Müşteri temsilcisi, Neriman’ın çocukluğunu peşinata uygun bulmadığında kadın pek şaşırmadı. Çocukluğunun işe yarar bir tarafı olsaydı bunca yıl sonra bir yabancının önüne üç soluk fotoğraf koyup ondan geçmişine bir kıymet biçmesini beklemezdi herhâlde. Yine de karşısındaki genç kızın, sanki vaktiyle pek muteber bir şeymiş de sonradan değerini yitirmiş gibi çocukluğundan söz etmesi canını sıkmıştı. Hele mutluluğunun belgelendirilemediğini söylediğinde, Neriman’ın aklına annesinin yıllarca sakladığı garanti belgeleri geldi. Bozulan radyonun, iki kere tamire giden çamaşır makinesinin, daha ilk kışında su geçiren botlarının belgeleri… Annesi, evde bir şeyin var olduğunu ispatlamak için ille de bir kâğıt gerektiğine inanırdı. Demek mutluluğun yaşanmış sayılması için de öyle bir kâğıt olmalıydı.

“Peki,” dedi Neriman, fotoğraflardan birini parmağının ucuyla kendine çekerek, “ben burada gülmüyorsam hiç mutlu olmadığım mı çıkıyor ortaya?”

Genç kızın adı Cansu’ydu. Saçlarını ensesinde öyle sıkı toplamıştı ki şakaklarındaki deri hafifçe gerilmiş, yüzüne henüz yaşının gerektirmediği bir ciddiyet yerleşmişti. Neriman onun bu ciddiyetini sevmedi. Kendi gençliğinde de böyle kızlar vardı; müdürün odasına çağrıldıklarında korkudan elleri titrer ama müdürün söylediklerini başkalarına aktarırken seslerine tuhaf bir yetki yerleşirdi.

“Biz mutluluğun kendisini değerlendirmiyoruz Neriman Hanım,” dedi Cansu, bilgisayar ekranını ona doğru hafifçe çevirerek. “Mutluluğa ilişkin doğrulanabilir verileri değerlendiriyoruz. İkisi farklı şeyler.”

Neriman ekrana baktı. Kendi çocukluk fotoğrafının yanında kırmızı bir ünlem işareti duruyordu. Babasının kamyonetinin kasasında, dizlerini birbirine bitiştirmiş, biraz suratsız bir ifadeyle fotoğrafı çekene bakıyordu. O gün neden öyle oturduğunu hatırlamıyordu ama babasının kamyonetini hatırladığı kesindi. Kapısı içeriden açılmadığı için her inişinde birinin dışarıdan yardım etmesi gerekirdi. İnsanın çocukluğundan kalan şey bazen, babasının yüzü değil, bir kapının bozuk kolu oluyordu işte. Üstelik o kolun bozuk olduğunu ispatlayacak bir kâğıt da yoktu.

“İsterseniz geçmişinizi yeniden yapılandırabiliriz,” dedi Cansu. “Bu ay çocukluk paketlerinde oldukça avantajlı koşullarımız var.”

Neriman, babasının kapı kolu bozuk kamyonetini ekranda bir daha aradı. Fotoğraf çoktan küçülmüş, yerini güneşli bir bahçede birbirine sarılan tanımadığı insanlara bırakmıştı.

“Benim babam pek sarılmazdı,” dedi.

“Bu bir sorun değil.”

Cansu’nun bunu söylerkenki rahatlığı Neriman’ı çocukluğundan daha fazla incitti.

Aslında buraya gelmesinin sebebi babası değildi. Anıevim’e gelmesinin asıl nedeni Süheyla’ydı. Daha doğrusu Süheyla’nın Paris’te çekilmiş bir fotoğrafı.

Süheyla, bir zamanlar aynı muhasebe bürosunda çalıştıkları, çay molalarında patronun cimriliğini çekiştirdikleri, yıllar içinde birbirlerinin hastalıklarından, ölen, doğan, çiftleşen yakınlarından haberdar olmaya devam ettikleri eski bir arkadaşıydı. Bir süredir sosyal medya hesabında dünyanın çeşitli şehirlerinden fotoğraflar paylaşıyordu. Önce Roma’da bir çeşmenin önünde, ardından Prag’da bir köprüde, son olarak Paris’te küçük bir kafede görünmüştü. Paris fotoğrafında boynuna kırmızı bir fular bağlamış, önündeki kruvasana elini uzatmıştı. Yüzünde, hayatın kendisine vaat ettiklerini eksiksiz teslim almış insanların rahatlığı vardı. Fotoğrafın altına, “Bazı şehirler insanın içinde kalır” yazmıştı.

Neriman, Süheyla’nın uçaktan korktuğunu biliyordu. Bir keresinde Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçerken vapurun motoru tekleyince yanındaki kadına vasiyetini anlatmaya başlamıştı. Üstelik yıllardır yurt dışına çıkacak parası da yoktu. Buna rağmen fotoğrafın altında biriken övgülere, arkadaşlarının hayranlığına ve Süheyla’nın bunları ne büyük bir doğallıkla kabul ettiğine bakınca şüphelenmekten utandı. Sonunda fotoğrafı büyüttü. Kafenin camına yansıyan görüntüde Süheyla’nın üç kolu vardı. Üçüncü kol, kruvasanı tutuyordu.

Ertesi sabah arayıp Paris’e ne zaman gittiğini sordu.

“Gitmedim kız,” dedi Süheyla, sanki Neriman pek lüzumsuz bir şey sormuş gibi.

“Fotoğrafın var.”

“Anıevim’den aldım.”

Neriman bu adı ilk kez duyuyordu. Süheyla ona sistemin nasıl çalıştığını anlattı. İnsanlar biriktirmek istedikleri anıları seçiyor, gelirlerine uygun taksitler ödüyor, belirlenen tarihte geçmişlerine kavuşuyorlardı. Beklemek istemeyenler çekilişlere katılabiliyordu. Şirket yalnızca yaşanmamış günler üretmekle kalmıyor, yaşanmış ama gerektiği gibi hatırlanmayan günleri de iyileştiriyordu. Kötü ışıkta çekilmiş bir düğün fotoğrafı, tatsız geçmiş bir bayram, hiç gidilememiş bir tatil, sonradan pişmanlık duyulan bir evlilik… Hepsinin bir çaresi vardı.

“Yaşamadığın bir şeyi nasıl hatırlayacaksın?” diye sordu Neriman.

Süheyla güldü. “Sen hâlâ her şeyi yaşamak gerektiğini mi sanıyorsun?”

Bu söz, Neriman’ın aklında birkaç gün kaldı. Süheyla’nın kendisinden daha mutlu olması değildi onu rahatsız eden; zaten eskiden beri Süheyla, elindeki azıcık şeyi çoğaltmayı bilen kadınlardandı. Bir tabak kurabiyeyi üç ayrı misafire ikram eder, aynı elbiseyi başka başka eşarplarla yıllarca yeniymiş gibi giyerdi. Fakat şimdi yaptığı başka bir şeydi. Hiç gitmediği bir şehrin kendisinde bıraktığı izlenimden söz ediyor; oranın havasını, insanlarını, kahvesini anlatıyordu. Daha tuhafı, onu dinleyenlerin hiçbirinin bunlara itiraz etmeye niyeti yoktu. Neriman, Süheyla’nın hayatına bakarken kendi hayatının bir türlü fotoğrafı çekilememiş kısımlarını düşünmeye başladı.

Telefonundaki albümü açtı. İnternetten sipariş vermek için kitapçıda çektiği raflar, e-posta şifresini unutmamak için aldığı ekran görüntüsü, doktora göstermek için çektiği kolundaki şişlik, otobüs beklerken yanına gelen kedi… En eski görüntülerden biri, kapağı patlamış bir pilav tenceresiydi. Tencereyi aldığı mağazaya şikâyet etmek için çekmişti. Görevli, kapağın tencerenin kusurundan değil, ateşin yüksekliğinden patladığını söylemişti. Neriman o gün mağazadan çıkarken yağmura yakalanmış, otobüs durağında ayakkabılarının içine su dolmuştu. Yağmuru hatırlıyordu. Ayakkabılarının içindeki soğukluğu da.

Anıevim şubesi, kapanmış bir bankanın yerindeydi. Banka taşınırken kapının üzerindeki “Geleceğiniz Güvence Altında” yazısını sökmemiş, yeni şirket onun hemen altına “Geçmişiniz için Bugün Biriktirin” sloganını yerleştirmişti. Neriman, içeri girerken iki cümlenin birbirini hem tamamlar hem hırpalar gibi durmasına baktı.

Bekleme salonunda, askerlik hatırasını yeniletmek isteyen yaşlı bir adamla düğününde mutsuz göründüğü fotoğrafları değiştirmek isteyen bir kadın oturuyordu. Karşılarındaki genç çift, henüz evlenmedikleri hâlde yirmi beşinci evlilik yıl dönümlerini satın almak için başvurmuştu. Pakete iki çocuk eklenmesi hâlinde aylık ödemenin ne kadar artacağını öğrenmeye çalışıyorlardı. Bir ara kadın çocuklardan birinin kız olmasını istedi; adam erkek çocukta ısrar edince aralarında küçük bir tartışma çıktı. Görevli, cinsiyet değişikliğinin teslimattan sonraki ilk otuz gün içinde ücretsiz yapılabileceğini söyleyerek ikisini de rahatlattı.

Neriman sıra numarasını beklerken duvardaki fotoğraflara baktı. Güneşli bahçeler, uzun sofralar, torunlarını kucaklayan dedeler, deniz kıyısında birbirine sarılmış çiftler… İnsanların hepsi birbirine biraz benziyordu. Özellikle gülümsemeleri. Sanki dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar aynı güzel haberi almışlardı. Fotoğrafların altında küçük puntolarla “Görseller temsilidir, hatıralar kişiye özeldir” yazıyordu.

Cansu, Neriman’ın gelirini, medeni durumunu ve aile geçmişini öğrendikten sonra önüne üç paket koydu. Ekonomik pakette tek kişilik anılar vardı. Standart pakette ikinci bir kişi bulunabiliyor ama yüzü ayrıntılı işlenmiyordu. Premium paketteyse aile üyeleri, döneme uygun giysiler, mekân tasarımı ve istenirse evcil hayvan yer alıyordu. Neriman, babasıyla güzel bir gün geçirmek istediğini söylediğinde Cansu hemen deniz kenarı önerdi.

“Babam yüzme bilmezdi.”

“Bilmesi gerekmiyor, kıyıda oturtabiliriz.”

“Denizden de korkardı.”

“Piknik olabilir.”

“Sivrisinekten nefret ederdi.”

“Lunapark?”

“Başımızı döndürür diye salıncağa bile bindirmezdi.”

Cansu ellerini klavyeden çekti. “Babanızla ilgili olumlu bir hatıranız yok mu Neriman Hanım?”

Neriman düşündü. Babası bir gün ona kırmızı bir kalemtıraş almıştı. Üzerinde küçük beyaz bir çizik vardı. Avucunun içinde kaybolacak kadar küçüktü. Neriman onu yıllarca saklamış, sonra bir taşınma sırasında kaybetmişti. Babasının kendisine verdiği başka bir hediyeyi hatırlamıyordu.

“Bir kalemtıraş almıştı,” dedi.

Cansu’nun yüzü aydınlandı. “Çok güzel. Bunun üzerine çalışabiliriz. Babanızın size sarıldığı bir sahne de ekleyelim mi?”

“Babam sarılmazdı.”

“Duygusal eksiklikleri tamamlayabiliyoruz.”

“Ben sarılmasını istemiyorum.”

Cansu ilk kez duraksadı. “Neden?”

“Çünkü o zaman babam olmaz.”

Cansu, müşterinin tercihine saygı duyulduğunu belirten kutucuğu işaretledi.

Sözleşme yirmi sekiz sayfaydı. Anı teslimatının müşterinin öznel beyanlarından farklılık gösterebileceği, üçüncü kişilerin olası şikâyetlerinden şirketin sorumlu olmadığı, ödemelerin aksaması hâlinde anıların görünürlüğünün sınırlandırılabileceği yazıyordu. Neriman son maddeyi anlamadı. Cansu, önce sosyal medya paylaşımlarının kaldırılacağını, gecikme devam ederse dijital albüme erişimin durdurulacağını açıkladı.

“Ama ben bir kere gördükten sonra hatırlarım,” dedi Neriman.

“Tabii,” dedi Cansu. “Kişisel hafızanıza müdahale etmiyoruz. Şimdilik.”

Neriman imzasını attı. Yıllarca maaş bordrolarını, izin kâğıtlarını, hastane formlarını aynı imzayla doldurmuştu. İlk kez yaşanmamış bir şeyin altına imza atıyordu.

İlk üç ay hiçbir şey olmadı. Emekli maaşından düzenli kesintiler yapıldı; telefonuna “Güzel günlerinize bir adım daha yaklaştınız” mesajı tekrar tekrar geldi. Dördüncü ayda çekilişte adı çıktı. Cansu arayıp erken teslimata hak kazandığını söylediğinde, Neriman’ın ağzından, “Bugüne kadar hiç şanslı biri olmamıştım,” sözleri döküldü.

“Artık öylesiniz,” dedi Cansu. 

Bir hafta sonra ilk fotoğrafı geldi. Sekiz yaşındaydı. Babasının yanında, ağaçlıklı bir parkta oturuyordu. Üzerinde sarı bir elbise vardı. Babası ona kırmızı bir kalemtıraş uzatıyordu. Ağaçların arasından süzülen güneş, adamın yüzüne vurmuştu. Gülümsüyordu. Neriman, babasının gülümserken nasıl göründüğünü hatırlamadığı için fotoğrafı uzun uzun inceledi. Gözü sol üst köpek dişine takıldı. Oysa babasının o dişi eksik değil miydi? Cansu’ya söylemeyi düşündü ama sonra dişin gerçekten eksik olup olmadığından emin olamadı. Belki başka bir dişiydi. Belki de annesinin. İnsan ölülerin yüzlerini zamanla birbirine karıştırabiliyordu.

Fotoğrafı büyüttüğünde kalemtıraşın üzerindeki beyaz çiziği gördü. Şirkete telefon edip bunu nereden bildiklerini sordu. Cansu, yapay zekâ destekli sistemin müşterilerin hatırlayamadığı ayrıntıları da oluşturabildiğini söyledi. Neriman, çiziği hiç anlatmadığını belirtince Cansu bunun sistemin başarısını gösterdiğini söyleyerek kendisini tebrik etti.

O gece fotoğrafı sosyal medya hesabında paylaştı. Altına, Babamla güzel bir gün” yazdı. Sabaha kadar kırk sekiz kişi beğendi. Süheyla “Ay canım, ne güzel günlerdi!” diye yorum yaptı. İlkokul arkadaşı Mualla ise “Bu parkı hatırlıyorum, hep beraber giderdik” yazdı. Mualla’nın o yıllarda başka bir şehirde yaşadığını Neriman da biliyordu, Mualla da. Fakat bu küçük ayrıntının üzerinde durmak, ikisine de gereksiz bir kabalık gibi göründü.

Neriman fotoğrafın çekildiği parkı merak etmeye başladı. Ağaçlar ıhlamura benziyordu. Çocukluğunun geçtiği sokakta ıhlamur ağacı var mıydı? Annesi yaz akşamları pencereyi açtığında içeri tatlı bir koku dolardı. Belki de ıhlamurdu. Ertesi sabah fotoğrafa yeniden baktığında o kokuyu duyduğunu sandı. Birkaç gün sonra babasının kalemtıraşı kendisine uzatırken ne söylediğini hatırlamaya çalıştı. Aklına “Dikkatli kullan,” cümlesi geldi. Babası sık sık böyle şeyler söylerdi. Çocukken de söylemiş olmalıydı. Neriman, fotoğrafın altına bu cümleyi ekledi. Bir süre sonra onu da hatırlamaya başladı.

İkinci teslimatta şirket ona gençliğinden bir yaz günü hazırladı. Deniz kıyısında yürüyordu; üzerinde beyaz bir elbise, ayağında sandaletler vardı. Rüzgâr saçlarını yüzünden uzaklaştırmış, dudaklarına o zamanki hayatında pek az rastladığı türden kaygısız bir gülümseme yerleştirmişti. Yanında pek de yakışıklı sayılmayacak uzun boylu bir adam vardı; elini Neriman’ın beline koymuştu. Neriman fotoğrafa baktıkça adamın elini belinde hissetmeye başladı.

“Bu kim?”
“Romantik eşlikçi. Kampanya kapsamında ücretsiz tanımlandı.”
“Ben istemedim, tanımıyorum da.”
“Tanımanız gerekmiyor Neriman Hanım, sistem sizi tanışmış kabul ediyor.”

Neriman adamın adını sordu. Henüz belirlenmediğini öğrenince üzerinde fazla durmadı. Fotoğrafı bu kez altına hiçbir şey yazmadan paylaştı. İnsanların merak etmesini istiyordu. Çok geçmeden yorumlar geldi. Kimdi bu adam, nereden çıkmıştı, Neriman böyle bir aşkı bunca zaman nasıl saklamıştı? Soruların her biri, ona daha önce hiç yaşamadığı bir hayatın kapısını aralıyordu. Akşam olduğunda hiçbirine cevap vermemeye karar verdi. İnsanların kendisi hakkında bilmediği bir şey bulunması hoşuna gitmişti.

Üç gün sonra Mualla aradı. Adamı bir yerden tanıdığını, galiba okulun üst sınıflarında okuduğunu söyledi. Bir süre düşündükten sonra adının Metin olabileceğini ekledi. Neriman itiraz etmedi. Telefonu kapatıp fotoğrafa baktığında adamın adı artık Metin’di. Şirket, sosyal medya etkileşimlerini esas alarak anıyı güncellemişti.

Altıncı ayda işler biraz ters gitmeye başladı. Önce kombi bozuldu, ardından dişlerinden biri kırıldı. Apartmanın dış cephe onarımı için para toplanması da aynı aya denk geldi. Neriman’ın payına düşen tutar, bir aylık anı taksitinden fazlaydı.

Anıevim’den gelen ilk mesaj nazikti. “Değerli müşterimiz, geçmişinizin kesintisiz devam edebilmesi için ödemenizi hatırlatırız.” Ertesi gün, kullanım hakkının askıya alınacağını bildiren ikinci mesaj düştü telefonuna. Bir hafta sonra gelen üçüncü mesajda yalnızca bir bağlantı vardı. Neriman bağlantıya dokunduğunda deniz kıyısındaki fotoğrafını açamadı. Cansu’yu aradı. Genç kadın geciken ödemeyi hatırlattı.

“Ama fotoğraftaki benim,” dedi Neriman, sesini biraz yükselterek.

“Haklısınız, görüntü size ait fakat anı bizim,” dedi Cansu.

Neriman, Metin’le olan fotoğrafın da kaldırılıp kaldırılmadığını sordu. Cansu, Metin’in başka bir müşterinin anısında da yer aldığının tespit edildiğini, bu nedenle fotoğrafın erişime kapatıldığını ancak Metin görselinin sistemde aktif kalmaya devam ettiğini açıkladı. Neriman cevap vermeyince ekledi:

“Şirket, görsel varlıkları birden fazla kişiye tahsis edebilir. Müşteri, bir görselin yalnızca kendisine ait olmasını istiyorsa münhasır kullanım hakkını satın alması gerekir.”

Neriman telefonu kapattıktan sonra pencerenin kenarındaki koltuğa oturdu. Karşı balkonda bir kadın çamaşır asıyordu. Çarşafı silkelerken aradan düşen erkek gömleğini eğilip aldı, yeniden ipe astı. Neriman, Metin’in gömleklerini kimin yıkadığını düşündü. Belki de bir başkasının balkonunda, başka bir kadının çamaşırları arasında onun gömlekleri sallanıyordu. Bu düşünceyi aklından çıkarmak istedi. Fakat gözlerini karşı balkondan ayıramadı.

Ertesi sabah erkenden ANIEVİM şubesine gitti. Cansu onu görünce borç yapılandırması için geldiğini sandı. Neriman masanın önündeki kırmızı koltuğa oturdu.

“Metin’i istiyorum,” dedi. Cansu bakışlarını ekrandan kaldırdı.

“Bunun için kişiye özel anı sözleşmesine geçmeniz gerekiyor. 97.000 TL ücreti bir defaya mahsus ödediğinizde sözleşme açılır.”

“Bir adam için bu kadar para mı?”

“Yalnızca adam için değil,” dedi Cansu. “Onunla yaşadığınız bütün güzel günler de pakete dâhil.”

“Ben onunla bir gün yaşamadım ki?”

Cansu’nun yüzünde hafif bir kırgınlık belirdi.

“Neriman Hanım aşk olsun, altı aydır müşterimizsiniz. Hâlâ bu ayrımı yapmanız bizi üzüyor.”

Yeni pakette ilk tanışma, ilk yemek, ilk kavga, barışma, bir sonbahar yolculuğu ve yıllar sonra karşılaşma sahneleri bulunuyordu. İstenirse ayrılık da eklenebiliyordu. Cansu, ayrılıkların duygusal yoğunluğu ve buna bağlı olarak paylaşımlardaki etkileşimi artırdığı için son dönemde çok tercih edildiğini söyledi. Neriman bir süre seçenekleri inceledi ancak Metin’in başka kadınlarla yaşanmış günlerini satın alacak gücü yoktu. Üstelik bir insanın yalnızca güzel günlerini almak, geriye kalan günlerde ne yaptığını bilmemek demekti. Neriman bunu istemiyordu.

“Ölüm de var mı?” diye sordu.

Cansu başını kaldırdı. “Kimin ölümü?”

“Metin’in.”

Ölüm, yas ve anma hizmetleri premium pakete dâhildi. Neriman bir süre düşündü. Metin’i hayattayken yalnızca kendisine ait kılacak parası yoktu ama ölümünü satın alabilirdi. Böylece başka kadınların fotoğraflarında görünmesine, hiç tanımadığı insanlarla yeni hatıralar biriktirmesine katlanmak zorunda kalmayacaktı. Üstelik bir ölünün sadakatinden kuşkulanmak için sebep de yoktu. Metin’in yaşarken kendisine vermediği güveni, belki ölümü verebilirdi.

Metin kasım ayında öldü. Anıevim’in hazırladığı cenaze fotoğrafında Neriman siyah bir manto giymiş, tabutun başında elindeki mendili sıkıyordu. Cenazeye kalabalık bir topluluk katılmıştı. Kalabalıktakilerin bir kısmını gözü ısırıyor gibiydi; sosyal medyadaki arkadaşlarının eski fotoğraflarından devşirilmiş yüzler, sistemin kiralık cemaatiyle harmanlanmıştı. Tabutun üzerinde yeşil bir örtü vardı. Örtünün kenarındaki altın sarısı harfler tam seçilmiyordu ama Neriman bunun cenazeye gerekli ciddiyeti verdiğini düşündü.

Fotoğrafı paylaştığında yüz yirmi üç taziye mesajı aldı. Süheyla aradı, başsağlığı diledi. Neriman ağlamaya başladı. Süheyla da ağladı. Bir süre ikisi de konuşamadı.

“Çok iyi adamdı,” dedi sonunda Süheyla.

“Çok,” dedi Neriman.

O akşam iki kişilik yemek hazırladı. Bir tabağa pilav, ötekine pilavla birlikte biraz yoğurt koydu. Metin’in yoğurdu sevip sevmediğini bilmiyordu. Bir süre ikinci tabağa baktı, sonra ikisini de buzdolabına kaldırdı. Gece yatarken yastığın öteki tarafını düzeltti. Sabah uyandığında orada kimsenin yatmamış olduğunu gördü. Bu, onu beklediğinden fazla üzdü. Metin’in yokluğu, varlığından daha çok yer kaplamaya başlamıştı.

Ertesi gün şirkete telefon ederek merhum eşinin yemek alışkanlıklarını öğrenmek istedi. Metin’in kuru fasulyeyi sevdiği, pilavı az yediği, yoğurdu ise yalnızca yaz aylarında tercih ettiği bilgisini aldı. Hemen o akşam kuru fasulye pişirdi. 

Merhum sevgili eşinin kırkıncı gün anması, ölüm yıldönümü, evlilik yıldönümleri için yeni paket önerilerini taksit seçeneklerinden yararlanarak çoğunlukla kabul eden Neriman’ın borcu giderek büyüdü. Fakat bu borcun karşılığında sahip olduğu kurgu hayatın yaşattığı tatmin paha biçilemezdi.

Anıevim’de açılan dosyası giderek hayatının asıl kaydına dönüştü. Hangi yıl nerede tatil yaptığını, hangi elbiseyi giydiğini, kimlerle görüştüğünü oradan öğreniyordu. Gerçek günler birbirine benziyordu. Çamaşırlar yıkanıyor, faturalar ödeniyor, marketten dönülüyor, akşam oluyordu. Bir günü ötekinden ayıracak ne varsa çoğunlukla masraf çıkarıyordu. Oysa satın aldığı günlerin her birinin ayrı bir rengi vardı. Birinde Metin’le Kapadokya’daydı, birinde Venedik’te gondola biniyorlardı. Bir başkasında genç Neriman, bir trenin penceresinden el sallıyordu. İşin ucunun nereye varacağı belirsizdi ama orası her neresiyse inanılmaz bir hızla yol aldığı kesindi.

Günler geçmiş Metin’in seneyi devriyesi gelip çatmıştı. Neriman sabah uyandığında içinde buruk bir hisle gözlerini açıp yatağın boş tarafına baktı. Şekli geceden sabaha bozulmamış kaz tüyü yastık burnunun direğini sızlattı. Rahmetlinin elyafa alerjisi olduğundan özellikle onun tarafına iyi bir markadan, kredi kartına dokuz taksitle o yastığı almıştı. Bu önemli anma günü için bol fıstıklı bir irmik helvası kavurmaya niyetlenmişti geceden. Kalktı, gardıroptan balayında gittikleri Roma seyahatindeki ilk akşam yemeğinde giydiği elbiseyi çıkardı. Onca yıl sonra hâlâ elbisenin içine kolayca girebilmesiyle gurur duyarak üzerine geçirdi. Saçını sıkı sıkı tepesine toplayıp tokasını taktı. Birkaç adım geri çekilip aynadaki yansımasını süzdü. Metin’in nefesini boynunda hissetti. Göz pınarına doğru hareketlenen birkaç damla yaşı, tavana bakıp gözlerini kırpıştırarak akşama sakladı. Markete gitmek üzere kapıyı kilitledi evden çıktı. Henüz sokağın köşesine varmadan eski komşusuyla karşılaştı. Hüsniye merak ettiği bir şey oldu mu dibini sıyırmadan peşini bırakmayan biri olduğundan, mahalledekiler genellikle onunla uzak bir göz teması kurarak kurtulmaya çabalardı. Neriman da öyle yaptı ama başaramadı. Hüsniye, ödev kontrolü yapan bir öğretmen gibi dikildi Neriman’ın karşısına.

“İyi oldu seni gördüğüm. Cenaze paylaşımını gördüm. Sen ne zaman evlendin de adam öldü Neriman?” 

“Şimdi burada geçmiş zamanı mı konuşacağız Allah aşkına Hüsniye?”

“Ne geçmiş zamanı kız? Sen hiç evlenmedin ki? Olmayan kocan nasıl öldü, anlat hele.”

“Ay, sana laf anlatılmıyor ki. Al bak, kendi gözünle gör.”

Neriman çantasından telefonunu çıkarıp fotoğraf arşivine girdi, cenaze töreni gününden bir fotoğraf açtı. Anıevim ile yarattığı geçmişle paralel olarak ekranı büyüyen telefonu Hüsniye’ye uzattı.

Meraklı kadın telefonu eline aldı, iki parmakla derinleştirdiği odaklı incelemenin ardından ekranı Neriman’a çevirdi, kalabalığın içindeki siyah başörtülü kadını gösterdi.

“Bu benim.” 

Gerçekten de ona benziyordu. Neriman fotoğrafı büyüttü. Kadının yüzü, komşusunun yirmi yıl önceki hâlini andırıyordu. Bozuntuya vermedi.

“Hah! Hatırladın mı şimdi?”

“Ama ben cenazeye gitmedim, çok eminim.”

“Gelmişsin işte.”

Hüsniye bir süre daha ekrandaki kendisine baktı. “Saçım ne güzelmiş,” dedi, “bu fotoğrafı bana da gönderir misin?”

Metin’in ölüm yıldönümü üzerinden haftalar geçmiş, mevsim sonbahara dönmüş, kışlık kıyafetleri, battaniyeleri çıkarma vakti gelip çatmıştı. Pek girmediği küçük odada önüne vakumlu hurçları yığan Neriman, sabahtan beri eğilip kalkmaktan sırtının ağrımaya başladığını fark etti. İşe kısa bir mola verip koltuğa oturmuştu ki gözü konsolun üzerinde duran kutuya ilişti. Çocukluğuna ait fotoğrafların ve küçük anı eşyalarının bulunduğu kutuyu kucağına alıp arkasına yaslandı, kapağını açtı.

İçinden eski, yıpranmış bir zarf çıktı. Onun içinden de üç fotoğraf… Birinde annesinin kucağında bir düğündeydi. Annesinin yüzü ciddiydi, gülümsemiyordu. Diğerinde kahverengi, kısa topuklu ayakkabılar giyilmiş, kokusu fotoğraftan dışarı sızan, kalın denyeli ten rengi çoraplı iki çift bacak görünüyordu. Bir cüce tarafından çekilmiş gibi sadece dizden aşağısı görünen bir çift bacağın olduğu fotoğraf neden önemli bulunmuş ve saklanmıştı? Hiçbir fikri yoktu.
Son fotoğrafta yedi sekiz yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Yapraklarını dökmüş bir ağacın dibinde oturuyor, kızgın gözlerle objektife bakıyordu. Yanındaki adamın yüzü tam seçilmiyordu. Kızın saçları dağınık, elbisesinin yakası söküktü; iki dizinde de kuruyup kabuk bağlamış yaralar görünüyordu.

Neriman fotoğrafa baktı, baktı, baktı… Kızı tanıyamadı. Elbisenin yakasındaki söküğü hatırlar gibi olunca fotoğraftaki çocuğun kendisi olabileceğini düşündü. Annesi böyle sökükleri içeriden, küçük ve sık dikişlerle kapatırdı. Bazen ipliğin ucunu dişiyle koparır, sonra dikişi yaptığı yere hafifçe üflerdi. Bu hareketi hatırlıyordu ama fotoğraftaki kızı hatırlayamıyordu.

Telefonunu açıp çocukluk albümüne baktı. Orada başka bir kız vardı; sarı elbiseli, düzgün saçlı, gülümseyen bir çocuk. Arkalarında ıhlamur ağaçları yükseliyordu, babasının elinde kırmızı bir kalemtıraş vardı. Neriman iki fotoğrafı yan yana koydu. Eski fotoğraftaki kız, sanki bir şey söylemek üzere ağzını açacakmış, biri onu susturmuş da sözleri boğazında düğümlenmiş gibi duruyordu. Belki ağlamıştı, belki orada oturmak istemiyordu, belki fotoğrafı çeken kişiye ya da yanındaki adama kızgındı.

Neriman o çocuğu sevmedi. Yüzünde bir inat; gözlerinde, kendisine verilenle yetinmeyen insanların hırçınlığı vardı. Fotoğrafı yeniden zarfa koydu.

Tam çekmeceyi kapatırken telefonuna bir bildirim geldi. Anıevim’den gelen mesajda çocukluk anılarının yıllık bakım süresi yaklaştığı, geçmişinde herhangi bir kesinti olmaması için ödeme planını güncellemesi gerektiği yazıyordu. En sonunda da bir bağlantı ekliydi. 

Linke bastığında karşısına üç seçenek çıktı: 

Geçmişimi Koru. 

Geçmişimi Güzelleştir.

Geçmişimi Yenile.

Neriman üçüncü seçeneği işaretledi. Ekranda bir soru belirdi. “Çocukluğunuzda değiştirmek istediğiniz biri var mı?”

Çekmecedeki zarfı düşündü. Babası mıydı değiştirmek istediği, yoksa o somurtkan küçük kız mı, karar veremedi. Ekranın altında küçük harflerle “Kararsız müşterilerimiz için otomatik seçim hizmetimiz mevcuttur” yazıyordu. Kutucuğu işaretledi, zarftan çıkan fotoğrafın görüntüsünü uygulamaya yükledi.

Telefonunu masaya bırakırken mutfaktan su sesi geldiğini işitti. Bir süre öylece oturup duymamış gibi yapmak istediyse de dayanamayıp kalktı, mutfağa gitti. Musluğu kontrol etti, sıkıca kapalıydı ama yine de ip gibi su akıyordu. Tamirci çağırmak gerekecekti ama ödemesi gereken taksitler aklına gelince evyenin içine küçük bir leğen koymanın daha akıllı bir çözüm olacağına karar verdi.

Salona döndüğünde telefonunun ekranı aydınlanmıştı. Çocukluk anıları güncellenmiş, son yüklediği fotoğraf düzenlenmişti. Şimdi ağacın altında yalnızca babası vardı, üstelik gülümsüyordu. Neriman fotoğrafı büyüttü, babasının iyice netleşen görüntüsünü seyretti bir süre. Gömleğinin yakası ütülüydü, gözlerinin çevresindeki çizgiler yumuşamış, ağzındaki eksik diş tamamlanmıştı. Yanındaki boş yerde, güneşten solmuş bir minder vardı. Babasını ilk kez bu kadar mutlu görüyordu. 

Fotoğrafı hemen sosyal medya hesabında paylaştı. Altına, “Canım babam, ne güzel günlerimiz vardı,” yazdı. İlk yorumu Süheyla yaptı. “Ay canım, ne güzel günlerdi!” Mualla da kalp bıraktı.

Telefonun şarj uyarısını görünce kapatıp şarja taktı. Mutfaktaki kaba su damlamaya devam ediyordu. Bir, iki, üç. Dinledikçe ses tanıdık gelmeye başladı. Tuhaf bir his kapladı içini. Sesle birlikte annesinin, babasının sesi de kulağında yankılanmaya başladı. Belki de evlerinde de damlayan bir musluk vardı, belki bu ses zihninin gerisinde kalan bir anıyı tetiklemişti… İyice hatırlamaya çalıştı. Olmadı.

Telefonunun şarjının biraz dolmasını sabırsızlanarak bekledi. Yüzde 10’u görünce kablodan ayırıp açtı ve Anıevim uygulamasına girdi. “Yeni Anı Oluştur” kutusuna bir kez basınca çıkan arama çubuğuna “damlayan musluk” yazdı. Sistem birkaç saniye içinde uygun bir paket buldu: “Çocukluk Evinde Mutfak Anıları”

Altında aylık ödeme tutarı tablosu yansıdı ekrana Neriman bir süre rakamlara baktı. Başvur düğmesine bastı.

Bu yazı sana ne hissettirdi?