Ellerine baktı, bomboştu. Bir ömür geriye baktı, dopdoluydu.

Mutfak masasının tepesindeki cılız ışık, gecenin zifiri karanlığında tıpkı umutları gibi sallanıyordu. Dışarıda sonbaharın soğuk rüzgârı pencereleri zorlarken, içeride ağır, boğucu bir sessizlik hüküm sürüyordu. “Hasat” demişlerdi bu ayın konusuna. Derginin editörü telefon edip temayı hatırlattığında gırtlağına düğümlenen o sıcak yumruyu hatırladı.

Hasat… Ekilenin biçilmesi, emeğin kucağa doldurulması, dökülen alın terinin karşılığını bulması demekti. Peki, onun kucağında ne vardı?

Önündeki boş kâğıda dikti gözlerini. İçinde bir şeylerin kırıldığını, ufalandığını hissetti. Bir ömrü harcamıştı. Gençliğini, uykularını, sağlığını, ruhunun en güzel parçalarını başkalarının yollarına halı diye sermişti. Hep vermekle geçmişti hayatı. Sevgisini cömertçe dağıtmıştı. Anlayışını, zamanını, çabasını… Aslında kendini başkalarına feda etmek değildi amacı. Öyle melekvari, kutsal bir kişilik değildi. Ama severdi. İyi olmayı severdi.

Sonuç neydi? Hangi hasadını anlatacaktı?

İçinde biriken o koyu, zift gibi melankoli boğazını sıkıyordu. Sevmişti, hem de karşılığındaki o kocaman boşluğu göze alarak, demek isterdi. O zaman bir anlamı olurdu tüm bunların. Ama o, çok sevileceğini ve işinde başarılı olacağını sanmıştı. Fakat şimdi ayaklarının altındaki toprak, çoraktı. Kimsenin gürültüsünü çekmekten kaçınmadığı, herkesin yarasına merhem olmaya koştuğu o yılların ardından, kendi yarasını saracak tek bir el bile bulamamıştı yanında. Fedakârlıkları, başkalarının hayatında bir görev gibi algılanmış, verdiği emekler, tükettiği ömür, sessizce yutulup unutulmuştu. Hani, neredeydi o ektikleri? Hangi yürekte bir minnet tohumu yeşermişti?

Hiç kimseden, ama hiç kimseden hak ettiği karşılığı bulamamıştı. Dünya, onun cömertliğine karşı kör, sağır ve alabildiğine acımasızdı.

Parmak uçlarına baktı. Gece yarılarına kadar çalışan, üreten, yoktan var etmeye çabalayan bu eller, ne kadar da yorgundu. Harcadığı her nefes, geceler boyu göz nuru dökerek ruhundan koparıp yarattığı her şey, âdeta görünmez bir duvara çarpıp geri dönüyordu. Sesini duyurmak için çırpındıkça, etrafındaki sessizlik duvarı daha da yükseliyordu. Kimse bakmıyordu onun durduğu yere. Kimse duymuyordu onun çığlığını. Ortaya koyduğu çabalar bir hiçlik denizinde kaybolup gidiyor, harcadığı emeğin yankısı bile geri dönmüyordu.

Yıkılmıştı. Yüreği defalarca kırılmış, un ufak edilmişti. İçinde taşıdığı o kırgınlık öyle derindi ki artık hiçbir rüzgâr o külleri savuramıyordu. “Neden?” diye sordu karanlığa. “Bu kadar görünmez olmak neyin bedeli?”

Ama işte, hikâyesinin en can yakıcı, en garip yeri burasıydı. Pes edemiyordu.

Ruhu böylesine hırpalanmışken, o ağır yenilgi hissi omuzlarına bir dağ gibi çökmüşken bile içindeki o dik başlı, inatçı damar çekilmeyi reddediyordu. Yıkılmıştı ama hâlâ ayaktaydı. Kimse görmese de “Ben hâlâ buradayım,” demekten vazgeçemiyordu. Kelimeleri çoktu. Egoları yoktu. Gerekirse tek tek, ince ince anlatıyordu ne istediğini, ne beklediğini. Bu bir umut değildi belki. Belki sadece var olmaya çalışan bir ruhun son, çaresiz, inatçı bir direnişiydi.

Zihni yine o can yakıcı soruya döndü. Tüketilen bir ömrün, görünmeyen çabaların ve bulunmayan karşılıkların sonunda, bir insana hasat edecek ne kalıyordu ki?

Kalemine biraz daha yaslandı. Biriktirdiği tek şey, ruhuna sinen o ağır, koyu melankoliydi. Kırgınlıklarıydı onun ambarını dolduran. Hayal kırıklıkları, cevapsız kalan sevgiler, boşa giden çabalar… Onun hasadı, topladığı başarılar –ki sahip olduğu tüm rolleri içerir- değil, her şeye rağmen yıkılmamış olmanın o acı, buruk gururuydu.

Elinde bakkal kalemi gibi duran tükenmezi kâğıda dokundurdu. Ağır, derin ve kaçınılmaz bir hüzünle yazmaya başladı. Hiç kimse bu hikâyenin ne anlattığını anlamayacak olsa bile yazacaktı. Çünkü onun tek harmanı, kendi içindeki bu amansız, sessiz direnişti.

Bu yazı sana ne hissettirdi?