Hayatın tam ortasında, insanı ansızın yakalayan ve ruhunu sessizce geren o görünmez bükülmeye burulma deniyor. Tıpkı taze bir dalın rüzgârda kırılmadan bükülmesi ya da hasat edilmek üzere bekleyen bir başağın rüzgârın sertliğiyle eğrilmesi gibi, insan da hayatta bazen kendi içine doğru burulur. Bu, görünürde büyük bir kırılma değil; içsel, derinden ve sabır gerektiren bir düğümlenme hâlidir. İnsan, beklentileri ile gerçeklerin, verdikleri ile biçtiklerinin arasında sıkıştığında, ruhunun çeperlerinde bu bükülmeyi hisseder. Ancak her burulma aslında omurgayı kıran bir son değil; insanın kendi dayanıklılık sınırlarını keşfettiği, olgunlaşmanın ve yeniden doğrulmanın başladığı o gizli dönemeçtir. Belki de bu bir sabır, bir hasada hâli…
Dünyanın kahrını çekerken hiç vazgeçmeyiz ekip biçmekten, geleceğin kaygılı elleri omuzlarımızda, yakamızda veyahut yakınlarımızın boğazındadır hep. Susanların kazandığı, susmayanların zafer bildiği bir yaşama, sanki ne ektiysek hasat olacak diye bakarız. Peki hasat ne ola ki? Masalımla anlatayım size…
Bir varmış bir yokmuş, ne develer tellal bu masalda ne pireler berber. Zamanın birinde, uzak bir diyarda, yaşlı bir adam yaşarmış. Köyün dışındaki çıplak bir kayanın üzerinde, kurumuş dalları göğe uzanan bir ağacı varmış. Ağacın gövdesi yaralı, kökleri taşların arasına sıkışmış. Ne gölgesi varmış yolcuya verecek ne de meyvesi aç bir gönlü doyuracak…
Köylüler her geçişlerinde adama sorarlarmış:
“Bu ağaçtan hâlâ ne beklersin? Yıllardır meyve vermedi. Kes de odun olsun, hiç değilse bir işe yarasın.”
Yaşlı adam gülümsermiş hep ve dermiş ki: “Her şeyin bir vakti var. Siz ağacın meyvesine bakarsınız, ben köklerinin neye tutunduğuna. Her tohum bir ihtimaldir, lakin her ihtimal sizin istediğiniz vakitte yeşermez.”
Aradan yıllar geçmiş, ağaç büyümüş, dalları genişlemiş, gövdesi güçlenmiş. Kuşlar yuva yapmaya, yolcular gölgesinde dinlenmeye… Bir zamanlar onunla alay eden köylüler, şimdi serinlemek için dallarının altında oturmaya başlamış.
Fakat yaşlı adamın gözü artık meyvede de değilmiş. Ağacın gölgesinde oturuyor, gelip geçenleri seyrediyor, kendi ömrünün de bu ağaç gibi sessizce bir şeyler yetiştirdiğini düşünüyormuş.
Bir gün, küçük bir çocuk yanına gelip,
“Dede, bu ağacın en kıymetli şeyi nedir? Meyvesi mi, dalları mı, gölgesi mi?”
Yaşlı adam çocuğun elindeki tohuma bakmış ve demiş ki “Hiçbiri tek başına değil evladım.”
“Peki nedir?”
“Hasat.”
Çocuk şaşırmış ve “Ama hasat, meyveler toplandığında olmaz mı?” demiş.
Gülümsemiş yine yaşlı adam.
“İnsan yalnızca dalından topladığını hasat sanır. Oysa bazen bir ömür boyunca sabretmeyi öğrenirsin, işte o da senin hasadındır. Bazen kırıldığın yerden merhamet filizlenir. Bazen kaybettiğin bir şey, seni kendine getirir. Bazen de yıllarca dışarıda aradığın hakikatin, içinde sessizce büyüdüğünü anlarsın ve umut etmeye devam edersin. Umut da senin hasadındır.”
Tüm bunları söylerken bir taraftan da çocuğun elindeki tohumu toprağa bırakmış. Sonra yine gözlerinin içindeki buğulu tebessümle, “Unutma, her meyve dalında yetişmez, bazı meyveler insanın ruhunda olgunlaşır.”
Çocuk tohumu örterek can suyunu dökmüş ve belki de bir daha hiç göremeyeceği filizine veda ederek uzaklaşmış oradan.
Bir masal biter yeni bir masal mutlaka başlar hayatımızda. İnsan, Allah’ın kendisine verdiği ömrün sahibi değil, emanetçisidir. Ona düşen, her şeyi kendi istediği gibi oldurmak değil; kendisine emanet edilen toprağı sevgiyle işlemektir. Ömür de bir toprak değil miydi? Her saniye işlenen; ağzımızdan çıkan ile tüm uzuvlarımızın hareketlerine denk olması muazzam. Eylemler sözlerin sağlamasıdır.
Ve yine insan…
Bazen en güzel hasadını, artık bir şey beklemekten vazgeçtiği gün toplar. Zira gönül toprağına düşen her tohum meyve vermeyebilir ama hakikat için ekilen hiçbir tohum, insanın içinde bir iz bırakmadan kaybolmaz. Gönlünüzden ne geçiyorsa dilinizden o dökülür, tavrınıza da o işler her zaman. Kelamınız kibarsa ömrünüzde hasadınız daima bereketlidir.

