurdum. Kan akmaya başladı. Uzaklaştım banyodan.

Dışarıdan gürültülü motor sesleri geliyor, duvarın arkasından da “Bırakın beni, dikiş dikicem,” çığlıkları… Kapı gümbür gümbür çalınıyor ama ben çıkışı bulamıyorum. Kutuların içinde hatta arasında kaldım. Çok soğuk…pes etmiş, bırakılmış hatta terk edilmiş.

“Gidiyor musun gene?” diye seslendi ev.

“Çıkamıyorum ki,” dedim ağlayarak. Mutfak bulaşıkları arasında bir görünüp bir kaybolan pijamaları beklerken, yalnız yemek yerken, hamamböceklerinden korkarken, odanın kapısından onun yataktaki hâline bakarken, doktorların anlamadığım sözlerini babamla birlikte dinlerken ağladığım gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordum.

Ne kadar ağladığımı hatırlamıyordum. Koridor eski hâline dönmeye başladı, aynalar kayboldu, kapının çalınma sesine doğru gittim. Kapıyı açtım. Yüzü gözü tozlu usta, yıkıma başlayacaklarını söyledi. Her şeyi ve eşyaları olduğu gibi bıraktım. Telefonum çaldı.

“Uçak biletini attım sana maille, evine baktın mı, ne olmuş?” diyen karımın sıcacık sesi doldu kulaklarıma.

“Hiç… eskisi gibi. Aynı. Tozlu…Hiçbir şey değişmemiş, birazdan kepçeyi vururlar. Benim işim kalmadı burada. Dönüyorum eve. Ararım seni…”

Dışarı çıktım. Nefesimi derin derin içime çektim. Kepçenin kırma sesi geldi gümbürtüyle. Üstüme tozlar bulaşmasın diye o sarsıntıda koşarak uzaklaştım.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Şehnaz Orhan
Şehnaz Orhan
1971 Bursa doğumlu. Uludağ Üniversitesi İİBF İşletme mezunu. İşletme, Psikolojik Danışmanlık yüksek lisansı yaptıktan sonra ICF onaylı Koçluk eğitimi aldı. Halen Anadolu Üniversitesi öğrencisi. Patoloji Laboratuvarında yöneticilik yapıyor, dergilere ve kolektif kitaplara öyküler yazmaya devam ediyor.

POPÜLER YAZILAR