İnsan hayata ne bırakır? Hayat ona ne verir? Belki de kendine yolculuğun en kıymetli sorgularından biri bu. İyilik yaparsan iyilik bulursun. Seversen sevilirsin. Her zaman doğru mudur? Bütün bunların içinde kulağa çok hoş gelen, insanı rahatlatan bir adil bir düzen vardır. Bununla beraber hayat bazen gelir ve başka bir deneyim sunar; bazen iyilik yaparsın, karşılığında kötülük görürsün. Bazen çok seversin, terk edilirsin. Bazen yıllarca emek verirsin, başkası senden önce kazanır. Bazen bütün kalbinle doğru olanı yaparsın ama sonuç yine de istediğin gibi olmaz.

O zaman insanın aklına şu soru gelir: Ektiğimizle biçtiğimiz gerçekten aynı mıdır? Her zaman olmayabilir. Çünkü insan yalnızca dışarıdaki dünyayı yaşamaz. Dünyayı, kendi içinden geçirdiği duygularıyla yaşar ve yorumlar. Ve asıl mesele burada başlar. Ben olaylara nasıl bakıyorum? Hayatın neresindeyim? En önemlisi, başıma gelen olayları nasıl karşılıyorum? Ne arıyorum? Başıma gelen olayları nasıl değerlendiriyorum? Neden aynı acıya tekrar tekrar dönüyorum? Neden dışarıda aradığım şeyi içeride göremiyorum?

İnsan çoğu zaman kendisini tanıdığını zanneder. Oysa insanın kendisi hakkında inandığı hikâye ile gerçek iç dünyası aynı olmayabilir.

“Ben güçlü biriyim.”

“Ben kimseye ihtiyaç duymam.”

“Ben affetmem.”

“Ben böyleyim.”

Bu cümleler bazen kişilik tanımı değil, geçmişten kalmış savunmalardır. Ve insan onları kişiliği zanneder. Tam bu noktada kendine dönmek gerekir. Kendine dönmek, duyguya odaklanmak demektir. Kendine dönmek…

“Ben neden böyle hissediyorum?”

“Bu duygu şimdi mi başladı?”

“Bu korku gerçekten bugüne mi ait?”

“Karşımdaki insanın davranışını mı yorumluyorum, yoksa kendi hikâyemi mi?” diye sorabilmektir.

Peki insan nasıl yaşamalı?

Belki cevabı “iyi yaşamak” değil. Farkında olarak yaşamaya çalışmak. Duygularımızı, deneyimlerimizi, karşımıza çıkan engelleri. Çünkü bazen iyi niyet tek başına yetmez. İnsan bazen iyi niyetle yanlış şeyler yapabilir. Sevdiğini sanarak kontrol edebilir. Koruduğunu sanarak kısıtlayabilir. Fedakârlık yaptığını sanarak karşılığında minnet bekleyebilir. Doğruyu söylediğini sanarak kırabilir. İyilik yaptığını sanarak karşısındakinin hayatına müdahale edebilir.

Bu yüzden yalnızca “Ben ne yapıyorum?” diye sormak yetmez. Şunu da sormak gerekir: “Bunu hangi duygudan yapıyorum?” Korkudan mı? Sevgiden mi? Eksiklikten mi? Kontrol ihtiyacından mı? Onaylanma arzusundan mı? Gerçekten vermek istediğim için mi? Yoksa karşılığında bir şey beklediğim için mi?

Belki insanın gerçek ekimi burada başlar. Bir insan sevgi eker. Ama sevgisinin içinde terk edilme korkusu varsa eğer, sevgi verirken bile karşısındakini kaybetmemeye çalışabilir. Çok arar. Çok sorar. Çok kontrol eder. Çok verir. Ve sonunda karşısındaki insan uzaklaşır. Ve kaybeder. Sonra, “Ben zaten biliyordum. İnsanlar terk eder,” der.

Terk edilme korkusu ile kendi deneyimini yaşar aslında. Ve ilişkiyi farkında olmadan o korkunun etrafında örer. Bu kader değildir. Bu değiştirilebilir. İnsan kendi içinde bu korkuyu gördüğü anda değişim tohumunu atabilir.

Hayat bize her zaman ektiğimizi biçtirmeyebilir. Ama yaşadıklarımız bize kendimiz hakkında bir şey gösterebilir. Bir ilişki biter. Belki kaybederiz. Ama kendimize bakmayı fark ederiz. Bir başarısızlık yaşarız. Belki istediğimizi alamayız. Ama hangi korkunun bizi durdurduğunu fark ederiz. Bir insan bizi kırar. Belki o insanın davranışını değiştiremeyiz. Ama kendi sınırımızı öğreniriz. Bir kapı kapanır. Belki o kapıyı yeniden açamayız. Ama ilk kez hangi kapının önünde yıllardır beklediğimizi fark ederiz.

Aslında hikâye kendi içimizde olan biteni görmektir. Hayatta başımıza gelen şeyler bizim seçimimiz olmayabilir, ama nereden baktığımızda payımız vardır. İçimizde neye dönüşeceği ve sonrasında attığımız adımlar bize aittir.

İşte bunu kabullendiğimizde belki ne ekersen onu biçersin daha anlamlı bir hâl alabilir. Siz ne dersiniz?

Bu yazı sana ne hissettirdi?