Urla’daki evdeyim. Dedemi kaybettikten sonra uzun zaman giremedim bu eve. Sonunda o kadar özledim ki onun hatırasıyla dolu bu eve bir yıl sonra tekrar geldim. Hâlâ askıda duran hırkasında kokusunu aradım. Yastığına başımı koydum, siyah kemik gözlüğüne bakınca gözleri geldi aklıma. Masmavi, deniz gibi dalgalanan, bir köşesinde hep hüzün bulutları dolaşan gözleri.

Tavan arasına çıktım. Burada envaiçeşit eşya olurdu. Çocuk aklımla hepsi bana çok ilginç gelir, her açılan kutuya merakla bakardım. Dedem bana hepsinin geçmişini anlatır; eski fotoğraflar, süs eşyaları, mektuplarla hatıralardan oluşan bir hazine avı olurdu benim için. Hâlâ bir sürü eşya, kutu, sandık dolu burası. Öyle dalmışım ki kutuların içini göremez olunca güneşin battığını anladım. Tavandan sarkan sarı ışığı açınca havada yüzen tozlar görünür hâle geldi.

Özellikle aradığım kutuyu sonunda buldum. Üzerinde her renkten güller olan, etrafı siyah şeritlerle ve altın rengi yapraklarla süslü bir teneke kutuydu bu. Dedemle bu kutuyu ne zaman açsak gözleri dolar, hem anlatır hem iç çekerdi. Üzerindeki tozları elimle süpürerek yavaşça açtım. İlk gördüğüm siyah beyaz bir fotoğraf oldu. Fotoğrafı elime aldım. Hasan dedem çok genç, en fazla yirmi beş yaşında. Boyunu aşan tütün yapraklarının arasında, güneşten gözlerini kısmış, bir elinde kırdığı tütün yaprakları, bir eli belinde kameraya poz vermiş. Arkasını çeviriyorum, Ağustos 1922. Demek ki dedemin Selanik’teki son hasadı bu elindeki tütünler. Fotoğrafın kenarları bulanıklaşmaya başladı, başım dönüyor, düşüyorum sanki. Gözlerimi sımsıkı kapattım, bu düşme hissi geçsin diye. Açtığımda gözlerime inanamadım. Az önce baktığım tarlanın ortasındayım. Ama tütün yaprakları yok. Önümde dümdüz uzanan kızıl kahve toprak, yer yer karlarla örtülmeye başlamış. Hava buz gibi.

Nereye gittiğimi bilmeden bir insan görme umuduyla yürüyorum. Sonunda köy kahvesi olduğunu düşündüğüm bir yer görüyorum. Çekinerek de olsa kapıdan giriyorum. Kerpiçten yapılmış, duvarları kireç boyalı, alçak tavanlı bu yerin ortasında kocaman siyah kuzine soba, dışarının soğuğuna inat içeriyi sıcacık yapmış. Havadaki tütün dumanından nasıl nefes aldıklarına şaşıyorum. Çekinerek, “İyi günler,” diyorum ama kimsenin başını çevirip bana baktığı yok. Tezgâhın arkasındaki kahveciye bakıyorum. Bardakları sıcak sudan geçiriyor, ince belli bardakların içinde kıvrılan duman daha yükselmeden, mis gibi kokan ıhlamurları doldurup el çabukluğuyla tepsiye diziyor. O sırada köpüren kahveleri de fincanlara koyup ellerini griye dönmüş mavi önlüğüne silip, tepsiyle havada daireler çizerek bardakları dağıtmaya başlıyor. Usulca yaklaşıp soruyorum. “Pardon, yolumu kaybettim de. Neredeyim acaba?”

Cevap yok. Defalarca sesleniyorum dönüp bakmıyor bile. Tüm masaları dolaşıp elimi kolumu sallıyor, dikkat çekmeye çalışıyorum ama yok. Görünmez mi oldum ben şimdi? Yok daha neler.

Az önce girdiğim kapı tekrar açılıyor ve içeri, Hasan dedem giriyor. Gözlerime inanamıyorum ama gerçekten o. Hem de daha beş dakika önce gördüğüm gencecik hâliyle. Koşup karşısına geçiyorum, “Dede bu sen misin? Ama nasıl olur,” diyorum sarılmak istiyorum ama dedem sanki boşluğa bakıyor. Beni geçip arkalarda bir masaya oturuyor. Zamanda yolculuk mu yaptım ben şimdi? Yok daha neler! Ama bir şekilde görünmez oldum ve Selanik’teyim. Dedemin oturduğu masaya gidip yanına oturdum. Üzerinde kahverengi benekleriyle hatırladığım kemikli elleri bembeyaz, gencecik. Siyah bir kazak giymiş, geniş omuzları ve sapsarı saçları var. Köpüklü kahvesini içerken bir sigara yakıyor, arkadaşlarına heyecanla bir şeyler anlatıyor. İki konuşup bir gülüyorlar. O kadar güzel gülüyor ki gözlerindeki o hüzün bulutlarından eser yok.

Dışarıdan, karlı sokaktan yükselen bir davul sesi bu gülüşmeleri bölüyor. Ses yaklaştıkça yüksek sesle bağıran bir çocuk da duyuluyor. Kahvedeki herkes camlara koşuyor. Kimileri de kapıya koşuyor, ben de tabii. Kahvenin önünde tellal nefesi buharlaşarak bağırıyor. “Duyduk duymadık demeyin! Muhacirlik var! Hükümetten emir var. Türk ahalisi Yunanistan’dan ayrılacak! Herkes hazırlığını görsün. Yanına alabileceği eşyasını alsın. Evler boşaltılacak. Duyduk duymadık demeyin!”

Kahvede hava buz kesti. Ölüm sessizliği oldu. Sigaraların külleri uzadı, düştü. Ihlamurlar, kahveler soğudu. Bir süre sonra herkes ne yapacak nasıl gidecek yanına ne alacak bunları konuşmaya başladılar. Demek ki 1923 Ocak sonundayız. Mübadele kararı çıktığını kahvede duyduğunu anlatırdı dedem.

Hasan dedem kahveden yıldırım gibi çıkıyor. Paltosunu bile almadan o soğukta koşar adım ilerliyor. Ben de peşinden.

Haber evlerine ondan önce ulaşmış. Annesi Zehra nine oturduğu yerde ileri geri sallanarak ağlıyor, çaresizce bir şeyler mırıldanıyor. Babası Mehmet dede camın önüne mıh gibi saplanmış uzaklara bakıyor.

Bir ömür, bir bavula sığar mı? Geçmişi, geleceği, bugünü yanında götürebilir mi insan?

Bir süre sarılıp ağlaşıyorlar. Dedem bir annesini, bir babasını sakinleştirmeye çalışıyor. Ama gözlerindeki acıyı ve korkuyu ben görebiliyorum.

Günlerce sürdü hazırlıkları. Çok eşyaları olduğundan değil. Bırakacaklarına karar vermek zordu. Birkaç parça kıyafet aldılar. Yün battaniye, bakır cezve ve küçük bir tencere, bir kesenin içinde azıcık para ve altınları, ipek kılıfına koyulmuş bir Kur’an-ı Kerim ve bir çıkına konulmuş tütün tohumları, başka bir çıkında ekmek, peynir ve zeytin. Doğup büyüdüğü topraklardan bu kadar eşyayla ayrılıyordu dedem.

Telefonun sesiyle irkilerek kendime geldim. Bankadan bir mesaj, sosyal medyadan art arda gelen bildirimlere şöyle bir bakıp kutuyu tekrar karıştırmaya başladım.

Bu sefer elimde tuttuğum genç bir kadın fotoğrafıydı. Eleni. Zeytin ağacının gövdesine kendi narin gövdesini yaslamış, kolundaki sepetin içi ağzına kadar zeytin dolu, mutlulukla gülümsüyor. Dalgalı saçlarına vuran güneş, buklelerini iyice belirginleştirmiş. Arkasını çevirdim, Urla, Ağustos 1922. Dedem bahsetmişti ondan. Mübadeleden önce bu evde yaşıyormuş ailesiyle birlikte. Giderken yanına alamadığı fotoğraflardan biriydi bu zeytinlikte çekilmiş olan. Dedemin hatıra kutusuna böylelikle girmişti.

Fotoğraf bulanıklaştı, yine aynı düşme hissi. Bu kez karşı kıyıda, Urla’dayım. Aynı telaş Eleni ve ailesini de sarmış. Eleni’nin ablası hamile. Onu bu hâlde nasıl uzun yola çıkaracaklarını düşünüp kederleniyorlar. Bebeğin beşiği hazır, oysa yanlarında götüremeyecekler. Yanlarına sadece aile yadigârı bir İncil, birkaç parça kıyafet, biraz mutfak eşyası alıyorlar. Eleni son hasadından yaptığı zeytinyağından, minik bir cam şişeye doldurup onu da yanına alıyor.

Gitme vakti geldiğinde Eleni son kez arkasına dönüp bakıyor. Titreyen ellerinin arasında bir kâğıt tutuyor. Tasfiye talepnamesi denen bu kâğıtta mal varlıkları yazıyor. Bu ev ve zeytinlik. Gidecekleri yerde ev ve tarla talep edebilmeleri için gerekliymiş. Dedem anlatmıştı, onlar da aynı evraktan doldurmuş. “Varımız yoğumuz iki satır tutmuştu kızım,” demişti.

Gözlerim uykuya yenik düşüyor. Bugünlük hazine avını burada bırakıp aşağı iniyorum.

Sabah kahvemi içer içmez ilk iş çatı katına çıkıyorum. Kutuyu karıştırmaya devam ederken dedemin siyah kapaklı küçük defterini görüyorum. Harf devrimi olunca yeni yazıyla tüm defteri baştan yazmış dedem. “Çocuklarıma, torunlarıma yaşadıklarımızı anlatmam lazım,” demişti. Sayfaların üzerinde parmaklarımı gezdiriyorum, dedemin ellerini tutar gibi.

28 Mayıs 1923. Bütün köy Selanik limanındayız. Ağlayan çocuklar, zorlukla yürüyen yaşlılar, sözlüsünü nişanlısını arkada bırakmış gençler… Yol boyu kimilerinin dilinde bir ağıt, kimileri bir türkü tutturmuş hâlde geldik. Özellikle Drama’yı geride bırakırken, yolculuğun son düzlüğünde söylediğimiz o türkü…

“Drama köprüsü bre Hasan dardır geçilmez

Soğuktur suları bre Hasan bir tas içilmez.”

Gülcemal adlı bir vapur gelip bizi alacak, İzmir’e götürecekmiş onu bekliyoruz. Son kez Selanik’in havasını içime çekiyorum. Bir daha koklamak nasip olur mu bilmiyorum.

Kaç saat bekledik bilmiyorum, sonunda bindik vapura. Mahşeri kalabalıkta herkes kendine bir yer bulmaya çalışıyor, yerlere serilen battaniyeler en rahat yatak hâline geliyordu. Limandan uzaklaşırken giderek küçülen minareler, evler, geride bıraktığımız bütün hayat birbirine karışıyordu.

Vapurda günler, saatler birbirine karıştı. Çocuk ağlamaları, dualar, öksürenler, deniz tutanlar… Herkes bir şeyini kaybetmişti. Evini, toprağını, kimi sevdiğini. Birbirimizin hikâyesini dinledikçe anladım ki hepimiz aynı acının başka yerinden tutuyorduk.

Yolculuğun zorluğundan mı, yurdundan ayrılmanın acısından mı bilmiyorum, ilk gecenin sabahında acı bir çığlıkla uyandık. Yaşlı bir kadın, battaniyenin altında hareketsiz yatan kocasını sarsıyordu. “Kalk bey kalk! Daha varmadık İzmir’e! Sensiz ben ne yaparım!” diye feryat ediyordu. Yanlarına koştuk. Yaşlı adamın elleri buz kesmiş, yüzü bembeyaz olmuştu. Aramızdan bir doktor nabzına baktı. Çaresizce başını önüne eğdi. Kaptana haber verdiler. Karaya ulaşmamıza daha çok vardı. Adamı beyaz bir çarşafa sardılar. Ayak ucuna ağırlık bağladılar. Güvertede hep birlikte dua ettik. Karısı titreyen elleriyle son kez kocasının yüzünü okşadı. “Ne doğduğun toprağa sığdın ne gideceğin toprağa beyim.”

Sonra adamı usulca denize bıraktılar. Bir an suyun üzerinde beyaz bir gölge gibi göründü. Ardından dalgalar onu yuttu. Yaşlı kadın, kaybolduğu yere gözlerini dikip saatler boyu öylece baktı.

Dedemin defterini kenara koydum. Kutunun dibinde yıllar içinde sararmış bir tomar mektup duruyordu.

Eleni ve ailesi Selanik’te Hasan dedemin bıraktığı eve yerleştirilmiş. Dedemler de Urla’da onun bıraktığı eve. Eleni bir süre sonra Urla’ya kendi evine mektuplar yazmaya başlamış. Evlerine kimin yerleştiğini, zeytinlerine bakıp bakmadıklarını merak ediyormuş. Dedem de ona cevap yazmış. Böylece birbirlerinin geride bıraktığı hayatlardan haber alabilmeye başlamışlar. Elleri tütün kokan dedem, zeytin ağaçlarını görünce ne yapacağını, nasıl bakacağını bilememiş. “Şu ağacın dibine oturup ağladıydım,” diye anlatırdı bahçede dolaşırken. Eleni ona adım adım ne yapması gerektiğini anlatmış. Kendisi de tütünlere nasıl bakacağını, nasıl dizip kurutacağını dedemden öğrenmiş.

Sevgili Hasan,

Bana yolculuğumuzu sormuşsunuz. Çok zordu. Ablamın karnı burnundaydı. Vapura nasıl bineceğiz, nasıl dayanacak diye günlerce düşündük. Meğer küçük Sofia’mız dünyaya gelmek için Selanik’e varmayı beklemeyecekmiş. Yolculuğun ikinci gecesi ablamın sancıları başladı. Vapurda bulunan yaşlı bir ebe imdadımıza yetişti. Kadınlar battaniyelerle etrafımızı çevirdiler. Sabaha karşı Sofia’nın ağlaması yükseldi güvertede.

Urla’daki evimizde beşiği hazırdı. İçinde bir kez olsun yatamadı. Şimdi ona yeni bir beşik yapıyoruz.

Dedemin defterinde denize bırakılan yaşlı adamı düşündüm. Birine mezar olan deniz, diğerine beşik olmuştu.

Bu mektuplar yıllarca sürmüş. Kimi zaman tütünden, zeytinden, kimi zaman da çocuklarından, hastalıklardan, düğünlerden, ölümlerden, üzüntülerinden, sevinçlerinden söz etmişler. Hasan dedem zeytin ağaçlarının her yıl biraz daha büyüyüp geliştiğini, Eleni de tütünleri artık ustalıkla dizip kurutabildiğini anlatmış. Birbirlerinin hiç görmedikleri çocuklarının büyümesine, evlenmesine, torunlarının doğumuna tanıklık etmişler.

Son mektubu yerine koyup kutuyu kapattığımda vakit gece yarısını bulmuştu. Dedemin bu kutuyu her açışında neden o kadar duygulandığını bir kez daha anladım. İçinde yalnızca fotoğraflar, mektuplar değil, iki ailenin geride bıraktığı hayatlarından izler vardı.

Eleni’nin mektuplarının üzerindeki adrese baktım. Selanik’te dedemin doğduğu evin adresi. Acaba o ev hâlâ duruyor mu? Eleni’nin ailesinden yaşayan birileri var mıydı?

Günlerce araştırdım. Sonunda Eleni’nin torunlarından birine ulaşmayı başardım. Adı Maria’ydı. Dedemle Eleni’nin mektuplarından onun da haberi vardı. Çocukluğunda ninesinin anlattığı hikâyeleri o da dinlemişti.

Selanik’te buluşmaya karar verdik. Güneşli bir mayıs günü karşılaştığımızda birbirimize uzun uzun baktık. Yüzyıl önce birbirlerinin hayatlarını kaldığı yerden teslim almış iki ailenin torunlarıydık. Birbirimizi ilk kez görsek de anlatacak ne çok şeyimiz vardı.

Çantamdan küçük bir şişe çıkardım. İçinde dedemin Urla’daki bahçesinde yetiştirdiği zeytinlerden sıkılmış zeytinyağı vardı.

“Bu Eleni’nin zeytinliğinden,” dedim.

Maria da çantasından küçük bir kese çıkarıp bana uzattı.

“Bunlar da dedenizin tarlasından.”

Dedemin yıllar önce bırakmak zorunda kaldığı topraklardan gelip avucuma dökülen tütün tohumlarına baktım. Maria da Eleni’nin çok sevdiği ve bir daha göremediği zeytin ağaçlarından gelen zeytinyağını sımsıkı tutuyordu.

Yüz yıl önce birbirlerinin yarım bıraktığı hayatlara devam etmek zorunda kalan iki ailenin torunlarıydık. Şimdi karşılıklı oturmuş geçmişimizden kalanları birbirimize armağan ediyorduk.

Bu yazı sana ne hissettirdi?