Perşembe, Mayıs 28, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kapıdaki Zil

Uzayan otları az da olsa aralayarak bahçeyi geçebildim. Biraz ıslak, biraz sararmış daha da sararmaya niyetli otları…Ağaçlar dallarını bakımsızlıktan aşağılara eğmiş, toprağa yakınlığın verdiği ürperti içinde sonlarını bekliyorlardı. Toprak… Ne kadar çok bağrına basacağı canlı varsa, burada sanki hepsini içine almış, sadece ağaçlar ona kavuşmayı bekliyor gibiydi.

Düşen yaprakların ayağımın altındaki çıtırdama seslerini duyarak evin kapısına vardım. Duvarlarının badanası bozulmuş, beyazdan hafif bir sarıya dönmüş iki katlı evin kapısının önünde durdum. Kapının girişinde, neyi beklediğini hiç bilemediğim yaşlı bir köpek yatıyordu. Beni görünce kuyruğunu sallayarak hemen ayağa kalktı. Okşadım başını sakince. Kapının ziline baktım. Kocaman “Geçmiş” yazısı vardı. Bir ürperme geçti içimden.   tereddüt ederek kapıyı anahtarla yavaşça açtım. Bir toz bulutu yüzüme çarptı. Adını hiç bilmediğim köpek kuyruğunu sallayarak önüme geçip beni salonun ortasına getirdi. Büyükçe bir salonun ortasında neyi beklediğimi bilmeden kıpırtısız durdum ama köpek sanki benim gelmemi beklemişti bunca zaman. Kaç zaman, kaç gün, kaç ay, kaç yıl bilemem.

Salonun yuvarlak görüntüsü ikiye ayrılıyordu. Oturma kısmı ve dikdörtgen büyükçe bir masa ve büfesiyle. Kefeni giydirilmiş koltukların, beyazlığı hiç solmamış örtülerine şaşkınlıkla baktım. Sanki biraz önce birisi tarafından giydirilmiş, eceli gelmemiş, toprağa karışmak zorunda kalan ölülerin kefenleri gibi. Sabun kokulu, tertemiz…

Hepsinin örtüsünü kaldırdım üzerlerinden. Evin sessizliğinin zihnimdeki akıl almaz gürültüsü yerini konuşmalara, seslere, kelimelere bırakmaya başladı. Köpek, yemek masasının olduğu yere gidip baktı bana oradan.

Masanın üstünde  Çerkez tavuğunun, zeytinyağlı dolmaların, barbunyaların sıralanmış kokuları burnuma geldi. Sesler konuşmalara dönüşmüştü bile. Büfenin üstündeki aynada  kendi görüntüme gözüm takıldı birden. Saçlarım tek örgü, üstümde beyaz gömleğim ve lacivert eteğimle yaşım küçülmüş, hafif sıska sayılabilecek, suskun ama bayram sevinci yaşayan kıza…

“Cevat, barbunyadan daha almadın mı?”

“Handan sen de dolmadan  hâlâ almamışsın, birazdan büryanla yahniyi getireceğim bak.”

Masanın başındaki üç oğluna, gelinlerine ve torunlarına, sanki yemeklerin hepsini bitirmeleri zorunluymuş gibi ağzı çalışan babaannemin, elleri kolları da bu bayram yemeği için fazlasıyla çalışmıştı anlaşılan.

Gelinlerin bilezik gürültülerinin yarışlarıyla, babam ve amcalarımın sigara dumanları yukarılarda toplaşıyor, arada bulut halinde üstümüze yapışıyordu. O kadar alışkındık ki bu görüntülere her bayram, bir tek köpek hapşırırdı hem kadınların bulandıkları parfümlerden hem de sigara dumanlarından.

Babamla Halit Amca pek konuşmazdı.

“Şu abimden biraz borç istedik. Mırın…Kırın…Sanki verse fakirleşecek. Kaç kumaş satışına denk gelir ki vereceği para Allah aşkına?”

“Karısı verdirmiyor. Ah… Ben bilmez miyim Nurdan’ı… Nasıl domuzdur o,” diyen annemin sesi geldi kulaklarıma derinlerden.

Yüksek sesler, hararetli konuşmalar…Babamın kızıp az önce beyaz örtüsünü kaldırdığım koltuğa söylenerek sofradan kalkıp oturması…Babaannemin üzüldüğü vakit kırpıştırdığı gözleri, büyükbabamın duvardaki çatık kaşlı, siyah beyaz fotoğrafı ile üzüntülü bakışları arasında, bitirmek zorunda olduğumuz yemeklerin damaklarda asılı kalan lezzetleri…

“Bayram bile demeden üzün beni oğlum e  m? Hiç ama hiç acımanız yok!”

“Sen oğluna bak anne. Ne istedik ki…Bir at bir deve sanki…”

Cevat Amca ile yengem önlerinde sergilenen bu tiyatroyu arkalarına yaslanmış izlerlerdi. Hiç ses çıkarmaz ama hallerinden de hoşnut bir şekilde çaylarını yudumlarlardı.

“Abi adama çık üç beş kuruş işte…Ne olacak senin için…”

“Kolaysa sen çık. Daha öbür borcunu ödemedi kerata…” diyen Halit Amca’nın yüzü kızardı.

Duvarların rengi solmaya başladı birden. Ev geldiğim zamandan daha eski bir hale bürünüyordu sanki.

Yemek masasında tek bir yemek kalmamış, eceli gelenler sırayla koltuklarından kalkmışlar, yerlerine beyaz kefenleri serilmişti bile.

Evde üç kere dualar okundu. Üç fidanımı ben nasıl uğurladım, diye haykıran babaannemin sesi önceleri hiç çıkmaz oldu. Sonra da her ziyarete gittiğimde aynı şeyleri anlatır oldu.

“Barbunyaları bitirmediler, börek açmıştım yiyemediler, baklavayı tereyağlı yaptım… Sadece onlara tereyağlı yaparım, bilir misin?”

“Kapı mı çaldı? Bayram geldi demektir, yemeklerin yetişmesi lazım.”

Defalarca sofrayı hazırlamaya çalışırken oturttuk zorla koltuğa. Biraz sızlanmalar, biraz duygusuzluk, biraz takılmalar, biraz da kendine vurmalar… Hatta çıldırmalar…

Köpek sırayla beni koltukların yanına götürdü. Ağlayarak beyaz örtüleri tekrar üzerlerine örttüm. Babaannemin bakımevine verilmesi unutulmuş, sandalyeye asılı hırkasını aldım, kokladım. Hasretin bir kokusu olsaydı, bu hırka eşlik ederdi diye düşündüm.

Köpekle birlikte kapının önüne çıktım. Kapıyı kilitledik. Zile tekrar gözüm takıldı. “Geçmiş” yazıyordu üstünde.

Köpek eski yerine uzandı. Sanki beni unutmuş gibiydi. Ben hiç gelmemişim, onunla eve girmemişim, orada bulunmamış gibi, umarsızca yattı evin kapısının önüne. Orada bir acı hissettim. Hiçbir şey yaşanmamış gibiydi aslında. Tek tanık köpekti; hatırlamaz oldu artık. Tekrar geldiğim otlu yoldan geri döndüm. Son kez eve dönüp bakmak için durdum. Köpek kapının önünde yoktu, ağaçlar toprağa karışmış, büyük bir “Aatılık” levhası üst pencereye asılmış, ev sallanmaktaydı. Yıkılmasını görmek istemediğim için hızla oradan uzaklaştım.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Şehnaz Orhan
Şehnaz Orhan
1971 Bursa doğumlu. Uludağ Üniversitesi İİBF İşletme mezunu. İşletme, Psikolojik Danışmanlık yüksek lisansı yaptıktan sonra ICF onaylı Koçluk eğitimi aldı. Halen Anadolu Üniversitesi öğrencisi. Patoloji Laboratuvarında yöneticilik yapıyor, dergilere ve kolektif kitaplara öyküler yazmaya devam ediyor.

POPÜLER YAZILAR