Mayıs ayında ne yazsam diye günlerce düşündükten sonra sabahın beşinde Hayri İrdal gibi kondum masanın başına. Zat-ı şahanelerinden farkım, ben okumayı da yazmayı da severim. Sorun şu ki, insanın keyfiyetle yazabilmesi için vücut dinginliği, zihin berraklığı gerekir. Bende ikisi de yok. Saatlerce bilgisayar başında sabit oturmaktan postürü bozulmaya yüz tutmuş bir iskelet, tekerlekli fare kovalamaktan sebep ağrıya mahkûm olmuş sağ omuz ve gün içinde unutulmadan yapılması şart olan her biri vakitli onlarca işi düşünürken yazmaya odaklanmak karmaşık bir mesele benim için. Böyle durumlarda kurtarıcı olarak gördüğüm şey ise hafızamın sandığını karıştırmak.
Eşelenen geçmiş zaman çekmecesinden bayram kelimesinin coşkusuyla çıkacak hatıraları yazacağım diye niyetlenirken durakladım. Bazı hanelere sevinçle gelen bayramın, bazı evlerin kapısını baş edilmesi zor bir hüzünle çaldığı gerçeği durdurdu kalemimi.
Yıllar önce bayram ziyareti için gittiği köyde vahşice katledilen minik Leyla’nın o güzel, melek bakışları geldi gözümün önüne. Dört yaşında kalışı…
Narin çocuk düştü aklıma. Hepi topu yedi bilemedin sekiz bahar görmüş bedeniyle o dereden çıkarılırken çekilen fotoğrafların karşısında nefesimin tıkanışı…
Emine Bulut’u düşündüm. “Ölmek istemiyorum!” çığlığıyla “Annemi kurtarın!” feryadının birbirine karıştığı, insan olanın dilinin dönemediği o günü…
Kocasından boşanmak isteyen yirmi beş yaşındaki Zeynep’i hatırladım. Sokak ortasında sabahı gece eden katledilişini…
Ben bu satırları yazdığım dakikalarda son on yılda katledilen kadın ve çocukların sayısını bilmek ister misiniz? Tam 4.232 can. Üstelik bu rakam sadece resmi kayıtlara göre. Şüpheli ölümler, faili meçhul balkonlar, açıklığa kavuşmayan intiharlar hariç! 10 yılda 4.232 kadın ve çocuğun baharı, yazı, kışı, bayramı elinden alınmış.
Bu bayramda da binlerce evde bir sandalye boş, masada bir tabak eksik olacak. Bayram sabahı neşeyle misafirlere evini açması gereken analar, mezar başına gidip bir dal çiçek bırakmak, bir kap su dökmek için hazırlanacak. Bazı çocuklar ne kadar harçlık toplayacaklarını hesaplayıp heyecanlanırken, yüzlerce çocuk bir gazete haberinin satırları arasında, büyüyemeden, arşivdeki bir rakam olarak kalacak.
Tüm bu acılar yüzünden bayram kelimesi artık neşeyi çağırmıyor bende. Yarım kalan hayatları, bir daha hiç dönemeyecek, zili çalıp ailelerini sevindiremeyecek insanları düşündürüyor. Bir cinayet haberi ardından birkaç saat beylik lafların havada uçuşmasını müteakip her şeyin normale dönmesini, sorumluların hepsinin pür-i pak suçsuz duruşunu hatırlatıyor.
Yoruluyorum. Utanma duygusunun hayatımızdan yavaş yavaş çekilmesini hatta yok olmasını, vicdanıma izah edemiyorum.
Acıların birkaç saatlik gündeme, içi boş beğeni sayılarına dönüşmesini, bir çocuğun, bir kadının, adı ne olursa olsun bir canın yaşam hakkının yok olmasının ardından bu kadar kolay “devam edilebilmesini” içime sindiremiyorum.
Yavaş yavaş başka bir şeye dönüşüyoruz. Hatayla yüzleşmeyen, sorumluluk almaktan tırıs tırıs kaçan, kendisini daima en masum ve hatasız görmeyi karakter hâline getirmiş çirkin yaratıklara evriliyoruz. Türlü absürtlüklere gıkını çıkarmayan, irili ufaklı “zübük”lere dönüşüyoruz.
İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, caydırıcı cezaların uygulanmaması, ev içindeki şiddetin aile mahremiyeti adı altında normalleştirilmesi, bayramlarda cezaevlerinden izinli çıkarılan mahkûmlar… Peşi sıra sayınca ve tüm bunlara alıştığımızı fark edince aksini düşünme ihtimalimiz var mı?
Sevgili Hayri İrdal… Bizde durum böyle işte. Bir sürü kurum, onlarca komisyon, koca koca bakanlıklar, buradan Fizan’a yol olacak kadar çok araştırmalar, raporlar, demeçler var. Bunlara rağmen şiddet sürüyor, acılar bitmiyor; problem her geçen gün büyüyen bir çamur yığını gibi ortada duruyor. Herkes bir şeyler yaptığını söylüyor, herkes soruna işaret ediyor. Fakat saatler hâlâ yanlış çalışıyor. Bizi yukarıdan bir yerden izleyen Halit Ayarcı’nın yanındasın şimdi muhtemelen. Selam söyle ve ona de ki; Saatleri Ayarlama Enstitüsü hâlâ dimdik ayakta ve görevini yapıyor.


