Jale Sancak’ın Uyanan Güzel adlı romanını okudum. Romanın kadın kahramanı Vahide; yıllarca bağrına taş basmış, aile içi sırları, dönemin politik ağırlığını ve uğradığı haksızlıkları içine ata ata âdeta taşa dönüşmüştür. Eser bizlere bu taşın nasıl çatladığını, kahramanın uyanış hikâyesine nasıl evrildiğini, dönemin İstanbul’una tanıklık ederek anlatıyor. Çünkü hayata katlanabilmek adına içe atılan o duygular, zamanla insanı hissizleştirir. Jale Sancak, suskunluğun ve duyarsızlaşmanın ilelebet sürmeyeceğini, o sert kabuğun da bir gün mutlaka kırılabileceğini Vahide üzerinden çok başarılı bir şekilde anlatıyor.

Romanda karakterlerin dışında bir de “Gri Şehir İstanbul” var. Güçlü bir İstanbul anlatıcısı olan yazar, dönemle birlikte bir masal şehrinin nasıl betonlaştığını, sokakların nasıl taş yığınlarına döndüğünü gözler önüne seriyor. Şehir de tıpkı Vahide gibi yaralarını içine gömüyor ve arada kopan fırtınalarla içindekileri kusuyor.

Satırlar arasına gizlenen bu uyanış süreci, bizi çok tanıdık bir çocuk masalına götürüyor: Uyuyan Güzel. İşte yazar bu masalı tersyüz ederek masaldaki güzelin tam tersi bir profil çiziyor . Hayatın hırpaladığı Vahide, artık toplumsal güzellik kriterlerinden uzaklaşmış bir kadındır.

Peki, Vahide’nin uyanışı nerede başlar? Yazar bize bunu hemen bir aşk hikâyesiyle sunmaz. Yeğeni Deniz’in büyüdükçe aileye dair sorduğu sorularla, önce kahramanımızın 1970’lerdeki aşkı Sedat’ın akıbetini öğreniriz. Hiçbir zaman kavuşulamayan bir aşktır bu. Orijinal masalda kral, kızının mutluluğu için her şeyi yaparken; romanda bu kavuşma yaşanmasın diye Vahide’nin babası Sedat’ı ihbar etmiştir. Masaldaki kralın aksine, evdeki yatalak baba Vahide’nin işini ve hayatını hep zorlaştıran bir figürdür.

Yeri gelmişken metni masalla kıyaslayarak derinleştirmeyi sürdürelim. Uyuyan Güzel masalında, yıllarca çocuğu olmayan kralın bir kızı olur. Kutlamaya iyi periler davet edilirken kötü peri unutulur. Bunu gururuna yediremeyen kötü peri prensesi lanetler. Bu lanet sonucu prenses, parmağına batan bir çıkrık iğnesiyle yüz yıllık derin bir uykuya dalar. Sonra bir prens gelir ve öpücüğüyle onu uyandırır.

Yazar Jale Sancak, masalın bu en ikonik malzemesi olan iğneyi Vahide’nin gerçeğine dönüştürür. Yıllarca insanları giydiren bu kadın bir terzidir; ancak iğnelerle dolu dükkânında uyumak yerine, geçmişin ve bugünün bazı yakıcı gerçekleriyle yüzleşerek uykusundan uyanır. Bu uyanış süreci, sokak müzisyeni Adrian’ın hayatına sızmasıyla tamamlanır. Vahide onunla birlikte kendini yeniden bir kadın olarak hissetmeye başlar ve o güne dek ertelediği tüm duyguları gün yüzüne çıkarır.

Yazar bize bu uyanışın bir erkeğin lütfuyla değil; Vahide’nin kendi hayatında onu bugüne kadar yoran, ezen şeylerle yüzleşmesiyle gerçekleştiğini vurgular. Çünkü bağra basılan taş, ancak insan hissetmeyi ve kendi sesini bulmayı seçtiğinde kırılır. Yani Vahide, uyanmak için bir prensin öpücüğünü beklememiştir.

Romanın son derece şiirsel ve imgesel bir dili olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Okurken yazarın o yumuşacık, zarif ses tonunu âdeta kulaklarımda duyar gibi oldum. Jale Sancak; bizlere taşa boğulan bir şehrin ortasında, bağrına taş basanların da bir gün çiçek açabileceğini ve kendi masallarını yazabileceğini fısıldıyor.

2018 Attilâ İlhan Roman Ödülü’nü alan bu uyanışın romanını mutlaka okuyun.

Bu yazı sana ne hissettirdi?