Uzun zamandır çocuklarım saat koleksiyonumu görmek istiyordu. Babamdan, babamın babasından kalan antika saatler olduğu kadar; günümüzden, hatta daha ötesinden saatler de vardı. Hepsi içlerinde notlarıyla özenle kutularına konulmuştu.
Yıllar var ki çoğunu hiç kullanmadım. Hatta birkaç senedir saat bile kullanmıyorum. Mutfakta fasulye ayıklayan eşime seslendim. “Hayatım, çocuklara saatlerimi göstereceğim, sen de bakmak ister misin?”’
“İsterim tabii, kaç yıldır kutularındalar. Babamın sana verdiği siyah köstekli saat de duruyor değil mi?”’
“Aşk olsun, şimdiye kadar hangisini elden çıkardım ki? Hem ne kadar kıymet verdiğimi en çok sen bilirsin” deyip karımın yanağına bir öpücük kondurdum.
“Can oğlum, gel bana yardım et, tut şu merdiveni bakim. Nazlı sen de masanın üzerini kaldır kızım, getiriyoruz şimdi.”
Biraz ağırca olan kutuyu indirmiş, içinde çeşitli renklerdeki kadife kutuları tek tek açmaya başlamıştık. Nazlı; “Aa bunların hepsi durmuş ama.”
“Eski saatler kurmalı da ondan. Ver bakalım şu lacivert kutuyu. O büyükbabamdan kalma. Bak saatin arkasındaki tarihe: 1890.”
Saati kurmamla beraber sanki bir şey beni içine çekti. Bir saray kapısının önü. Ortalıkta fesli erkekler, feraceli kadınlar. “Destur,” sesi ile birlikte herkes hazır ola geçti. Meğer II.Abdülhamid, at arabası ile saraya giriş yapıyormuş. Askerlerden biri yanıma gelip; “Burada duramazsın, bilmez misin ki buralar padişahındır. Vurdurtma bana boynunu.”
Oradan nereye kaçtığımı bilmeden, elimdeki saatle kalakalmıştım. Birden saati ileriye kurmak aklıma geldi. Ne yaptığımı bilmez bir hâlde gözlerimi açtığımda çocuklar; “Dalıp gittin baba, hadi ama,” deyip elime başka bir saat vermişlerdi. “Bakın çocuklar bu saat, zamanın ötesinde. Bunu İngiltere’den almıştım yıllar önce. Konuşarak ayarlanıyor.”
“Bir konuşsana baba.”
“İleri bir tarih vereyim de kafası karışsın birazcık” deyip kahkaha attım.
Yıl 2060, saat 15.00 … Eyvah! Yine aynı duygu ile içeri çekiliyorum. “Yok artık uçan arabalar mı? Hava trafiğine bak! Ne idi o kırmızı yanıp sönen dairesel şey? Aa ambulansmış.”
Korna sesine benzer mekanik bir ses ile uyarıldım. “Yaklaşık iki dakikadır hareketsiz bekliyorsunuz. Problem nedir?”
“Yok, yok bir problem.”
“Anlaşılamadı, çipinize doğru konuşun.”
“Hay senin çipine!”
Saati hemen geri aldım, artık öğrenmiştim. Çocuklar; “Baba gözlerini niye fal taşı gibi açtın?”
“Yok bir şey, gelecek dönemlerde hayat nasıl olacak, diye düşünüyordum,” deyip geçiştirdim.
Diğer kutuları da açıp saatleri kurmadan yüzeysel anılarını anlatıp geçtim. Kutuların sonuna gelmiştik. “‘Bakın çocuklar, bu da babamın 1920 yılı Omega cep saati. Saati kurdum son kez.
Yıl 1923 Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeyim. Mustafa Kemal Atatürk kürsüde. Bir çift mavi göz, çakmak çakmak bakıyor. Büyü gibi. Öylece kalıyorum. Onunla aynı havayı solumanın ayrıcalığını çıldırasıya bir mutlulukla yaşıyorum. İçim içime sığmıyor.
Saate dokunmadan cebime koyuyorum. Cumhuriyet’in ilanına sevinç gözyaşları içinde şahit oluyorum. Zaman dursun istiyorum.



