Evin içi donmuş bir kış gecesi gibi soğuktu. Duvardaki her lekede hayal kırıklığına uğramış bir kadının bakışları vardı. Kapkalın perdeler, gün ışığının içeri girmesini engellercesine pencerelerde nöbet tutuyordu. Aydınlık olmaktan çok uzak bir salon ve salonun ortasında yere serilmiş bir kadın: “Yıldız”. Karşısındaki saate gözünün ucuyla baktı. Sabah kocasını uğurlamadan önce küçük bir tartışmayla başlayan konuşma; küfürler, yumruklar ve korku dolu çığlıklarla devam etmişti. En son kafasını duvardaki prize şiddetle çarptığını ve her yerin karanlık bir tünele dönüştüğünü hatırlayabiliyordu. Ondan sonra da olduğu yere yığılmıştı. Demek ki saatlerdir aynı şekilde, kımıldamadan yatıyordu. Elleri, ayakları buz kesilmişti.
Gövdesini oynatmaya çalıştı. Yüzünde, omuzlarında ve bedeninin her yerinde keskin ağrılar vardı. Yavaşça kalktı; bacakları titriyordu. Aydın gelmeden ortalığı toplaması gerektiğini düşündü. Yemek de yapamamıştı. İki gün önce yine yemek yüzünden tartışmışlardı. Işığı açtı. Ayaklarını sürüyerek mutfağa gitti. Çekmeceden bir bez alıp yine ağır ağır salona döndü. Duvardaki kan lekelerini sildi. Yere saçılan cam kırıklarını eliyle topladı; kalanları süpürdü. Düşerken çarptığı orta sehpayı düzeltti.
Topallayarak banyoya yürüdü. Işığı açtı. Karşılaşacağı manzarayı az çok tahmin ettiği için aynaya bakmadı. Yüzünü yıkarken lavaboya akan kana baktı; midesi bulandı. Kafasının sağ tarafı, üzerine biber sürülmüş gibi yanıyordu. Annesinin tembih ettiği gibi, rahatlamak için olanları yine akan suya anlattı. Mutfağa gidip titreyen ellerinden destek alarak sandalyeye oturdu. Oturmasıyla birlikte bütün kemikleri etlerine battı. Kalçası, karnı, sırtı, boynu… Hepsi lime limeydi.
Aydın birazdan gelecekti. Yemek hazır değilse yine kıyamet kopmasın diye inleyerek kalktı. Dolaptan eti çıkardı. Şişmiş göz kapaklarının arasından dünyayı dar bir çatlaktan izler gibiydi. Kesme tahtasını tezgâha, eti de üstüne koydu. En büyük bıçağı aldı; jülyen kesmeye başladı. Önce Aydın’ın o bağıran ağzını kesti. İnce ince… Kanlar oluk oluk aktı. Sonra burnunu kesti. Aydın nefes almaya çalıştıkça kendi kanını yuttu. Yıllardır onunla konuşmayan o işe yaramaz dilini eliyle kavradı; topraktan bir ağacı söker gibi çıkardı. Onu da doğradı. Sıra gözlerindeydi; onları parmaklarıyla oydu. Mutfağın beyaz tavanına kadar fışkırdı kanlar, oradan Yıldız’ın üzerine şıp şıp damladı. Gözleri soğan halkası gibi doğramaya başladı; mavi gözleri yerlere aktı. Bileklerine kadar su içinde kaldı Yıldız. Onu hiçbir zaman dinlemeyen kulaklarını kesti Aydın’ın. Hem de tek hamlede. Yıldız’ın söyleyip de Aydın’ın duymadığı bütün sözler, bir irin gibi boşaldı yerlere. Yalvarmalar, çığlıklar, sevgi sözcükleri, susuşlar… Hepsi birbirine tutunarak mavi gözlerden akan suyun içinde çırpındı; Yıldız’ın buz kesen ayaklarına yapıştı. Bıçağı havaya kaldırıp bu kez kafasına geçirdi; bıçak kemiğe saplanıp kaldı. Bir türlü çıkaramadı. Gücü yoktu.
Anahtar deliğinden gelen tıkırtıyla irkildi. Bedeni tekrar buz kesildi. Kapı açıldı, kapı kapandı. Anahtar portmantoya fırlatıldı. Aydın banyoya girdi, sifonu çekti, suyu açtı. Ellerini yıkayıp çıktı. Üzerini değiştirdi. Salona girip ışığı açtı. Yıldız’dan sakladığı kumandayı getirdi; her zamanki koltuğuna uzanıp televizyonu açtı. Haberler… Yine bir kadın cinayeti: “Kendisini reddeden eski karısını sokak ortasında kurşun yağmuruna tuttu. Genç kadın olay yerinde can verdi. Katil zanlısı pişman olmadığını söyledi.”
Haberlerdeki spikerin son cümlesi, Aydın’ın kumandayı koltuğun kenarına sertçe bırakmasıyla yarım kaldı. Ses, sanki evin soğuğuna çarpıp donmuştu. Salonda sadece saniyeleri bir balyoz gibi vuran saatin tıkırtısı kaldı.
Aydın, beklediği o yemek kokusunu alamayınca, sabah yarım bıraktığı kavgayı tamamlamak için yeni bir bahane bulmanın iştahıyla mutfağa girdi. Yıldız elinde bıçakla tezgâhın başında kalakalmıştı. Aydın ona doğru yürüyünce Yıldız elindeki bıçağı Aydın’ın karnına sapladı. Aydın şoke oldu. Sonra can havliyle cümleler kurdu, yalvardı. Bu sefer duyulmayan kişi oydu. Bıçağı kalbine sapladı. Bıçak orada, iman tahtasında takılı kaldı. Yıldız çıkaramadı; gücü yoktu. Yere yığılan o tanıyamadığı adama baktı. Kan içinde kalan halıya, titreyen ellerine…
Banyoya gitti, ellerini yıkadı. Suya karışan kana baktı. Kan kıpkırmızıydı, lavabo kıpkırmızı, yapış yapıştı… Bu sefer suya bir şey anlatmadı. Ortalık paslı demir gibi kokuyordu. Başını kaldırıp aynaya baktı. Mosmor gözleri, patlamış dudakları artık acımıyordu. Kemikleri etlerine batmıyordu.
Salona geçti, Aydın’ın yerine oturdu. Kumandayı alıp televizyonu açtı. Sessize alınan televizyonda bir film oynuyordu. Ekrandaki kadın, elinde bavuluyla yürürken arkasına baktı. Resmen Yıldız’a baktı. Ve koca ekranda: -SON- yazdı.



