“Pes ettiğimden değil, olmayacağını gözüme soka soka gösterdiğin için vazgeçtim.”
F. KAFKA
Kumral dalgalı saçları, buğday teni, koyu yeşil pardösünün önünden her adım attığında uzanan düzgün ve uzun bacaklarını tamamlayan topuklu ayakkabılarıyla kıraathanenin önünden geçerken, bakışlar her zamanki gibi ona çevrilmişti. Elinden tuttuğu çelimsiz kız çocuğu, üzerinde toplanan sigara dumanına boğulmuş gözlerin umurunda değildi.
Sokağın köşesinden dönüp yokuşun başına geldiğinde adımları hızlandı. Kırık dökük parke taşlara takılan topuğuna aldırış etmeden hızlı adımlarla yürürken, çırpı bacaklı küçük kız, annesinin adımlarına yetişebilmek için çabalıyordu. Gubar Apartmanı’nın önüne geldiklerinde kapıyı ayağıyla aralayıp önce çocuğu içeri attı, sonra da kendini. Küçük kıza “Şişşt!” diye fısıldadıktan sonra neredeyse topuğuna bile basmadan sessizce basamakları inmeye başladı.
Merdivenin yarısındayken bodrum kattan kapı açılma sesi geldi. Sarıya dönük, kıvırcığa yakın saçlarını tükürükle ıslattığı parmaklarıyla düzelten Gürsel, heyecanla misafirlerini bekliyordu. Bir ayağını eşiğin öte yanına atmış, sırıtarak bakan adamı küçük kız daha önce görmüş gibiydi ama nerede gördüğünü hatırlamıyordu. Kapı ağzında annesiyle adam birbirlerine sarıldılar. İsmet aceleyle eve girdikten sonra çocuğu kucağına alıp kapıyı kapatan Gürsel de içeri geçti.
Eşya olarak sadece bir kanepe olan odada yerler çıplaktı. Gri renkli marley kaplı zeminde, üzerinde çaydanlık olan küçük tüp altında gazete kağıdı seriliydi. Günaydın gazetesinin sayfaları tüp ile beraber iki çay bardağı ile bir kutu küp şekeri misafir ediyordu. Koyu renk perdelerin orta kısmındaki ince aralıktan içeri sızan gün ışığı odaya loş bir hava katmıştı.
Kanepeye oturan Gürsel, çocuğu da dizine oturttu. Karşısında dikilen, mahallenin bıyıklı eşrafının arzuyla baktığı kadını kanepeye eliyle iki kere vurarak “Gelsene böyle,” diye çağırdı. Kıkırdayarak pardösüyü üzerinden bir hamlede sıyıran İsmet, adamın işaret ettiği yere söz dinleyen evcil hayvan gibi hemen oturdu. Çocuğun, derisi elmacık kemiklerine yapışmış yanaklarından yarısı boşa giden birkaç makas alan adam gömleğinin cebinden çıkardığı gofreti uzatarak “Hadi, sen şimdi burada uslu uslu otur, annenle biraz işimiz var, hemen geleceğiz,” diyerek çocuğu orada bıraktı.
İkisi birlikte yan odaya geçerek kapıyı kapattılar. Kanepede oturmuş, karşısındaki piknik tüpünü âdeta bir televizyon gibi izleyerek gofretini yiyen çocuk, odadan gelen tuhaf sesleri duyunca korkuya kapıldı.
İki oda bir salon olarak nitelendirilen, girdisi çıktısı on beş, on altı adımda bitirilebilecek büyüklükteki üç odalı evde, iki aile birlikte yaşıyordu. Yelda, kardeşi, annesi, babası, anneannesi ve dedesi. Diğerlerine göre büyükçe olan odada yemek masası, iki kanepe, bir divan, televizyon ve soba vardı. Akşamları, yemekten sonra divanın köşesinde mavi melamin küllüğü ve sigara paketiyle yerini alan dedeye, demlikteki son damlaya kadar yapılan çay servisinin ardından gecenin de kapanışı yapılır herkes odasına çekilirdi. Evin büyüklerinin yatak odasıyla İsmet ve Salim’in odası yan yanaydı. Çocuklara oda kalmayınca, anne ve babanın odasına konulan bir karyolada iki kardeşin beraber yatırılması uygun görülmüştü. Henüz çok küçük olan Verda mışıl mışıl uyurken zaten uykusu pek hafif olan Yelda, en ufak sese uyanır ancak her uyanışı babasının korkutucu “Dön önüne!” sesiyle zoraki ve yalancı bir uyku girişimiyle son bulurdu.
Bu sesler de işte o, akşamları duyduğunda korkuyla kalbinin atmasına neden olan seslere benziyordu. Adam annesine bir şey mi yapıyordu? İçindeki merak ve tedirginlik artıyor, yan odaya gitmemek için kendisiyle savaş veriyordu. Sonunda dayanamadı, yerinden kalkıp usulca odanın kapısına doğru yaklaştı. Kirli sarı kapının ortasındaki buzlu camdan, içeride sürekli hareket eden karartılar görülüyordu.
“Anne!” diye seslendi küçük eliyle kapının camına vururken. İçeriden karşılık gelmeyince bu kez biraz daha yüksek sesle “Annecim!” diye bağırdı. “Oraya gelebilir miyim? Korkuyorum burada.”
Kapının aniden açılmasıyla boşta bulunup yere düşen çocuğu kaldırdı Gürsel. Az önce üzerinde olan gömlek yoktu. Sadece pantolon vardı, üst kısmı çıplaktı. Omuzlarından tuttuğu çocuğu tekrar yerine dönmesi için hafifçe iterken “Biraz sonra geleceğiz yanına. Bir şey konuşuyoruz annenle,” dedi. Bu arada Gürsel’in omzunun üzerinden odaya bakan kız çırılçıplak vaziyette karyolanın kenarında oturan annesini gördü. “Annem hasta mı?” diye sordu çocuk saflığıyla. Hastaneye gittiklerinde annesinin soyunduğunu hatırlıyordu.
“Evet, biraz hastaymış onu muayene ediyorum.”
“Sen doktor musun?”
“Evet.”
“Annemin nesi var, çok mu hasta?”
“Hayır. Hadi şimdi sus ve otur burada.”
Kanepede muayenenin bitmesini tedirginlikle bekleyen Yelda, bir süre sonra odadan çıkan annesine koşarak sarıldı. “Annecim? Çok korktum!”
Hiç cevap vermeden, üzerine konmuş bok sineğini kovalar gibi bir el hareketiyle çocuğu iten İsmet “Giy şu montunu,” dedi ve Gürsel’e döndü. Parmaklarını, adamın saçlarında gezdirirken fısıldayarak sordu.
“Bir daha ne zaman buluşacağız?”
“Sen ne zaman istersen güzelim.”
Kısık sesle kikirdeyerek kızını da alıp evden çıkar çıkmaz apartman kapısının önünde çocuğu tembihlemeyi ihmal etmedi. “Anneannen sorduğu zaman ‘Kırtasiyeye gittik kapalıydı, annem de beni biraz parkta oynattı,’ diyeceksin, tamam mı?”
Yokuşu hızla çıktıktan sonra evin sokağına girer girmez sakin ve salınarak yürümeye başlayıp nihayet eve varan İsmet anahtarı çıkarmak için elini çantasına atmıştı ki bulmasına fırsat kalmadan kapı açıldı, içeriden uzanan bir el saçlarına yapışarak “Gir çabuk içeri, geberteceğim seni!” diyerek koca kadını bir hamlede yemek masasının dibine yapıştırdı. Ne olduğunu anlayamadan Yelda’yı da içeri çeken anneannesi koridora doğru itti küçük kızı. İsmet’i saçlarından yakalayıp kafasını koparacak gibi sarsarken bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
“Allah seni kahretsin, orospu mu oldun sen benim başıma! Elin adamlarıyla mı düşüp kalkıyorsun!”
Sevecen ve şefkat dolu anneannesini o halde gören Yelda olduğu yerde donakalmış, olan biteni izliyordu. Masanın bacağına sıkıca sarılmış, tortop olmuş şekilde ağlayan annesini o hâlde görmek garipti. Her zaman onun dayağından kaçmak için masanın altına saklanan kendisinin yerinde annesi vardı bu defa. Gözlerinin üzerinde bir karartı hissetti, kulakları yanıyor, içindeki bir yaratık dışarı çıkmak için göğsüne yumruklar atıyordu sanki.
Kapı zilinin çalmasıyla Ayten Hanım bir an durakladı. Divanın üzerindeki yazmasını alelacele başına geçirip kapıyı açmaya giderken yerden henüz kalkmamış olan İsmet’e küçük bir tekme savurdu. “Çabuk içeri git, gözüm görmesin seni!”
Ayağa fırlayan İsmet, koridorun girişinde duran Yelda’yı sertçe kenara doğru itip yatak odasına girdi, kapıyı kilitledi. Ayten Hanım, kapıyı açtığında karşı komşu Müberra ve kızı Nesibe kapıdaydı.
“Ayten abla ne oluyor ne bu sesler? Ay, yüzün de bembeyaz olmuş!”
“İyiyim, iyiyim…” derken bir anda eşiğe yığılıverdi Ayten Hanım. Müberra ve kızı hemen kollarından tutup kaldırarak divana yatırdılar. Annesi Ayten Hanım’ı yatırmaya çalışırken küçük kızın ağlama sesini duyan Nesibe arkasını dönüp de çocuğu görünce apar topar kucağına aldı. “Bize götürüyorum bunu, titriyor yavrum altına da işemiş. Sen idare et.” Eline geçen kolonyayla Ayten Hanım’ın bileklerini, kollarını ovalayan Müberra, sonunda onu ayıltmayı başarmıştı. Yavaş yavaş gözlerini açan Ayten Hanım, önce anlamsız bir şekilde etrafa bakındı, birkaç saniye sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Kadını biraz doğrultarak oturur pozisyona getiren Müberra, elini tutarak sordu.
“Ne oldu ablam, nedir bu hâlin?”
“İsmet’le kavga ettik.”
Ketum bir insandı. Herkesin gizli saklılarını bilir, hiçbir zaman birinden diğerine laf taşımazdı. Çok dinler, çok susardı. Bugüne kadar kimseye sesini yükseltmeyen bu kadın ne olmuştu da ortalığı böyle inletmişti? Müberra’nın kafasında bu soru dönüp duruyordu ama cevap alamayacağını biliyordu. “İsmet nerede?” derken Ayten Hanım tıktı ağzına lafı. “Sus, gözüm görmesin onu şimdi!”
Kapının belli belirsiz tıklatılmasıyla bölündü konuşma. Çocuğa birkaç parça temiz giysi almaya gelen Nesibe kapıdaydı.
“Yelda altına işemiş Ayten abla, temiz giysileri nerede çocuğun?”
“İsmet’in odasında. Kapısına vur da açsın, al oradan.”
Nesibe daha yarım yamalak vurmuştu ki İsmet sertçe açtı kapıyı.
“Ne oldu ne var?”
“Yelda için külot, atlet lazım da.”
“Ne yapacaksın?”
“Çocuk altına işemiş üzerini değiştireyim.”
“Anası var burada sen kim oluyorsun? Getir buraya çabuk!”
İsmet’in haykırmasını duyan Müberra kaş göz işaretiyle susmasını işaret etti Nesibe’ye. Havluya sarıp getirilen kızı içeri alan İsmet, ite kaka üzerini giydirdikten sonra kolundan tuttuğu gibi koridora itti ardından kapıyı tekrar kilitledi. Orada biraz bekleyen kız kapının açılmayacağını anlayınca anneannesinin yanına gidip oturdu. Vakit ikindiye yaklaşırken, Müberra ve Nesibe de evlerine gidince Ayten Hanım yemekleri pişirmek için mutfağa geçti. Üzerindeki korkuyu hâlâ atamamış olan Yelda da onun peşinden gidip sesini çıkarmadan buzdolabının önüne, yere oturdu. Arkası dönük, dalgın bir şekilde iş yapan kadın dakikalar sonra döndüğünde, çocuğu gördü.
“Ay, sen neden yerde oturuyorsun? Taş çeker karnın ağrır,” diyerek çocuğu kaldırdı, oturma odasına geçtiler.
“Anneanne, sen annemi neden dövdün?”
“Küçükler öyle her şeye karışmaz. Babanla deden işten gelince onlara sakın bir şey söyleme. Tamam mı?”
“…..”
“Yavrum, bak onlara bir şey dersen onlar da döver anneni.”
“Annem ne yaptı? Neden kızdın ona?”
“Ne dedim sana? Çocuklar öyle her şeyi sormaz. Sen şimdi söz ver bana. Söylemeyeceksin kimseye bir şey, tamam mı?”
Annesinin bir daha dayak yemesini istemeyen Yelda kafasını sallayarak, belli belirsiz bir sesle “Tamam,” dedi. Annesi ona vurduğunda, tekme attığında canının nasıl yandığını biliyordu. Ama onun canının bir daha yanmasını istemiyordu.
Akşam karanlığı yavaştan bastırırken ev halkı toplandı, sofraya oturuldu. Bir kişi hariç. İsmet hâlâ odasından çıkmamış, yatıyordu. Masada İsmet’i göremeyen Kemal Efendi tam soracak gibi oldu ki Ayten Hanım hemen “İsmet biraz hasta, yatıyor, erken verdim onun yemeğini,” diyerek lafı tıktı ağzına adamın. Kaşları hep çatık, asık suratlı Salim ise her zamanki gibi tek kelime etmeden yemeğini yedi ve sessizce odaya, karısının yanına çekildi. Ertesi sabah erkekler işe gitmek için evden çıkınca “Gel buraya!” diye İsmet’e seslendi Ayten Hanım. Duymazdan geldiğini görünce biraz daha yüksek sesle ikinci kez tekrarladıktan sonra sinmiş ve sakin şekilde odaya gelen kızının suratına öfkeyle baktı.
“Otur şuraya karşıma!” Gıkını çıkarmadan kanepenin kenarına ilişen İsmet’i sorguya çekmeye başladı.
“Dün Hamide görmüş seni bir apartmana girerken. Kime gittin?”
“Yelda’nın arkadaşına uğradık geçerken.”
“Bana yalan söyleme. Kime gittin diyorum sana?”
“Dedim ya işte!”
“Bana bak bana! Sen beni aptal mı sandın? Seni kaç kez oraya girip çıkarken görenler olmuş, geldi kulağıma. Dün seni takip ettim, aşağıdaki itle ne işin vardı orada?”
Yelda, adamı nerede gördüğünü hatırladı bir anda. Anneannesi okula götürüp getirirken apartman girişinde karşılaşmışlardı. “Bodrumda oturan adam, doktormuş demek ki!” diye düşündü. İsmet’in çıtı çıkmadıkça Ayten Hanım iyiden iyiye sinirleniyordu. “Ne zamandır düşüp kalkıyorsun o herifle?” Genç kadın kafasını yerden hiç kaldırmadan neredeyse nefes almadan susuyordu. “Allah seni kahretsin. Dua et kocan, baban duymasın. Kan çıkar. Bundan sonra sana evden çıkmak yasak. Defol git odana!”
Odasına koşan İsmet ne o gün ne de sonraki günlerde dışarı çıktı. Durumun anlaşılmaması için akşamları hiçbir şey yokmuş gibi ev halkına katılıyor, sabah evin erkekleri işe gidince odasına kapatıyordu kendini. Anne ve kız tek kelime etmiyorlardı. Günler böylece geçerken bu durum evdeki olağan yaşantıyı da sekteye uğratmıyordu. Çünkü zaten insanların birbirleriyle iletişimi olan bir ortam yoktu. Herkes asık suratlı, her an mutsuzdu. Kahvaltı, akşam yemeği, bayram sabahları… Her dakika gerilim dolu hava…
Yelda altı yaşında, kardeşi Verda’ysa iki yaşındaydı. Verda, çok küçük olduğu için bütün bunları elbette hissetmiyordu. Ama Yelda… Komşu evlere gittiği zaman annelerin çocuklarına davranışını görünce şaşırıyordu. Kendisine bile öyle iyi davranıyorlardı ki kimi zaman bu evlerden birinin çocuğu olmadığı için içten içe üzüldüğü bile oluyordu. Duvardaki saat akşam dokuz kere vurduğunda yatağa gireceği için rahatlardı. Gözlerini kapatıp uyuyana kadar, okuldan gelince sarılan bir anne, boynuna atladığında geri iteklemeyen bir babanın hayalini kurar, uykuya o aileyle dalardı.
İsmet’in suskunluğunun üzerinden haftalar geçmişti. Zaman akıp giderken bir gün yeniden her şey alevlendi. Okuldaki son teneffüste her zamanki yerinde, kapının dibindeki bankta oturan Yelda, kendisine seslenen birini duydu. Etrafa baktığında bahçe kapısındaki demir parmaklık ardında Gürsel’i gördü, gülerek eliyle gel işareti yapıyordu.
“Ne haber Yelda, nasılsın?”
“Hiç, teneffüsteyim işte.”
“Sana bir şey versem, annene götürür müsün?”
“Olur.”
“Bak bu zarfı annene ver ama kimse görmesin, gizli ver tamam mı? Kimseye de bir şey söyleme!”
“Tamam.”
“Aferin sana.”
Yelda zarfı alıp önlüğünün cebine koydu. Çıkışta anneannesiyle eve giderken söz verdiği gibi hiçbir şey söylemedi. Eve girince hemen annesinin yanına koştu.
“Annecim, o evine gittiğimiz doktor amca sana bir şey gönderdi.”
“Sen nerede gördün onu!”
“Okulun bahçesinde gördüm. Kapıdan bunu verdi, annene götür dedi,” diyerek uzattı mektubu annesine. Hızla çocuğun elinden mektubu kapıp koynuna sokan İsmet “Sakın kimseye söyleme, döverim bak!” diye tembihleyip postaladı Yelda’yı odadan. Herkes yataklarına çekilince anlaşılacaktı bu gecenin diğerlerinden farklı olacağı.
Gece yarısını biraz geçmişti ki Gürsel, sarhoş bir şekilde eve geldi. Karısı için sıradan bir görüntüydü. Çok uzun zamandır olanların farkındaydı fakat kocasına olan sevgisinden, bir gün bitecek umuduyla susuyordu. İsmet’in balkondan aşağıya gönderdiği aşk sözcükleri dolu kâğıtlar, Gürsel’in tuttuğu gizli evdeki buluşmalar, kapı önündeki ayakkabıların içine gizlenen mektuplar… Hepsinden haberdardı. Uzaktan akrabaları olan Hamide Hanım’a durumu anlatmış, yardım istemişti. O da Gürsel’i takip ederek her şeyi öğrenmiş ve sonunda Ayten Hanım’a söyleyerek bu yasak aşkın ortaya çıkmasını sağlamıştı.
Aslında bu aşkın farkında olan sadece onlar değildi. Bu tip mahallelerde yaşayan insanların, bir çift fazla kulağı, gözü olur. Siz daha aklınızdan geçirirken, konu komşu konuşmaya başlar, son derece hızlı yayılır dedikodular. Onların gizli buluşmaları da öyle oldu. Balkondan bodrum kata uzanan haberleşme hattını, önce çevre binanın gece kuşu komşuları fark etti. Tesadüfen denk gelinen balkon haberleşmeleri bir süre sonra gözetlemeye dönüştü. Otobüs durağında buluşup aynı otobüse binmek, birkaç durak sonra inip sahil kenarındaki gözden uzak kuytularda sarmaş dolaş oturmak, iyice ilerleyen aşka yetmeyen sokaklar sonrasında Gürsel’in tuttuğu ev… Hepsi birer birer dile düşmüştü. Mahalle, Gürsel ve İsmet’in büyük aşkıyla çalkalanıyordu!
Reyhan, mutfakta kocasını ayıltacak bir kahve yaparken bir yandan da onun söylenmelerini dinliyordu. “Günler oldu göremedim, çok özledim, özledim…” Bir kadın için en acı durumlardan biri olmalıydı bu ama bir ölüme çare yoktu. Bu da bitecekti elbet. Fakat o anda hiç kimsenin belki Gürsel’in kendisinin bile beklemediği bir şey oldu. Alkolün verdiği cüretle üst kata fırladı ve İsmetlerin daire kapısını aşağı indirircesine yumruklamaya başladı. Bir yandan da “İsmet…” diye bağırıyordu. Reyhan hemen ardından koşup yetişmeye çalışmıştı ancak her şey için çok geçti. Kapıya çıkan Salim ve ev halkıyla çoktan burun buruna gelmişti Gürsel. Bu arada tabii izleyiciler de yerlerini almıştı.
“İsmet’i çağırın, onu göreceğim!” diye feryat eden Gürsel’e ilk yumruğu Salim salladı.
Gürsel de ona derken iki adamın büyüyen öfkesini dizginlemek mümkün olmayan bir hâl aldı. İtiş kakış, araya girenlerden fırsat bulunan boşluklarda hedefine isabet eden yumruklar arasında, Salim mutfağa koşup bir bıçak alarak döndü kavgaya. Onun elindeki bıçağı gören Gürsel, tamamen deliye dönmüştü. “Geberteceğim ulan seni! Aklın varsa onu şimdi bana sapla!” Salim’den bıçağı almaya çalışan Ayten Hanım’ın elinin kesilmesiyle attığı çığlık ve yere damlayan kanlar her şeyin birden donmasına sebep oldu. O duraklamayı fırsat bilen komşular, Gürsel’i, deyim yerindeyse yuvarlayarak aşağı indirdiler, Salim’i de içeri soktular.
Yere çömelmiş kıvranan Ayten Hanım’a korku dolu gözlerle bakan Yelda kargaşa arasında yere düştü. “Senin ne işin var burada, çabuk odaya!” diye kızı odaya kovalayan İsmet ardından da kendi gidip kapıyı kapattı. Hıçkıra hıçkıra ağlarken odanın kapısını hızla açan Salim içeri daldı. Karısına okkalı bir tokat patlatan adam, onu karyolanın kenarına yüzükoyun yatırıp var gücüyle kafasını yatağa bastırmaya başladı.
Yelda, “Doktor neden babamla kavga etti? Annem doktora gitti diye mi kızdı?” diye aklından geçirirken annesinin ellerini gördü. Yatağın üzerine vurarak kurtulmaya çalışırken öksürmeyle konuşma arası garip sesler çıkarıyordu. Ona bir şey olacak korkusuyla attığı “Babacım!” çığlığıyla Salim kendine geldi. Kadının üzerinden çekilip karyolanın diğer ucuna oturdu, komodinin üzerinden aldığı sigarayı yaktı. İsmet düşe kalka adamın önüne diz çöktü. Bir yandan öksürüyor bir yandan da nefes nefese konuşmaya çalışıyordu. “Ben bir şey yapmadım, Allah canımı alsın yapmadım.”
Yerinden fırlayan Yelda annesini korumak, çocuk aklıyla doğrulamak için babasının sırtından boynuna sarıldı. “Babacım ben de gördüm. Biz ona gittik. Annemi muayene etti. Sonra eve geldik ama anneannem çok kızdı doktora gittiğimiz için. Annemi dövdü.”
Yelda’nın heyecanlı cümlelerinin bitişiyle sessizliğe gömülen odada Salim’in tekrar dönüp hışımla İsmet’e attığı sert tokadın sesi çınladı. Kalkıp gömleğini üzerine geçirdi, odadan çıktı, az sonra da sokak kapısının sesi duyuldu. Annesini kurtardığını sanan Yelda ise aynanın önündeki sürahi aniden sırtına inince yine annesini üzdüğünü anladı.
İsmet yatağa girip pikeyi kafasına çekmiş iç çeke çeke ağlarken karyolanın dibine çömelen Yelda her şeyin onun yüzünden olduğunu düşündü. Annesini sürekli üzen, hep hata yapan yaramaz bir çocuktu demek ki. Bu yüzden de annesi onu dövmek zorunda kalıyordu. Az önce de öyle olmuştu işte, o konuşmasaydı belki de babası annesine vurmayacaktı. “Ben olmazsam annem artık üzülmez,” diye düşündü. Bu evden giderse annesiyle babası da barışırdı belki.
Odanın kapısını açıp çıkmak istedi. Annesinin yatmadan önce kilitlediği kapıyı açamadı. Balkonun kapısının açık olduğunu gördü, oradan kaçmaya karar verdi. Beyaz bez gerilmiş mavi demirin kenarını tuttu. Ayağının dibindeki sekmene çıktı. Balkonun hemen karşısındaki akasya ağacının dallarına uzanıp ağaçtan aşağı inmeye karar verdi. Uzandı, dalı tuttu, diğer eliyle de tutmak isterken sekmen kaydı, dal mıknatıs gibi çekti aldı Yelda’yı. Dallar birbirine çarparken çıkan tozlar gecenin karanlığına karışırken, Yelda her gece düşlediği mutlu aileyle akasyanın koynunda buluştu.


