Perşembe, Nisan 23, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Eli Kalem Tutan Çocuklardan Eli Silah Tutan Öğrencilere

Nisan ayının gelişiyle canlanan doğa, bizi Japonya’nın o muhteşem pembeliğine, sakuralara götürdü. Sakuralar deyince aklımıza, karşılığını uzun uzun anlatma ihtiyacı hissettiren o güzel kelimeler geldi. “Hadi,” dedik, “nisan ayında onlardan birini yazalım: ikigai.”

Dedik demesine de çok uzun zamandır normalimiz olan felaketlerden birini, üstelik de en acılarından olanını yaşamamız bahar güzelliğinde bir yazı yazabilmeye izin vermedi. Pembe satırlar kaleme almak için oturduğum masada ekranıma düşen bildirim baharın tüm pırıltısını soldurmaya yetti. 

“Kahramanmaraş’ta okul saldırısı. Çok sayıda ölü ve yaralı.”

Şanlıurfa’da yaşanan olayın üzerinden henüz 24 saat geçmişken, benzer bir olay farklı bir şehirde vuku bulmuştu bu kez. Saatler sonra 8 yavrumuzun ve 1 öğretmenimizin hayatını kaybettiğini öğrendiğimde içimde ne baharın hükmü kaldı ne de pırıl pırıl güneşle gelen huzurun zerresi… Nisan ayında rengârenk çiçeklerin fışkırması gereken topraklarımız bir kez daha gözyaşı ve kanla ıslandı. 

Sıralama her zamanki gibi devam etti. Lanetlemeler, siyah zemin üzerine yapılan alıntılar ve köşeye kondurulan ağlayan surat emojileri, dikkate alınmayan milli yas çağrıları, günah keçisi ilan edilen birkaç dizi, yitip giden canların yaşam öyküleri üzerinden “edebiyat parçalayarak” acı pornografisi yaratan haber bültenleri, istifaya davet edilen fakat bu tip davetlere icabet etmeyi bir ihtimal olarak dahi görmeyen bakanlarla süreç soğumaya girdi.

Hemen iki gün sonrasındaki futbol maçları vesilesiyle de bir sonraki felakete kadar normal seyrimize döndük. Her şeye kulp takan tipler gibi görünmeyi istemem, acılarla yaşamanın bir çözüm olmadığının da farkındayım. Ama biz ülke olarak, kabul edilebilir tüm limitleri aşmadık mı? Bunca anormalliği bu denli hızla normalleştirmemizin kendisi normal mi?

On dört yaşındaki bir çocuğun evinde kolayca ulaşabileceği beş tane silah olmasının, bunları yanına alıp elini kolunu sallayarak bir okula girmesinin ve katliam yapmasının süratle sindirilmesi, kapıdan dışarı adım atma korkusunu sadece bana veriyor olamaz, değil mi?

Eski emniyet mensuplarının (etik ve ahlaki değerlere, görev bilincine sahip olanları tenzih ederim) emekli olduktan sonra kendilerini münferit mafya lideri olarak görmeleri yaşadığımız bu acının birçok sebebinden biri. Kâğıt üzerinde kalan ebeveynlik, çocuk sorun çıkarmasın da ne olursa olsun diyerek her imkânın kontrolsüzce sunulması, on dört yaşındaki bir çocuğu poligona atış talimine götürebilecek kadar şuursuz bir zihniyet… Sayılacak çok şey var. Dillere dolanan dizilerin, bu katliamın ardındaki sebeplerde toz zerresi olduğunu düşünüyorum açıkçası. Evdeki silahları görerek büyüyen çocuğun gidip de öncelikli olarak dizideki karakterden etkilendiğini düşünmüyorum. 

Yaşı yetenler hatırlar. Benim gençliğimde bir Kara Zinnur vakası yaşanmıştı. Satanist bir ayinde maalesef çocuk sayılabilecek yaşta bir kızımızın canına kıyılmıştı. Sonrasında korkunç bir vaka daha yaşandı. Münevver Karabulut cinayeti. Daha yakına geldiğimizde bir varilde -muhtemelen diri diri- yakılan genç kızımız. Çocuğunun gözü önünde boğazı kesilen anne, domuz bağı ile gömülen insanlar, vücut bütünlüğü bozularak hayatına canice son verilen evlatlarımız. Hepsi bu ülkede ve ne yazık ki çok kısa aralıklarla yaşandı. Bunların sebebi diziler mi? Biriniz şimdi, hemen EVET diyebilir mi buna?

Tüm bu vahşiliklerin sebebi önce insan kalitesinin düşmesi sonra da caydırıcı cezaların olmaması veya uygulanmaması. Başka sebepler aramak konuyu zorlamak olur düşüncesindeyim.

Toplumumuz artık çok derinden gelen bir çürüme hâli yaşıyor. En küçüğünden en yetişkinine mayamız ekşidi. 

Son olaya bakalım birlikte. 

Bir çocuğun evinde bu kadar ölümcül silahın kolayca erişilebilir olması, bir babanın bu yaştaki oğluna atış talimi yaptırması, şiddetin yalnızca okul bahçelerinde değil, ailelerin en mahrem alanlarında da sistematik olarak beslendiğini gözler önüne seriyor. Son birkaç haftada Türkiye’deki okul saldırılarında iki öğretmen ve sekiz öğrenci hayatını kaybetti, onlarca kişi yaralandı. Bu saldırılar, arka arkaya patlak veren bir yangının ilk alevleri olmaktan öte, uzun yıllardır görmezden geldiğimiz toplumsal bir kangrenin patlak vermesidir. Artık “tesadüf” diyebileceğimiz hiçbir alan kalmamıştır. Toplum olarak uzun zamandır eğitim sistemimizin, aile yapılarımızın, medya ve dijital dünyanın, değerlerimizin ve güvenlik anlayışımızın derin sorgulanmasını ertelemekteyiz. Her yeni saldırı, sistemin temelindeki çatlakları daha da görünür kılıyor ve hepimize aynı acılı soruyu sorduruyor: “Bu kez gerçekten bir şey değişecek mi?”

Bu trajediler içimizi yakan, derin ve kaçınılmaz bir sorgulamaya sürüklüyor. Eğitim sistemimiz gerçekten çocuklarımızı korumak, ruhlarını beslemek ve topluma faydalı, vicdan sahibi bireyler olarak yetiştirmek için mi kuruldu? Yoksa yıllardır sınavlara, ezberlere ve not yarışına hapsolmuş, giderek ruhsuzlaşan bir formaliteden mi ibaret kaldı? Zihinleri her gün şiddet dolu oyunlar, kanlı diziler ve sosyal medyanın zehirli algoritmalarıyla doldurulan yavrularımız, empatiyi, öfke kontrolünü, eleştirel düşünmeyi ve vicdan duygusunu nerede ve nasıl öğrenecek?  

Bir baba, oğluna poligonda silah kullanmayı öğretirken, okul bu çocuğun içindeki fırtınayı, yalnızlığını, bastırılmış öfkesini, dijital dünyada maruz kaldığı toksik içerikleri nasıl fark edecek, nasıl erken müdahale edecek? Aileler, eğitimciler, devlet kurumları ve toplum olarak hep birlikte taşıdığımız bu ağır sorumluluğu gerçekten ne kadar ciddiye alıyoruz? Eğitim, bir milletin geleceğini belirleyen en güçlü araçtır. Ama biz bu aracı doğru kullanmazsak, acılarımız sadece bugünün değil, yarınlarımızın da kaderini belirleyecek.

Çocuklarımız ekran başında yalnızlaşırken, aile bağları zayıflarken, okulda rekabet ve not odaklı bir sistemde ezilirken, ruhsal gelişimleri, empati kapasiteleri ve duygusal zekâları ihmal ediliyor. Sosyal medya kıyaslamaları, siber zorbalık ve gelecek kaygısı gençleri depresyon ve anksiyeteye sürüklüyor. Bu ortamdaki müfredatta empati eğitimi, duygusal zekâ gelişimi, öfke yönetimi ve eleştirel düşünme gibi konular çok ama çok yetersiz kalıyor.

Sorgulamamız bizi bir asır öncesine, II. Meşrutiyet dönemine götürüyor. Osmanlı’nın son dönem Maarif Nazırı Emrullah Efendi, eğitim reformu konusunda oldukça iddialı bir yaklaşım sergilemişti. “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim,” diye ironik bir serzeniş dile getirdiği rivayet edilen Emrullah Efendi, eğitimde ıslahatı “Tûbâ Ağacı Nazariyesi” ile açıklamıştı. İslam mitolojisinde cennette olduğuna inanılan Tûbâ Ağacı’nın kökü yukarıda, dalları ve meyveleri aşağıdadır. Emrullah Efendi’ye göre eğitim reformu da tıpkı Tûbâ Ağacı gibi tepeden başlamalıydı. Önce yükseköğretim kurumları, özellikle Darülfünun güçlendirilmeli, kaliteli bir elit kadro yetiştirilmeliydi. Bu vizyonla ilköğretimi zorunlu ve parasız kılmak için kanun tasarıları hazırlamış, idadîleri modern sultani okullarına çevirmiş, müfredata felsefe, jimnastik ve yabancı dil gibi dersler eklemiş, öğretmen yetiştirme sistemini güçlendirmeye çalışmıştı. Dönemin zor şartlarında bile kaliteli bir üst yapı oluşturarak toplumun genel kültür seviyesini yükseltme arzusu, birçok aydın tarafından desteklenmişti.

Ancak aynı dönemde Mustafa Sâtı Bey bu “tepeden inme” yaklaşıma şiddetle karşı çıkmıştı. Çocukluğunda arkadaşlarıyla bir şeftali fidanına kiraz dalları asıp “Bakın meyve verdi,” diye milleti kandırmaya çalıştıklarını anlatan Sâtı Bey, örneklendirmesini şu şekilde dile getirmişti: “Her fazilet ve meziyetin ağaç üzerinde çıkar bir meyve olduğunu, onu yetiştirmek için toprakla, kökle, dikenle, kabukla uğraşmak gerektiğini anlamayan mürebbilerin hâli, şeftali fidanına kiraz asan çocuklardan farksızdır.” Sâtı Bey’e göre eğitim temelden, ilköğretimden ve çocuğun ruhsal gelişiminden başlamalıydı. Empati, öfke kontrolü, eleştirel düşünme ve karakter eğitimi öncelikli olarak güçlendirilmeliydi. Zayıf bir kök üzerine ne kadar sağlam dallar sarkıtılırsa sarkıtılsın, o ağaç tutunamaz, meyve veremezdi. Tam da bu nedenle eğitim yapay müdahalelerle değil, doğal ve köklü bir beslenmeyle gelişmeliydi. 

Cumhuriyet döneminde bu tarihi tartışma, Köy Enstitüleri ile en radikal ve somut ifadesini buldu. 1940 yılında Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un öncülüğünde kurulan Köy Enstitüleri, Sâtı Bey’in “kiraz ağacı” felsefesinin toprakla buluştuğu yerdi. Köylerden seçilen çocuklar hem ders alıyor hem de tarlada, atölyede, inşaatta, ahırda bizzat üreterek öğreniyordu. Amaç, köye gidince şehir özlemi çeken öğretmenler değil; köyün gerçeklerini bilen, toprağıyla, insanıyla, sorunlarıyla iç içe olan, üreten ve köyüne sahip çıkan aydınlar yetiştirmekti. Enstitüler sadece öğretmen okulu değil, aynı zamanda kırsal kalkınmanın ve toplumsal aydınlanmanın canlı laboratuvarıydı. Öğrenciler teorik derslerin yanı sıra tarım, hayvancılık, marangozluk, demircilik gibi pratik beceriler kazanıyor, enstitünün kendi arazisinde üretim yaparak hem öğreniyor hem geçimini sağlıyorlardı.

Enstitülerin en dikkat çekici yanı ise “tenkit saatleri”ydi. Haftalık toplantılarda öğrenciler öğretmenlerini, müdürlerini, arkadaşlarını ve hatta kendilerini açıkça eleştirebiliyordu. Statü farkı yoktu. Eleştiri kişisel hakaret değil, kurumu ve eğitimi iyileştirmek içindi. Cumartesi toplantılarında haftanın sorunları özgürce tartışılır, öğrenci meclisleri kararlara doğrudan katılırdı. Anadolu’nun en ücra köyünden gelen bir çocuk burada sadece bilgi değil; özgüven, sorumluluk, empati ve demokratik katılımı öğreniyordu. Eğitim pasif bir dinleme değil, aktif bir sorgulama ve toplumsal dönüşüm süreciydi.

Ne yazık ki bu özgün ve cesur deneyim uzun ömürlü olmadı. Siyasi baskılar, toprak ağalarının tepkisi, muhafazakâr çevrelerin yoğun saldırıları ve “komünizm yuvası” suçlamalarıyla enstitüler, 1954’te resmen kapatıldı. Yerine ezberci, hiyerarşik ve tepeden inme modeller geçti. Cumhuriyet’in en köklü eğitim atılımlarından biri böylece dramatik biçimde yarım kaldı. “Kökten başlama” ideali uzun yıllar rafa kaldırıldı.

Bugün, aradan neredeyse bir asır geçmişken, aynı tartışma çok daha kanlı ve acı verici bir güncellikle karşımızda duruyor. Bir yandan okullara “manevi danışman” adı altında cübbeli görevliler gönderilirken, “Maarifin Kalbinde Ramazan” gibi genelgelerle dini etkinlikler çoğaltılıyor. Tepeden sarkıtılan “manevi” dallar artarken, asıl kökler -çocukların ruhsal gelişimi, empati yeteneği, öfke kontrolü, eleştirel düşünme becerisi ve karakter eğitimi- giderek daha fazla ihmal ediliyor.

On dört yaşındaki bir çocuk babasının silahlarını sırt çantasına koyup okula gittiğinde, aslında uzun yıllardır ihmal ettiğimiz “kök sorunu” patlak veriyor. Ruhları yaralı, bastırılmış öfkeyle dolu, empati yeteneği körelmiş, yalnızlık içinde büyümüş nesiller yetiştirmenin bedeli tam da bugün yaşadığımız acılar olarak karşımıza çıkıyor.

Elbette güvenlik kameraları, metal dedektörler, daha fazla güvenlik görevlisi ve çanta aramaları bir tedbir olarak görülebilir. (Bana kalırsa bu da bir başka büyük sorunun temellerinin atılması ama bu yazının konusu olmadığı için oraya -en azından bugün- girmeyeceğim.) Ancak asıl mesele güvenlik önlemlerinden önce başlar. Çocuklarımızı gerçekten tanıyor muyuz? Onların iç dünyalarını, korkularını, öfkelerini, yalnızlıklarını, dijital dünyada maruz kaldıkları şiddeti ne kadar ciddiye alıyoruz? Aileler, eğitimciler ve devlet olarak onları sadece “öğrenci” veya “not ortalaması” olarak mı görüyoruz, yoksa birey olarak, duyguları olan, yaralanabilir varlıklar olarak mı? Bu saldırılar bize şunu yüksek sesle söylüyor: Eğitim, sadece ders programları, sınavlar ve bilgi aktarımı değildir. Eğitim, bir çocuğun karakterini, vicdanını, insanlığını ve geleceğini şekillendiren en büyük toplumsal sorumluluktur. Eğer biz bu sorumluluğu hakkıyla yerine getiremezsek, Emrullah Efendi’nin bir asır önce söylediği söz yarınlarımız için çok daha karanlık bir kehanete dönüşebilir.

Başımız sağ olsun. Acımız çok büyük.

Ama bu acıdan ders çıkarmak, eğitimi gerçekten çocuklarımızın yararına, ruhlarına ve geleceğine hizmet eder hâle getirmek hâlâ bizim elimizdedir. Yeter ki bu kez gerçekten kökten başlayalım. Köy Enstitüleri’nin bize bıraktığı mirası -eleştirel düşünmeyi, üretkenliği, toplumsal sorumluluğu, empatiyi ve demokrasi kültürünü- yeniden canlandırarak harekete geçelim. Ailelerde silah kontrolünü sıkılaştıralım, okullarda güçlü psikolojik danışma birimleri kuralım, müfredatı ezbercilikten çıkarıp karakter eğitimine, duygusal zekâya ve eleştirel düşünmeye ağırlık verelim. Öğretmenleri sadece bilgi aktarıcısı değil, rehber ve model olarak yetiştirelim. Aileleri sürece dahil edelim. Dijital şiddeti, oyunlardaki toksik içeriği regüle edelim. Okullarda üretkenlik atölyeleri, öğrenci meclisleri ve haftalık tartışma saatleri oluşturalım. Rehberlik servislerini güçlendirelim, farkındalık kampanyaları düzenleyelim.

“Kabede Hacılar Hû Der Allah” diye terennüm ederek okul bahçelerinde boy göstermesine müsaade edilen “tuhaflık”ları alkışlamak, sorunu karmaşıklaştıran bir saçmalıktan ibarettir. Bu ülkenin çocuklarının ziyan olmasına zemin hazırlamaktır.

Zaman daralıyor. Artık kolaycılıktan, tepeden inme çözümlerden vazgeçip fidanın kökleriyle toprağa tutunmasını sağlayacak zor ama kalıcı yolu seçme vaktimiz çoktan geldi. Aksi takdirde yarın, yeni bir kanlı başlık daha görecek ve yine aynı soruları sormaya devam edeceğiz. Bu kez farklı olsun. Bu kez gerçekten kökten başlayalım. 

Niyet edip de yazamadığım ikigai kavramına küçük bir selamla veda edeyim. Toplum olarak ortak ikigaimiz köklü değişim olsun. Çocuklarımız bizim yarınlarımız. Onları korumanın, eğitmenin ve geleceğe hazırlamanın en kutsal görevimiz olduğunu her gün hatırlamak ümidiyle. 

Yücel Cüre
Yücel Cüre
Otuz beş yıl bilişim sektöründe klavyeyle haşır neşir oldu, ama mesaisi sadece işle sınırlı kalmadı. Editörlük, yazar koçluğu ve eğitmenliğin yanı sıra, kurucusu olduğu "Çünkü Kadınız Kolektifi" çatısı altında sosyal sorumluluk projeleri yürütüyor. Kelimelerin hayatı dönüştürme gücüne inanıyor ve bu sihrin peşini bırakmaya hiç niyeti yok.

POPÜLER YAZILAR