Ortaokulun başlarıydı galiba. Babam o Kurban Bayramı için bir öküz almıştı. Hiç unutmam, her bayram öncesi annemle babamın en büyük tartışması, “Koyun mu alınacak, öküz mü?” sorusu üzerine olurdu. O yıl annem kazanmıştı. Bizim eve hangi hayvan gelse ona mutlaka popüler bir isim takardık; bu gelen misafirimizin adını da “Schumacher” koymuştuk. O dönem sanırım Fenerbahçe’nin kalecisinin adıydı. Açık kahve tonlarında, pırıl pırıl bir derisi vardı. Kocamandı. Altı ay boyunca bizimle kalacaktı.
Annem Schumacher’i bodrum kattaki odaya yerleştirdi. Gündüzleri evimizin yanındaki bahçede, gölgelik bir ağaca bağlıyorduk; akşamları ise tekrar bodrumdaki odasına götürüyorduk. Bazen komşu bahçelere otlatmaya çıkardığımız da olurdu. Sanki bizi anlıyordu; onunla uzun uzun konuşur, başını okşardık. Okula gitmeden mutlaka yanına uğrar, döndüğümüzde ise ilk iş hatırını sorardık.
Gel zaman git zaman, bayram iyice yaklaştı. Bizimkiler Schumacher’i daha sık otlatmaya çıkarır olmuştu. Biz de bu durumu fırsat bilip onunla daha çok oynuyorduk. Yere yatınca üzerine çıkardık, o da bize hep o derin sevgiyle bakardı. Anneannem, “Hayvana bu kadar alışmayın, sonra çok üzüleceksiniz,” deyip duruyordu ama biz pek kulak asmıyorduk. Saf bir çocukluk hâliyle, onun hep bizimle kalacağını sanıyorduk.
Bayramdan iki üç gün önce, yardım için büyük kuzenlerim gelmeye başlardı. Yerlere yataklar serilir; her yatakta üç beş kişi, sabahlara kadar “kakara kikiri” gülüşmekten uyuyamazdık. Ancak içeriden annemlerin kızma sesleri gelince sessizleşir, mecburiyetten uykuya dalardık.
Ben hep erken uyanırdım. Bir sabah dedemin sesiyle gözlerimi açtım. Yanında iri kıyım bir adamla gelmiş, babamla bir şeyler konuşuyordu. Hep beraber Schumacher’in yanına gittiler. Sonra oradan çıkıp bahçedeki o alışık olduğumuz yeri titizlikle temizlediler. İri yarı adam, “Yarın erkenden görüşmek üzere,” deyip ayrıldı. Dedem evine gitti. Babam beni uyanık görünce, “Hadi bakayım, bana güzel bir kahve yap da içelim,” diyerek balkona geçti.
Saat ona doğru evin içinde bir rabarba başladı. Annem kendini mutfağa atmış, o kadar kişiye kahvaltı hazırlamaya koyulmuştu. Kuzenler tek tek kalktı; tuvalet sırası, banyo sırası, mutfağa giriş çıkışlar derken ev bayram yerine döndü. Komşuların yarınki telaş nedeniyle annemden ödünç kap kacak istemeleriyle tam bir curcuna yaşanıyordu. Akşam aile büyükleri toplanıp ertesi günü planladı. Kasap sabah erkenden gelecekti. Koca kazanlar, bakır leğenler dışarıda özenle yıkanıp mutfağa yerleştirildi. Biz yine çoluk çocuk yatakları serdik; ertesi gün erkenden uyanacağımızı bilerek uyumaya çalıştık.
Sabahın beş ya da altısı, babamla dedemin konuşmalarını duydum. Annemden malzeme istiyorlardı; anneannem de ayaktaydı. Bizim odanın kapısındaki fısıldaşmalar kesilince ben de kalktım. Babam mutfakta kahvesini içiyordu. Bana yarım saat içinde herkesi uyandırıp bahçeye getirmemi söyledi. Ben de fırsat bu fırsat diyerek biraz da gıcıklık yaparak herkesi dürte dürte uyandırdım. Mahmur gözlerle mutfağa doluştuk.
Mutfak penceresinden bahçeye baktık sırayla. O iri kıyım adam elinde koca bir bıçakla bekliyordu. Dedem ona bir biley taşı verdi; “Bıçağı iyi bileyle de bir anda kessin, acı çekmesin hayvan,” dediğini duydum. Bu cümleden hemen sonra babam Schumacher ile ağacın altına doğru geldi. Onu ağaca bağladılar. O anda annem benden bir şey istedi, onu yapmak için balkona gittim. Kuzenler, kardeşlerim içeride sohbete dalmışlardı. Mutfaktayken tekrar pencereden baktım; bu sefer Schumacher’in gözlerini de bağlamışlardı. Çocuk ruhum bir şeyleri seziyor ama belki kabullenmek istemiyordu.
Babam hepimizi bahçeye çağırdığında her şey bitmişti; Schumacher kanlar içinde yerdeydi. Dedem hepimizin alnının ortasını, onun kanıyla parmağını basarak damgaladı. Şoke olmuştum. Kalbimin ne kadar çok sızladığını dün gibi hatırlıyorum. Öyle ki bu olaydan sonra üniversite yıllarına kadar ağzıma bir lokma et sürmemiştim.
Şimdi geriye dönüp bakınca; bayramlar bağ kurmak, gelenek ve görenekleri yaşatmak açısından ne kadar kıymetliymiş… Ben çok üzüldüm diye, o gün oradaki herkes beni teselli etmek için seferber olmuştu. Kalabalık bir aile, koşulsuz yardımlaşma, büyüklerin telaşına karışan küçüklerin coşkusu, o sofralar, ziyaretler ve o yorgun ama huzurlu akşamlar…
Anneannemin o sözü hâlâ kulaklarımda çınlar; “Alışmayın bu hayvana, sonra çok üzülürsünüz.” Haklıydı; insan alışınca gerçekten çok üzülüyormuş. Fakat o buruk anıyla beraber zihnime kazınan bu dayanışma ruhu, onca insanın bir araya gelerek resmen Voltran’ı oluşturması, çaya atılan şekeri karıştırma sesleri, koyu kahve kokusu, hiç kapanmayan, herkese açık sokak kapımız, elden ele gezen lezzet dolu tabaklar, ertesi gün de yaşananların kritiğini güle oynaya yapmak… Bunları hatırlayabilmek geçmişten bugüne kalan en güzel miras oldu.



