Koridor; koşuşturmalarından alışkın olduğum ten kokularıyla dolmuştu. Koşuşturup durmalarının yankısı bir yana, sesler o kadar birbirine karışıyordu ki; kelimeler, cümleler, kulaklarımın yıllardır alışmış olduğum tanıdık uğultular, bugün fazla gelmişti bana. Merdivenlerden inişlerde itiş kakışlar her zaman beni rahatsız ederdi. Birilerinin yuvarlanıp akıl almaz bir yaralanmaya maruz kalacağını düşünüp hep tedirginlik yaşardım. Her teneffüs yüreğim ağzıma gelirdi. Nöbetçi öğretmen olduğum günler, bu kaygılardan dolayı en sevmediğim zamanlar olurdu. Öğretmenler odası kurtuluştu benim için. “Huysuz Nermin Hoca”, “Çok bilen Necmettin Hoca”, “Titiz Hülya Hoca” derken; on dakikalık küçük teneffüsler, onların sınıflarda çocuklara söyleyemediği tüm lakırdılar, sigara dumanları, höpürdetilen çay ve kahveler, ağızlarından çıkan dumanlarla karışıp odanın artık rengini kaybetmiş duvarlarına ve tavanına yükselirken orası bir rahatlama odasına dönüşürdü. Kimse kimseyi dinlemezdi aslında ama onlar sadece kendilerinin özenle dinlendiğini zannedip, sohbetlerinin ne kadar kıymetli olduğuna, hararetli sesler ve el kol hareketleriyle kendilerini inandırırlardı. Yeterdi bu onlara zaten. Ayın sonunu getirme dertlerini, hafta sonu yapılacak temizliklerini, kaynana rekabetlerini bir kenara bırakır; dünyada sadece okuttuğu çocukların ebeveynleri varmışçasına, onların aile terbiyelerinin zayıflıklarını konuşmakla kendilerini rahatlatırlardı. Temizlemedikleri için bitlenen, ödev takibi yapılmadığı için tembelleşen çocuklar, sık duş yaptırmadıkları için kokanlar… Yok anneleri ilgisiz, yok babaları kontrolsüz derken; çoğunlukla dinleyen birisi olduğum için beni pek severlerdi. Özellikle, tabii ki öğretmenler odasındayken…

“Hamdi Hoca valla çok üzülüyorum emekli olmana. Bugün mü son senin? Hay Allah ya… Daha burada olurdun be hocam… Kısmet tabi…”

Buralarda olurdun daha derken, kendisinin orada kalmak zorunda olmasının gizli öfkesini de içinde taşıdığının farkında değildi yazık ki Kemal Hoca.

Sandalyeden görünen pencerelerin arkasındaki aylarca yerde duran karın masum beyazlığının ve Ağrı’nın bu küçük ilçesinden gözüken haşmetli dağın gücünün onda yarattığı hayal kırıklığı gözlerinden okunuyordu. Masumlukla kandırılmış olma hâli, haşmetle güçsüzlük iç içe geçmiş, herkesin içine işlemişti buralarda.

Benim de öğretmenliğimin son gününün; memleketin bu soğuk, hatta kışları unutulmuş ilçesinde olacağı hiç aklıma gelmezdi açıkçası.

Ders zili çaldı. Çocuk seslerini bastırmak için verdiğim çaba, bugün fazla zahmetli geldi gözüme. Sanırım her şeyi daha fazla idrak etmiş olduğumu, duymam gereken seslerin ya da kaygı duyduğum görüntülerin birbirleriyle yer değiştirmiş olduğunu fark ettim şaşkınlıkla. Son gün, son dikkat edilenler, son göz ardı edilenler, son konuşulması gerekenler ya da susması beklenenler hâline dönüşmüştü. Üstümdeki tuhaflığın adlandıramadığı bu ayrılık yasının; (böyle bir ayrılık hissiyatı içinde miydim çok da bilemiyordum) duygusal bir derinliğe dönüşmesini de tıpkı mesleğimin son gününü burada yaşayacağımı bilemediğim gibi, beklemiyordum açıkçası. Yaşlandım diye düşündüm biraz hüzünle.

Kargaşalı sınıfa girip çocukların düzene girmesi için onları yarı sert bir dille uyardıktan sonra, masama geçip onların anlayacağı kadarıyla yapacağım ufak konuşmayı zihnimden geçirirken kapı vuruldu sertçe. Müdür bey herhalde diye düşündüm. Kibar adamdır. Benim veda konuşmama destek olacak sanarak “Gel,” dedim kendinden emin kapı sesine.

Kapıyı açtı, yumruktan olduğu belli, şişmiş ve morarmış gözüyle içeri girdi. Sol kolunda alçıya benzer özensizce yapılmış bir sargıyla, iki kişinin oturduğu sıranın yanına ilişiverdi. Çocuklar hiç bakmadılar yanlarında oturan bu çocuğa. Çimen yeşili gözlerinin biri şişlikten dolayı küçülmüş, daha iyi görebilmesi için öbür gözbebeği sanki önlem alıp nurunu kurtarmış, kendini daha da büyütmüştü.

Gözlerini dikti bana, sessizce hatta sessizliğin doruğu olan suskunlukla. Tek kelime etmeden sırasında oturmaya devam etti. Gayrıihtiyari pencereye baktım. Ortalık kar beyazını bağrına basmış; doğa, fırçasıyla şekillendirmişti her yeri. Meyveler vaktinde toplanmadıkları için biraz sitemkâr sarkıyorlardı dallarından. Kış güneşi bütün gücüyle ışıklarını üzerlerinde gezdiriyor, uzaktan koyunlarını güden çobanın onlara bağırması duyuluyordu. Mahallelerden geçen sütçüler ya da bağıra çağıra dondurma satan satıcılar gibi.

Tuncay, yeşil gözleriyle hala dik dik bakıyordu bana. Biraz suçlayan biraz alınmış bir ifadeyle. Kaçırdım gözlerimi ondan rahatsızlık duyarak. Suçlanacak ne yaptım diye düşünürken, müdür bey geldi içeri. Adnan müdür değil, eski okulumdaki Kemal müdürdü bu.

“Dersi böldüğüm için özür dilerim hocam.” 

“Yok müdür Bey estağfurullah buyurun.”

“Buyuracağım da Tuncay’ın babasını uyarmazsak, bu çocuğu öldürecek üvey babası dayaktan. Tuncay ölecek mi, bir şey yapmalıyız hemen…”

“Hay Allah… adam konuşulacak gibi mi? Tuncay’ı daha fena yapmaz mı bu uyarı?”

“Bilmem ki…”

Biz masamın kenarında ayakta dururken alçak sesle söylüyordu bunları müdür Bey. Tuncay hiç kıpırdamadan duruyordu hala sırasında. Ona baktım. Korku oluştu gözlerinde dediklerimi duymuş gibi. Çocuklar ise hiçbir şeye aldırmadan birbirlerine kâğıttan uçak atıyorlar, arkadaki önündekinin saçını çekiyor, gürültü gitgide artıyordu.

“Üvey babam kötü dövüyor beni. Öldürecekmiş öğretmenim.”

“Yok canım o kadarını da söyledi mi?”

“Evin içinde dayanamıyor bana. Anam hiçbir şey yapamıyor.”

Tuncay sırada otururken veda konuşmama başladım.

“Çocuklar, büyüdüğünüzde bu günlerinizi, hoş anılar olarak hatırlayacaksınız.”

Dışarıdan gelen kar beyazlığı sınıfı iyice aydınlatıyordu.

“Bugün benim son günüm. Sizler vatana millete hayırlı insanlar olun. Memleketin sizin gibi aydınlık yüzlere hep ihtiyacı olacaktır. Bu gurur… “

Kesildi konuşmam. Büyük bir taş boğazıma oturdu kaldı. Dışarısı yemyeşildi gene. Yeşillikler içinde üstüne forması konulmuş mevtanın yeşil tabutu yavaş yavaş geçti pencerenin kenarından. Tuncay’ın oturduğu sıraya baktım hemen. Boştu. Çocuk yoktu orada.

“Sen ne diyorsun Hoca? Ben neden kötülük yapacakmışım he… söyleyiver hele. Yoksa sen mi bana yaparsın… söyleyiver de bilelim Hoca. Hem sana ne çocuktan, evimin düzeninden… Yok yok çocuk sana söyledi bir şeyler dimi. Geberteceğim onu. Yok canım lafın gelişi söyledim ben. Diyim sana Hoca Efendi bizden uzak dur, başına iş açma… yok canım ne tehdidi… Uyardım yalnız, sen anla anlayacağını hele…”

Geç mi kalmıştım, erken mi söylemiştim olanı biteni emniyete hiç bilemedim. Duvar kenarında sıkıştırdı beni Tuncay’ın üvey babası. Şikâyette bulunan kişinin ben olduğumu anlamış, gecenin karanlığında bıçağının parlaklığını gözüme tuttu. Korkum, asıl çocuğa ne yapacağı düşüncesiydi. Onun için kaygı duyuyordum.

Bunları tam toparlamaya çalışırken Tuncay’ın dövülerek öldüğü haberinin gelmesiyle, tabutunun hızlıca toprağa verilmesi arasında acılar, yel olup uzaklardaki çobana kadar gitti. Çoban üşüdü, kuzuları ise kurban olma korkusunun ne olduğunu herkesten çok daha fazla bildiklerinden meleyerek ağladı. Üvey babanın suçlu olduğunu herkes bilmesine rağmen, ilçedekiler olayın üstünü korkularından dolayı kapattı.

Aniden tayinimin çıktığını öğrendim. Karın hiç dinmediği kerpiç evli, soba dumanlı gökyüzü olan bu ilçede son dönemimi geçirirken, kendimi Tuncay karşısında suçlu hissetmekten geri duramadım yıllarca. Geceleri kâbusum, gündüzleri hortlaklarım olarak benimle yaşamımı sürdürdüler. Suçlunun serbestçe ortalarda dolandığını bilmek ise, sırtımda kamburum oldu.

“Müdür Bey seni çağırıyor hocam,” diyen Hasan Efendi’yi dinleyerek, çocuklara hemen döneceğimi söyleyip sınıftan çıktım.

“Gözün aydın hocam. Bana anlattığın çocuğun olayı vardı ya hani? Buraya tayin olmadan önceki yer… Rahmetli çocuğun babasını hapse atmışlar. Bir kişiyi daha öldürünce çocuğu da öldürdüğünü itiraf etmiş. Hele sen artık rahatla… Üzüntün, çaban sonuç verdi hocam. Tuncay mutlaka sana minnettar kalacaktır, merak etme artık…”

Ağlamaya başladım. Gözyaşlarımı silip sınıfa döndüğümde, Tuncay gene aynı sıraya oturmuş, gözünün şişi, morlukları yok olmuş, yeşil yeşil bakıyordu mutlulukla. Pencereye tekrar baktım. Çobanın sesi otlara yayılıyor, kuzuları canla başla nizam içinde yürüyorlardı.

Tuncay’ın yeşil gözlerine bakıp; veda konuşmamı büyük bir rahatlık ve mutlulukla sonlandırdım ve emeklilik dönemine huzurla yelken açtım.

Bu yazı sana ne hissettirdi?