Çocuk felci geçirdiğinde henüz altı yaşındaydı Paul. Boynundan aşağısı felç kalmıştı. Kendi kendine nefes alamıyordu. Doktorlar, basınçla çalışan bir metal tüpün içine koyup, yaşatmaya çalıştılar. Ailesi çok endişeliydi. Bir cihazın içinde; sadece başı dışarıda bir yaşam nasıl olabilirdi? Gece sessizliğinde duyulansa, makinenin mi yoksa bu küçük bedenin mi bilinmez ‘fıss fıss bum buum’ diye nefes alışıydı. Kısa sürede bu gürültücü arkadaşın, ona bir hayat hediye ettiğini anlayacaktı. Paul, kendisi ile barışık, çok akıllı bir çocuktu. O çoktan makinenin ötesinde sessiz ve inatla bir yaşamı aklında kurmuştu bile. Bu alışılmadık durum karşısında gelen meraklı ziyaretçilerse, bakışlarını ondan kaçırıyor, göz teması kurmak istemiyorlardı. Paul ise, durumu kabullendiğinden gözlerini tavana dikip, yarattığı gökyüzünde özgürce hayallerini kurar, onları gerçekleştirmek için büyük bir heyecan duyardı. İçindeki yaşama sevinci, herkese umut olmaya başlamıştı. Daha sonra “yaşlı demir atım” diyeceği makinenin içinde liseyi bitirmiş, üniversite sınavlarını kazanmıştı. Konuşmak zordu belki, hareket etmek ise imkânsız. Ama düşünmek alabildiğine serbestti. Hayallerini resme çevirmek istiyordu, peki bu nasıl olacaktı? Eli kolu olmayan insanların ağzı ile resim yapabildiğini okumuştu bir yerde. “O zaman ben de yapabilirim,” dedi. Hemen boya malzemeleri ile kâğıt istedi. İlk çizdiği resim bir Kızılderili portresiydi. Düşündüklerini gerçekleştirebilme gücü Paul’ü her geçen gün daha iyiye götürüyordu. Dışarıda savaşlar bitmiş, suikastler başlamış, aya gidilmiş, kültürel devrimler olmuş, Beatles çılgınlığı ise tüm dünyayı sarmıştı. Hastaneyi de. Paul, müziğin ritmine kaptırmıştı kendini. Daha yapacak çok şey vardı. Azmi sayesinde üniversitede hukuk bölümünden mezun olduktan sonra baro sınavlarına girmiş, mülakatı da vererek avukat olmuştu. Durmak bilmeyen bir enerji ile yaşama tutunmuştu. Ama bir gece hiç beklenmeyen bir şey oldu ve şehrin elektrikleri fırtına yüzünden kesildi. Makine durdu. Paul, nefes alamıyordu. İmdadına hemşiresi Martha yetişti. Bir elinde kandil bir elinde cihazın koluna takılacak demirle hızla içeri girdi. “Dayan,” dedi, “sen bu metalden daha güçlüsün.” Kolu çevirdikçe yeniden nefes almaya, bir süre sonra her şey normale dönmeye başladı. O gece bir daha böyle bir aksilik yaşanmaması için bir yöntem geliştirmesi gerektiğini anladı. Durup dinlenmeden egzersizler yaptı. Zamanla Paul, boğaz kaslarını kullanarak havayı ciğerlerine zorla çekerek bilinçli bir şekilde nefes almayı öğrendi. Buna “kurbağa nefesi” adını verdi. Yine başarmıştı. Bir süre sonrada özgüveni ve gücü arttıkça, doktorlar cihazından ayrılarak çocukluk arkadaşlarıyla birlikte tekerlekli sandalyesiyle mahalleye çıkmasına izin verdiler. Yorulduğunda ise tekrar demir akciğerine geri dönüyordu. Bu hayatında bir devrimdi. Sıra en büyük hayallerinden biri olan otobiyografisini yazmaya gelmişti. Kimse bir sonraki adımı için şaşırmıyor, sadece büyük bir merakla ve heyecanla izliyordu. Nitekim ağzına yerleştirdiği özel bir aparatlı kalem ile kitabını sekiz senede tamamlamış ve kitabı kitabevlerinde yerini almıştı. Röportaj için gelen gazetecilere “Bana başaramayacağım söylenen şeyleri başarmak ve hayalini kurduğum şeyleri gerçekleştirmek istedim,” diyecekti. Artık onu ziyarete gelenler, bakışlarını kaçırmıyor, bu mucize adamdan bir şeyler öğrenmeye çalışıyorlardı. Zira o demirin içine sıkışmış zavallı bir beden değil, yaşamı anlamlandıran bir zihin olarak karşılarındaydı.
Paul Alexander yetmiş sekiz yaşında vefat ettiğinde Guinness Rekorlar kitabına demir akciğer cihazında en uzun süre yaşayan kişi olarak geçecekti.



