Neden hep şimdiki zamanda anlatırız rüyaları? Oysa çoktan bitmiştir zamanı. Gün yaşanır, geceye döner hayat. Gündüz ekilen tohumlar yeşerir gecenin tekinsiz toprağında. Sonra tekrar sabah olur, rüyanın mevsimi bitmiştir ama sanki hâlâ devam ediyormuşçasına kalmıştır dilimizde esintisi. Sanki şimdiki zamanda görülüyor, sanki hiç uyanmadığımız bir zamanda; ya da uykuyla uyanıklık arasındaki o sonsuz zamanda.
Uçsuz bucaksız bir tarladayım rüyamda. Her yer sapsarı. Altın sarısı başaklar ve gün ile gece arasındaki belirsiz bir saatte, sapsarı gökyüzü. Belli belirsiz bir esinti hissediyorum; hafif hafif salınıyor başaklar, el sallar gibi. Durmak ve sadece bakmak istiyorum bu âna ama bir yere gitmem gerekiyormuş. Çok uzakta kocaman bir ağaç. Tüm kocaman ağaçlar gibi her yana uzamış dalları, yukarı, sağa sola. İnce bir ses duyuluyor, bir ötüş sesi belki, bildiğim hiçbir kuşunkine benzemeyen. Belki ağaçtan geliyor.
Konuşmalar duyuyorum, nereden geldiğini anlamak için etrafıma bakıyorum, yönünü tayin edemiyorum. Ağacın dalında ışıklar yanmaya başlıyor. Mutluluk dolu sesler geliyor. Upuzun bir şölen masası görüyorum. Geç kaldığımı düşünüyorum, oraya gitmem gerekiyormuş meğer. Başakların arasında yol almaya çalışıyorum, başaklar gitgide uzuyor, önümü göremiyorum, ne yana gittiğimi göremiyorum. Ha bitti, ha bitecek derken büyüdükçe büyüyor tarla. Sonsuzluk gibi gelen çok uzun bir zaman yol aldıktan sonra seyrelmeye başlıyor başaklar nihayet. Havanın kararmış olduğunu fark ediyorum bir anda. Renk sarıdan siyaha dönmüş. Işığa doğru gidiyorum bu sefer, bembeyaz örtünün üzerinde çeşit çeşit yiyecekle bezenmiş şölen masasına doğru. Tüm ailem orada oturuyor. Kardeşlerim, ablalarım, abilerim, eşleri, yeğenlerim, annem, babam, aile büyüklerimiz. Hiçbirimiz ölmemişiz. Beni görenler gülümsüyor, geç kalmışım ama memnun bir kabul ediş var yüzlerinde. Masanın etrafında dolanıyorum sandalyemi bulmak için. Bir tur atıyorum, boş sandalye yok. Etrafıma bakınıyorum, herkes kendi havasında. İnce ses düzensiz ötüşlerle devam ediyor.
Kadehler kaldırılıyor, hasat bayramını kutlamak için. “Bu yıl çok verimliydi tarlamız,” diye şükrediyor babam, masadakilerin hepsi onaylıyor onu gülen yüzlerle başlarını sallayarak. Bebeler alkış yapıyor, gülüşüyorlar. Şaşırıyorum… Tarlayı daha kaldırmamışız, ekinler biçilmemiş ama, diyecek oluyorum. Şimdi oradan geldim. Tarlayı göstermeye çalışıyorum elimle. Kolum kalkmıyor, koca bir kaya kadar ağırlaşmış. Başımla, çenemle işaret etmeye çalışıyorum. Tarlanın hemen yanında yaşlı bir kadın görüyorum. İki büklüm vücuduyla beyaz bir çuvalı sürüklüyor. Kim olduğunu anlamaya çalışıyorum… Anneannem, babaannem, büyük ninem? Belirsiz bir duygu kaplıyor içimi, biliyormuşum da unutmuşum gibi. Sürüklediği beyaz çuvala bakmamaya çalışıyorum, görmemeye, ne olduğunu anlamamaya; korkutuyor sanki beni içindeki.
Her şeyi unutup eğlenceye katılmak için masaya çeviriyorum tekrar bakışlarımı. İnce sesin seyrekleştiğini fark ediyorum. Masa küçücük şimdi, çok az kişi var başında. Kız kardeşim usul usul ağlıyor, bir anda çok yaşlanmış görünüyor. Ne oldu bu kızcağıza, nasıl böyle yaşlanıverdi? Eşi elini tutuyor, yanındaki genç delikanlı, sarılıyor ona.
Elimi uzatıyorum kardeşime, kalbimde derin bir hüzün ve bir kabul. Ne kadar uğraşsam da kardeşime yaklaşamıyor elim, görüntü uzaklaştıkça uzaklaşıyor. Belli belirsiz bir esinti hissediyorum; hafif hafif salınıyor yaşlı, sarı bir el, el sallar gibi. Gözlerimi kapatıyorum, siyaha dönüyor dünya. Sonra sessizlikte yine o ses… Kesintisiz bir ötüş bu sefer, bildiğim hiçbir kuşunkine benzemiyor… İnce elektronik bir ses ve koşturan adımlar. Bayramın bittiğini anlıyorum. “Bir ben kaldım, bir ben kaldım,” diye hıçkırıklar duyuyorum uzaklardan. “Şu koca dünyada hepsinin mevsimi geçti… Ablacığım, ablacığım da gitti.”

