Annem en çok beyaz çamaşırlarını severdi. Makineye atmadan önce onları çamaşır suyuna bastırır, sonra durular, makineye atıp doksan derecede yıkardı. Zavallı beyaz mendillerim… Temiz olmalarına rağmen her cumartesi bu işkenceye maruz kalırdı. Yıkama sonrası annemin ütü masasından çıkan o mendiller, ütünün buharıyla sertleşir, jilet gibi katlanırdı. Pantolonların sağ cebine yerleştirilirken annem sert ve titiz bir edayla: “Bana bak, sakın kirletip beni rezil etme öğretmenlerine, burnunu filan silmeye kalkma. Kontrol saatinde cebinden özenle çıkar. Elâlem temiz mendil görsün,” derdi.
Annemin içtimasından çıkıp okulun kapısından girdiğim an, iki ateş arasında kalırdım. Bir yanda her sabah kapıda “Mendil-Tırnak” kontrolü yapan, mendili olmayanı tahta cetvelle okşayan sert bakışlı öğretmenimiz; diğer yanda eve döndüğümde göz kamaştıran beyazlıktaki sanat eserini görmek isteyen annem…
O mendil cebimde bir vicdan azabı gibi dururdu. Teneffüslerde ellerimi yıkadığımda onu kullanamazdım. Burnum aksa silemezdim. Mendilin bir canı vardı sanki. Ne zaman kullanmak istesem “Sakın!” diyen bir ses yankılanırdı zihnimde. Mendil, ona ait olmayan bir yerde (benim cebimde) bir hâkimiyet kurmuştu. Annesi tarafından şımartılan bir çocuk, dokunulmazlığı olan bir kız kardeş gibi… Mendil demeye bin şahit… Annemin göz bebeği…
Kontrol saatlerinde öğretmenin bir asker edasıyla “Çıkarın mendilleri! Tırnak kontrolü yapacağım,” deyişi ve sonrasında kiminin telaşla kiminin umursamadan ceplerinden çıkardığı mendiller sıralara dizilir, eller muntazam şekilde mendillerin üzerine serilirdi. Uzun tırnaklılar uyarılır, cetvelle dayağını yer; diğerleri bir işi başarmanın gururuyla toparlanırdı. Öğretmen bütün azarını yapıp öğütlerini verdikten sonra derse başlardı.
Bir gün yine bir kontrol zamanında Bilal cebinden çıkardığı kirli ve buruş buruş mendili yüzünden azar işitirken ben öğretmenden “Aferin, pırıl pırıl,” diye iltifat aldım. Oysa ben Bilal’in o neredeyse paralanmış mendiline hayranlıkla bakardım. Çünkü Bilal onu gönlünce kullanabiliyordu. Ya benim cebimdeki mendil? Kirlenmekten korkan çocukluğumun sessiz bir çığlığı gibiydi.
Dersimin erken bittiği bir akşamüstü eve giderken yolda yaralı bir kedi gördüm. Patisinden kan akıyordu. Ağzı, burnu yamulmuştu. Acı içinde miyavlıyordu. Yanına usulca eğildim. Cebimdeki kolalı bembeyaz mendili çıkardım. İlk defa işe yarayacaktı. Cart diye ikiye ayırdım. Sanki annemin emeğini bir kağıt gibi yırttım. Sonra bir parçasıyla kedinin patisini sardım. Beyaz mendilin ortasındaki kan damlası halkalar halinde büyüdü, büyüdü… Kediciği korunaklı bir yere koyup diğer parçayla da ellerimi sildim.
Eve vardığımda annem beni kapıda karşıladı. Cuma olduğu için tüm kıyafetlerimi kapıda çıkarıp elinden gelse çamaşırlarla birlikte beni de makineye atacaktı. İlk söylediği şey “Mendili çıkar, o renklilerle yıkanmaz. Suya bastırayım,” oldu. Cebimden o çamurlu bez parçasını korkarak çıkardım. Avucumda sıktıkça sıktım. Annem tam öfkeyle ağzını açacaktı ki mendilimden kalan parça Sait Faik’in hikâyesindeki o hırsız çocuğun avucundaki ipekli mendil gibi fışkırdı. “Anne,” dedim. “Bu mendil ilk defa işe yaradı, ne olur kızma!”
Kızmadı; annem sadece uzun uzun mendilin üzerindeki o lekeye baktı ve belki de ilk kez, ütülenmiş bir yalandan ziyade, kirlenmiş bir doğrunun daha değerli olduğunu anladı.



