Cumartesi, Nisan 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Hatıralarla Mühürlenmiş Eşyalar Arasında Bir Aşk

Orhan Pamuk’un 2008 yılında yayımlanan Masumiyet Müzesi adlı romanını on sekiz yıl önce ilk kez elime aldığımda o kadar sıkılmıştım ki; son elli sayfaya gelince nefes alabilmek için ara vermek zorunda kalmıştım. Ancak bir süre soluklandıktan sonra bitirebilmiştim. Geçtiğimiz hafta, bu yazıyı kaleme almak için romanı yeniden okudum ve inanır mısınız, bu kez kelimeler su gibi aktı.

Kitabı yeniden sindirirken roman hakkında yazılmış olumlu-olumsuz pek çok eleştiriyi okudum, videolar izledim. En sık rastladığım yorum, Kemal’in davranışları nedeniyle yerden yere vurulmasıydı. Ben ise bu trajediyi biraz daha farklı, belki de daha derinden yorumlayacağım.

Orhan Pamuk’un önce kelimelerle inşa edip sonra nesnelere döktüğü o büyülü mekânda; Kemal’in Füsun’u beklediği o merdivenlerde yürümek… Bu büyülü aşka tanık olmak beni heyecanlandırdı.

Masumiyet Müzesi, Pamuk’un belki de en “aykırı” eseridir. Nişantaşı’nın prensi, istikbali parlak Kemal Basmacı’nın, uzak akrabası Füsun’un peşinde bir “meczup”a dönüşme hikâyesi… Kemal, edebiyatımızın en şık giyimli ama en perişan âşığıdır.

Şu imgeyi zihninizde canlandırın: Bâkî’nin kadehindeki hayali dudak izi, yüzyıllar sonra Kemal’in cebine gizlice attığı bir sigara izmaritinde yeniden can bulur. Bu, maşuka dokunmanın en günahkâr ama en sadık yoludur. Kemal, o izmaritleri toplarken sadece tütün kâğıdını değil, Füsun’un nefesini, öpüşlerini, o anın sonsuzluğunu ve kendi yok oluşunu biriktirir.

Bu trajedinin bir de gerçek yüzü var: Kemal’in Batılı modern ve kusursuz nişanlısı Sibel… Bu hikâyede pervaneyi ateşten uzak tutmaya çalışan mantığın sesidir. Kemal’e baktığında iyileştirilmesi gereken klinik bir “hastalık” olarak görür. Onun sunduğu aşk; steril, güvenli ve aydınlıktır. Kemal’in annesi gibi bir nevi. Kemal’in babası da bir zamanlar başka bir kadına âşık olmuştur. Kemal’in annesi farklı olarak kocasının bu aşkını bilmezden gelirken Sibel Kemal’i iyileştirmeye çalışır ve onu sabırla bekler fakat yıllar içinde sonuç alamayınca Kemal’den vazgeçer. Zaim’le mutlu bir yuva kurar. Çünkü Kemal hastalıklı bir şekilde Füsunların sekiz yıl boyunca evine gider gelir.

Bu süre içinde Füsun’un Feridun’la mutsuz evliliği de devam ederken Kemal’in aile evine ziyaretleri sürer. Orada ailenin pasifliği, bu durumu kabullenişi beni biraz düşündürdü. Herkes her şeyi bilir ama kimse konuşmaz. Yani ailenin Kemal’in statüsü karşısında bu pasifliği sergilemeleri kızları için mi yoksa onların da işine gelmesinden mi? Biraz suç ortağı gibi gördüm ben. Özellikle Nesibe hala resmen Kemal’in dert ortağı gibidir.

Bu geliş gidişler yüzünden Kemal’i divan şiirindeki mazmunlardan pervane böceğine, Füsun’u da ateşe benzettim. Kemal, Füsun’un onu yakacağını bile bile etrafında döner roman boyunca. Kemal bu zehri bile bile içerken; içtikçe içesi, o yaraya dokundukça dokunası gelir. Aşk ızdırap çektikçe var olur. Tıpkı halk hikâyelerindeki gibi Kemal Füsun’a tam kavuşacakken Füsun bu dünyadan belki de kendi isteği ile gitmeyi tercih eder. Yine kavuşamazlar. Aşk daha da kıymetlenir.

Yazar, bize sadece bir aşkı anlatmaz; eşyanın nasıl bir hafıza kutusuna dönüştüğünü gösterir. Kemal, Füsun’a ulaşamadıkça onun dokunduğu nesneleri çalar. Bir tuzluk, bir toka, bir sinema bileti… Bu bir fetişizm değil, bir “teselli müzesi”dir. Kemal, Füsun’un yokluğunu bu nesnelerle doldurarak kendine zamanın akmadığı bir evren inşa eder. Yani düşününce bu kutu Kemal’in çile doldurduğu, değer verdiği eşyalarla teselli bulduğu bir sığınaktır.

Kemal’in Füsun’u bir koleksiyon parçası gibi görmesi modern dünyadan bakınca rahatsız edici olabilir. Ancak edebiyat bizi rahatsız ettiği ölçüde güçlüdür. Kemal bir mağlup; bir koleksiyoncu değil, bir esirdir. 

Şu an müzenin en üst katındayım, Kemal’in o küçük yatağının tam yanındayım. 12 numaralı vitrindeki küpe teki fısıldıyor: “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” Sibel’in haklılığının soğukluğu ile Kemal’in haksız ama tutkulu meczupluğunun sıcaklığı arasında kalan o ince çizgide yürümek, aslında kendi içimizdeki o “yasak” tutkuyla yüzleşmektir. Kemal, Füsun’u sevmemiştir; Kemal, Füsun’un kendisinde yarattığı o ızdıraplı aşkın hâlini sevmiştir.

Günün sonunda hepimiz biraz Kemal değil miyiz? Bir kokuda, bir eski fotoğrafta ya da bir sigara izmaritinde geçmişin izlerini kovalamıyor muyuz? Ben şimdi burada, Füsun’un sarı elbisesine bakarken, şunun dili olsa da konuşsa diyorum.

Kelimeler bazen bir müzenin loşluğunda, bazen de bir kitabın sararmış sayfalarında asılı kalır. O kelimelere sığınmak, müzenin loş koridorlarında dolaşmak, bakışlarımızla hatıralara dokunmak kimi zaman acı verirken kimi zaman da ruhumuzu besler.  Bu alametler yaşadığımızı hatırlatır mütemadiyen.

Size tavsiyem; kurgusal bir aşktan yola çıkarak gerçek eşyalarla var edilen bu müzeyi mutlaka gezmenizdir. Bir de dizisini izlemeden önce romanı okuyun.

Keyifli okumalar.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Devrim Savuran
Devrim Savuran
Devrim Savuran, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenidir. Edebiyat ve dil eğitimi alanındaki çalışmalarının yanı sıra çağdaş öykü formuna ve karakter merkezli anlatılara ilgi duyar.

POPÜLER YAZILAR