Uman için hayat, yirmi yıl önce o soğuk hastane odasında, elinde tuttuğu negatif sonuçlu ikinci tüp bebek raporuyla kararmıştı. Ama o pes etmedi. Vücudunu hırpalayan iğnelere, ruhunu yoran bekleyişlere direndi. Üçüncü denemenin sonunda, nihayet müjdeli haber geldi. Uman’ın bir kızı olacaktı. Annesini çok erken yaşta kaybettiği için anneliği tam olarak öğrenememiş, hayata da erken atılmak zorunda kalmıştı. Liseyi bitirdikten sonra bir terzinin yanında çalışmaya başlamış, biraz daha fazla ücret alabilmek için gecesini gündüzüne katmıştı. Yirmi beşine geldiğinde üniversite sınavlarına girmiş, hem okumuş hem de çalışmaya devam etmişti. Kocası Kenan’la da işyerinde tanışıp evlenmişti. Evliliğinin ilk iki yılı mutlu geçse de sonraki dönemde ailenin bebek beklentisi ikisini de germişti. Bir sürü doktora gitmişler ama bir türlü olumlu bir cevap alamamışlardı. Son olarak, tüp bebek yapmaya karar verdiklerinde hayatlarını da ona göre ayarlamaya çalışmışlardı. Zira bu yöntem için çok paraya ihtiyaçları vardı. Kenan mesailere kalmaya başladı. Uman da geceleri mahallelinin giysi tadilatlarını yaparak para biriktirmeye başladı. Birinci denemelerinde düğünde takılan altınlar gitti, ikinci denemede Kenan’ın mesai paraları. Tabii, bu arada arkadaşlarından alınan borçlar da bir kenara yazılmaya başlamıştı. Uman’ın uykusuzluktan çöken gözaltlarıyla Kenan’ın zayıflayan bedenini saymazsak, her şey yolunda gibiydi. Artık sinemaya, tiyatroya gitmiyorlar, dışarıda kutlama yemeği yemiyorlardı. Kitapçı yerine sahafı kullanmaya başlamışlardı. Üzerlerine yeni giysi almıyor, mevcudu onararak kullanmaya devam ediyorlardı. Her şey umutlarını bağladıkları kızları içindi. O çok güzel büyüyecekti. Uman anne olacaktı. Kızı ne isterse alacak; onu en güzel okullarda okutacaktı. Bütün hayali, kaçırdığı hayatı, kızının yakalamasıydı.

Nihayet kızına kavuşma günü gelmişti. Uman ile Kenan sabahın erken saatlerinde hastaneye vardılar. Karı kocanın elleri bir olmuş, gözlerini birbirlerinden ayıramıyorlardı. Hemşirenin odaya girmesiyle odayı bir anda heyecan fırtınası sarmıştı. Uman’ın alnından terler boşanıyor, “Kenan, Kenan!” diye yardım istercesine bağırıyordu. Ameliyathaneye kadar hemşirelerle beraber gitse de Kenan o odadan içeri giremedi. Yüzündeki teri silmek istediğinde, bir an gözleri karardı ve orada bulunan banka çöküverdi. Aradan geçen saatler ona bir ömür gibi geldi. En sonunda kapı açıldı ve sedyede Uman sanki hiç ameliyata girmemiş, o ağrıları çekmemiş gibi zafer kazanmış bir komutan edasıyla, koynunda bebekle çıkıverdi. Yüzü gülüyordu. Bebeği yanından alıp götürürken Kenan’a, “ Sen de git, karıştırmasınlar bebeğimizi!” diye bağırıyordu.

Yıllar geçtikçe, Uman’ın mutluluğu da artıyordu. Kızı için zihninde kurduğu o pembe hayaller, birer birer gerçeğe dönüşüyordu. Özlem çok hırslı bir kızdı. Okul birincilikleri de bunun bir kanıtıydı. Annesi geceleri çalışıyormuş, babası mesai yapıyormuş, pek de umrunda değildi. O üniversiteyi ne yapıp edip yurtdışında okuyacaktı. Madem ki onu dünyaya getirmişlerdi, o zaman bakmak zorundalardı. Uman da kızı her başarı kazandığında kendi eksik çocukluğunun tamir edildiğini hissediyordu. Kızının başarılarından kendisine pay biçiyordu. Özlem nihayet Kanada’daki bir üniversiteden kabul aldığında, Uman onun valizini hazırlarken çekilen tüm zorlukların sona erdiğine inanmıştı. Karşısında hayatının en büyük sanat eseri duruyordu. Kızlarını yolcu ederken karı koca birbirlerine sarılmış, burunlarını çeke çeke evlerine gelmişlerdi. Özlem’siz ilk gece çok zor geçti. Uman sürekli kocasına “Acaba yemeğini yedi mi? Uyumuş mudur? Korkmuş mudur?” diye ardı ardına sorular soruyordu. Adamcağız da elinden geldiğince karısına moral veriyordu. Sabah ikisi de çok yorgun kalktı. Fakat Uman diğer günlerden farklıydı. Vücudu ağrıyordu. Birkaç gün bekledi, geçmeyince kocasıyla birlikte doktora gittiler. Uzun zamandır çok çalışıyordu; kızı da gidince yorgunluğu ancak çıkmaya başlamıştır, diye düşünüyordu. Oysa doktor onunla aynı fikirde değildi. Bir sürü tetkikler istedi. Kan değerlerine baktı. Sonuçların çıkması bir haftayı bulacaktı, ona göre randevulaşıldı. Uman bu süre zarfında her gün kızını aramış, fakat sadece bir keresinde kızı geri dönüş yapmıştı. “Derslerim çok yoğun, müsait olunca seni ararım,” demişti. O moral bozukluğu içinde doktora gitmişti. Doktorun yüzü pek keyifli gözükmese de Uman içeri girince hafifçe gülümsemiş ve tetkiklerin sonucunu çok evirip çevirmeden söylemişti. Hastalık vücudunu sarmaya başlamıştı. Artık kendisini yormaması gerekiyordu. Uman’ın kafasının içi bomboştu. Doktor yanılıyor olmalıydı. Kendisini sadece yorgun hissediyordu. Hepsi bu. Biraz dinlense geçecekti; biliyordu. Zaman içerisinde hareketleri ağırlaştı, yorgunlukları artmaya devam etti. Kızının dersleri hâlâ çok yoğun olmalıydı ki aramaya fırsatı olmuyordu. Aradan dört ay geçmişti sesini duymayalı. Dayanamadı, aradı. Telefon beşinci çalışta açıldı. “Kütüphaneye girmek üzereyim anne, acil değilse sonra konuşalım.” Söyleyeceği tüm sözleri unuttu. “Affedersin,” deyip kapattı. Gözünden bir damla yaş usulca düşüverdi. 

Hastalığının ilerlemesine rağmen hayata karşı umudunu asla yitirmiyordu Uman. Verdiği kilolara bile Üzerimdeki ağırlıktan kurtuldum, diyebilen bir kadındı. Kenan eşine ilaçlarını almak üzere yakındaki eczaneye gitmek için evden çıktı. Yağmurlu bir İstanbul akşamıydı. Kenan, kafasında hem Uman’ın durumu hem de Özlem’in kayıtsızlığıyla savaş veriyordu. O dalgınlıkla karşıdan karşıya geçmeye çalışırken, acı bir fren sesi duyuldu. Kenan’ın bacağı kırılmış, aldığı ilaçlar etrafa saçılmıştı. Komşular bir müddet ellerinde yemeklerle Umanlara destek vermeye çalışsalar da bir süre sonra herkes kendi hayat koşturmacasına devam etmeye başlamıştı. Komşularından biri kızını çağırması yönünde telkinde bulunmuştu. Öyle ya, onun aslan gibi kızı vardı; bakardı elbet. Akşam saate baktığında, Eve dönmüştür, diye düşündü. Kızını üzmeden içinde bulunduğu durumu nasıl söyleyeceği konusunda birkaç kez düşündü. Kenan’a danıştı ve telefonunu eline alarak ve kızını aradı. “Alo, kızım nasılsın?” “İyiyim, anne sağ ol. Birazdan arkadaşlarımla dışarı çıkacağız. Ne oldu?” “Kızım, bir şey söyleyeceğim ama korkma, üzülme sakın.” “Ay anne, koca kız oldum, niye korkayım? Hadi çabuk ama…”  Uman durumunu ve babasının geçirdiği kazayı anlattı. “Seni çok özledim, biraz yanımızda olursan… En azından baban iyileşene kadar…” “Kusura bakma anne, sırf kız olduğum için size bakacağımı düşünmüşsünüz ama benim burada bir hayatım var. Tutun bir kadın, olsun bitsin. İkinize de geçmiş olsun. Şimdi çıkmam gerekiyor.” Uman telefonu kapattıktan sonra bir süre kıpırdamadan oturdu. Kenan, koltukta gözlerini kapatmıştı. Kırık bacağı ağrıyor, yüzü acıdan zaman zaman geriliyordu. “Gelmiyor mu?” diye sordu. Uman cevap vermedi. Telefon hâlâ elindeydi. Başparmağını ekranın üzerinde gezdirdi. Onu yeniden aramak istedi. Belki yanlış anlamıştı. Belki kızı sonradan arardı. Belki arkadaşlarıyla çıkmaktan vazgeçer, uçağa biner gelir, kapının önünde belirirdi. Kim bilir belki… Uman’ın nefesi daralmıştı. Elini göğsüne götürdü. Birkaç saniye gözlerini kapattı. Yağmurun sesi odayı doldurmaya başlamıştı. Sabaha karşı Uman’ın nefesi iyice seyrekleşti. Kenan birkaç kez onu uyandırmaya çalıştı. “Uman…” Cevap gelmedi. “Uman, gözünü aç.” Kadın gözlerini güçlükle araladı. Pencereye baktı. “Sabah olmuş,” dedi. “Evet.” “Üşüyorum,” dedi. “Oralar daha da soğuktur, o da ya üşüyorsa?” diye kesik kesik konuştu. Kenan bacağının üzerinde sekerek yan dolaptan battaniye çıkarmaya çalışıyordu. “Üşümüyordur, merak etme, sen de şimdi ısınacaksın,” diyerek arkasını döndüğünde, Uman’ın gözünün ucunda bir damla yaş vardı. Battaniyeyi örterken, Uman’ın eli yatağın kenarından istemsizce yere düştü. 

Bu yazı sana ne hissettirdi?