Gitmem gerekiyor. Etrafım yabancılarla dolu. Ben hangi ara bu yatağa girdim? Üzerimi iğrenç bir örtüyle örtmüşler. Az önce bir kadın girdi içeri. Elinde bir bardak süt. Odada çocuk mu var diye baktım. Benden başka kimse yok. Garip garip mimikler yaparak sütü bana içirmeye çalıştı. Kendi eliyle sağmış…mış, kaynatmış…mış, bana getirmiş…miş. Bir kere ben sütten nefret ederim. İçmem diye ittirdim. Elime bardağı tutuşturdu. Sanki ben değil de başkası içti. Bu ağız bana mı ait? Bu inek kokusunu alan burun? Ağzımda dudaklarıma taşan yapışkan bir tat… Kadın pembe oyalı beyaz mendille ağzımı sildi. Ne münasebet? Ben aciz miyim? Kaptım elinden mendili. Kendim sildim. Kızmadı bana, olsun yine de ben sileyim. Nasıl şefkatli davranıyor. Çişin geldi mi diye soruyor. Sabah uyanınca insanın çişi gelirmiş. Sanki ben bilmiyorum. Elimden tuttu. Teni nasıl sıcak. Ateşe değmiş gibi çektim elimi. Ben öyle yapınca üzüldü.
Uzun ve karanlık bir koridordan daha küçük bir odaya gittik. Bak şimdi, diyerek karşıma geçti. Her bir ayağını bu taşlardan birine koy. Donunu indir. Çömel. O deliği görüyor musun? Oraya işe. Dediğini yaptım. Beni hipnoz mu etti bu kadın anlamadım? Sütte bir şey vardı kesin. Annem derdi kimseden bir şey yeme içme. Kesin sütte bir şey vardı. Yoksa ben ona niye boyun eğeyim ki? Karşı çıkamadım.
Tekrar yatağa yatırdı, o tuhaf renkli örtüyle üzerimi örttü. Aslında sabah olmuş…muş da herkes daha uyuyormuş. Çok erkenmiş. O yüzden sessizce oturmam lazımmış. Ben zaten gideceğim diye tutturdukça saçımı okşuyor, olur mu, diyor. Biraz sonra çok güzel kahvaltı edecekmişiz. O tandıra gidip benim için ekmek pişirecekmiş. Ben çok severmişim o sıcak ekmeğe tereyağı sürüp yerken yanında da şekerli çay içmeyi. Oysa annem hep bağırırdı bana, çayı şekerli içme, ilerde çocuğun olmaz bak, diye. Saçmalıyor, ben şekerli çay içmem. Hele ki yağlı ekmek hiç yemem. Şişmanlarsam kimse beni beğenmez, annem de beğenmez. Evlenene kadar dikkat etmem gerekiyormuş. Kupkuru da ol demiyormuş da yine bıngıl bıngıl olmak çok da makbul değilmiş. Zaten boyum da kısaymış. Kilo alıp da yusyuvarlak bir şey mi olaymışım? Ben yemem yağlı ekmek. Tepemdeki kadın, ay bak ben süreyim yağı dayanamazsın, öyle lezzetli ki bayıla bayıla yersin, diyor hâlâ.
Neyse şimdilik uzanayım da birazdan gideceğim zaten. Kafamı koyduğum yastık ne kadar da sert. Taşa yattım sanki. Ondan mı üşüdüm acaba? Örtüyü üzerime iyice çektim. Yere bir şey düştü. Gözümün ucuyla baktım. Peluş sarı bir ördek. Yataktan hiç kalkmadan eğildim aldım. Ne kadar yumuşak… Kafasını okşadım. Kimin acaba? Yanıma kim koydu? Ben kimsenin oyuncağını çalmam. Vallahi de şimdi gördüm. Yataktan düştü de gördüm. Annem çok tembihlerdi bana. Gittiğimiz yerde hiçbir şeye dokunma, hırsız derler maazallah. Anlatamazmış aksini sonra, babam da duyarsa kemiklerimi kırarmış. Bir keresinde teyzemlere gitmiştik. Eve gelince ne göreyim? Biri benim çantama kuzenimin bebeğini koymuş. Vallahi ben koymadım. Teyzem dikmiş bebeği. Sapsarı iplerden uzun saç yapmış. Gözlerini de yeşil düğmelerden. Bana benziyormuş, oynarken öyle demişti kuzenim. Belki de o yüzden gizlice çantama koydu. Vallahi ben koymadım. “Vay anam vay!” diye bağırdı annem. Nasıl böyle bir şey yaparmışım. O bana hiç bebek dikmemiş miymiş? Şimdi ablasına ne dermiş. Eniştesi ne düşünürmüş. Zaten bize kapılarını açmışlarmış. Babam beş kuruş kazanmadığı için arada para da veriyorlarmış. Onu ekmeğinden mi edecekmişim. Bana o kadar tembihlemişmiş oysa. Nasıl bu kadar salak olurmuşum. Şimdi o bebeği nasıl geri verecekmiş. Aslında bana vurmazmış da ben onu buna mecbur etmişim. İlerde ona şükredecekmişim. Annem ne güzel terbiye etti beni, diyecekmişim. Ağaç yaşken eğilirmiş. Kuzenimin bebeğini çalmıştım da annem morartana kadar ellerime vurmuştu diye anlatacakmışım. Haksız olduğum için bir damla gözyaşı da dökmemiş…mişim zaten. Bu ellerle mi koymuşum çantama, bu ellerle mi, ha! O dövmeseymiş babam zaten beni öldürürmüş…müş. Allah’tan annem dövdü diyecekmişim. Şükredecekmiş…mişim. Ben artık on bir yaşındaymışım, ne oyuncağıymış. Ev işlerini yapmak varken oyun mu düşünecekmişim. Bir iki yıla kalmaz evlilik yaşına gelecekmişim. O, on beşinde evlenmiş…miş. On altısında beni doğurmuşmuş. O da bilirmiş yoksa çocuk olmayı. Ama kızlar erkenden evlenip döl vermeliymiş. Aklım fikrim oyunda olursaymış evlilik düşünemezmişim. Onun gibi mi olaymışım. Beni doğurduktan sonra çorak bir tarlaya dönmüş rahmi. Doğuramamış bir daha. Benimle kalmışmış. O bana güveniyormuş. Benim bir sürü çocuğum olmalıymış. Onun kaderini yaşamamam için ne dualar ediyormuş. O neler çekmiş. Ne ebeler ne hocalar bakmış da başka çocuğu olmamışmış. Kocası o yüzden bu hâle gelmiş…miş. Yoksa kendisinden on yaş büyük de olsa çok iyiymiş önceleri. Âdet olduğunda ona yaklaşmazmış mesela. Ne kocalar varmışmış. Âdetken bile karısına rahat vermezmiş. Onun kocası insaflıymış. Bir erkek doğuraymış adam böyle mi olurmuş? Tek kızla bırakmışmış onu. Küçükken beni çok severmiş…miş de şimdi yüreği darlandığı için ikimizi de dövüyormuş. Başkası olsa bırakıp gidermiş. Ama o bizi bırakmamış…mış. Olsun çalışmasınmış, varlığı yetermiş…miş. Herkesler ona eksik bir kadınla ne kalıyorsun diyormuş. Annesi ona ha bire kız bulup getiriyormuş. O istemiyormuş. Neyse işte… Allah’tan anneanneme benzemişim de biraz güzelmişim. Yoksa bu boyla beni tövbe evlendiremezmiş. En fazla ne kadar uzarmışım ki. Bu dayaktan sonra bir daha da kimsenin eşyasını almazmış…mışım.
Gök gürültüsünün sesiyle irkildim. Şimşekler patlıyor resmen. Çok korktum. Kadın odaya telaşla girdi. Yanıma oturdu. Amanın ağlamış mıymışım? Niye o kadar bağırmış…mışım. Ben bağırmadım ki ne ağlaması, deyip gözlerime dokundum. Ellerim ıslandı. Korktun mu sen? Yağmur yağıyormuş, pencereden seyretmek ister miy…mişim? Korkacak bir şey yokmuş…muş. Ne güzel de rahmet yağıyormuş. O yağmasa toprak sulanmaz, bitkiler büyümez, çiçekler açmazmış. İnsanlar aç kalırmış. İyi de bunu zaten biliyorum bana niye anlatıyorsun ki, diyorum? Diyor muyum acaba? Kendi sesimi niye sadece ben duyuyorum? Bu kadına ne desem beni duymamış gibi konuşmasına devam ediyor. Acaba beni duymuyor mu? Beni kimse duymuyor mu?
Annem de hiç duymazdı beni. Bir keresinde gökyüzü salya sümük ağlıyordu, burnunu çekse hepimizi yutacak gibiydi. Bizim evin perdeleri yoktu. Hiç olmadı. O perdeler hep annemin gözlerindeydi. Kapkalın ışık geçirmez perdeler. Bir de yüreğindeydi. Bir tek ben görürdüm. Benim için bile hiç aralamazdı onları. Gök gürlüyor ama nasıl anlatamam. Önce kapkaranlık odayı aydınlatan bir şimşek… Ben kulaklarımı kapatana kadar da bir patlama sesi… Yattığım odanın iki tarafı da camdı. Yatağım da cam kenarında. Çok korkmuştum. Ağlayarak annemin odasına girmiştim. Babam annemin üzerindeydi. Annem beni görünce onu yana itekledi. Babamın sesi gök gürültüsüne karıştı. Ayırt edemedim. Donakaldım. Annem eliyle hemen çık işareti yaptı. Bakışlarım içeride kaldı. Kapıyı kapattım. Zaten onların kapıları hep kapalıydı ama odalarının perdesi yoktu. Onları bir tek ben görmesem yeterdi sanki. Kapalı kapılar ardında yalandan sevişip alelade kavga ederlerdi perdesiz evimizde. Yağmuru hiç sevmedim. Şimşeği en az duyduğum yere, banyoya kapatmıştım kendimi. Şimdi rahmet yağsındı, çiçekler, bitkiler açsındı, toprak ana doysundu suya.
O kadın nereye gitti acaba? Bu ev ne kadar soğuk… Karanlık… Genç bir adam girdi içeri. Elinde çiçekli bir elbise. Beyaz bir atlet. Bir de külot. Yok artık! Yanıma oturdu. Gülümsüyor. Saçımı okşuyor. Üzerimdeki şeyin düğmelerini açıyor. Bir yandan da konuşuyor. Ne zırvalıyor billahi anlamıyorum. Cümle kurmuyor ki. Sanki ninni söylüyor. Ya da mırıldanıyor. Homurdanıyor ya da. Bir saçımı okşuyor bir düğmemi açıyor. Bana bak, diyorum. Ne yaptığını sanıyorsun? Seni anneme söylerim. Bana dokunamazsın. Hem sana mı kaldı beni giydirmek? Diyorum muyum acaba? Duymuyor beni. Elini itiyorum üzerimden. Gülümsüyor. Terlemişsin, hasta olacaksın. Sana ne be! Babam görse senin kemiklerini kırar yeminle. Hoşt! Elini ısırıyorum. Canı yanıyor. Isırdığım yeri ovalarken gözleri doluyor. Oh olsun! Ben seni uyarmıştım. Utanmaz arlanmaz ırz düşmanı! Benim memelerime mi bakacaksın aklınca? Ha ha! Annem öğretti bana. Kimseye elletmem. O memeler büyüyecek. Bir tek kocan dokunacak ileride. Bir de bebelerim emecek. Bırak, dokunma bırak! Genç adam elindekini bana giydirmeye devam ederek hüngür hüngür ağladı… Oysa eniştem bana dokunurken hiç ağlamamıştı. Ben ağlamıştım. Memelerim minicik. Tomurcuklarını öpem mi senin ha, diye diye her yerimi okşamıştı. Bağırmazsan sana para veririm emi, demişti. Bağırmamıştım. Sessizce ağlamıştım. Elimi bir yerine değdirmeye çalışırdı. Taş gibi… Korkma, bak bunu sen böyle diktin. Senin tomurcukların dikti. İşte bu dikilince bundan tohum dökülüyor. Sonra o tohumlar… Nefesi kesilirdi bir anda… Sigara kokan, rakı kokan nefesi… Sonra bir bakıyordum ki altına işemiş. Anlatmaya başlardı. Öyle olurmuş…muş. Bunu kimseye söylememem gerekiyormuş. Bakalım nasıl sır tutuyormuşum. O tomurcuklar büyüyünce de yanına gelecekmişim. Belki ileride içimi sularmış. Şimdi odadan önce ben çıkacakmışım sonra da o. Bu aramızda bir oyunmuş. Kelimeler dişlerinin arasından ezile ezile çıkıyordu. Benim kapıdan ezile ezile çıkışım gibi.
Bu yakışıklı genç adam da kim? Elimden tutup beni balkon gibi bir yere götürdü. Biraz da çapkın galiba… Kafamı okşuyor. Masada yedi sekiz kişi var. Bazıları çocuk… Beni masanın baş köşesine oturttu. Ben istemedim. Ne münasebet, orası babamın yeri. Az sonra annem rakısını getirecek. Oturmam ben onun yerine. Genç adam kafamı okşamaya devam etti. Bana sarıldı. İlla oraya oturtmak istedi. Yer miyim? Bana tuzak kuruyor kesin diye sandalyeyi itip başka yere geçtim. Bu hatayı bir kere yaparım ben. Ne sandın akıllım? Bir keresinde eve misafir gelmişti. Masamız çok kalabalıktı. Herkes oturup yerleşince bir tek masanın başındaki sandalye boş kalmıştı. Ben de hoplaya zıplaya oraya geçtim. Annem kaş göz yapıp durdu ama anlamadım. Meğer babanın yerine oturma, içerden sandalye al kaş gözüymüş o. Ne bileyim. Daha kalkmama fırsat kalmadan babamın gölgesi Azrail gibi bitti tepemde. Son zamanlarda çok içiyordu. O gün yine misafirler gelmeden önce içmişti. Nasıl olduğunu anlayamadan kendimi havada buldum. Babam uzun saçlarımdan kavrayıp beni havaya kaldırdı. Misafirlere aldırmadan hem de. Evimizin önünde bir erik ağacı vardı. Babam beni sürükleyerek oraya götürdü. Ben şaşkınlıktan ağlayamıyordum bile. Anneme seslendi. Koyunları bağladıkları ipi istedi. Herkes ne yapacak diye bekliyordu. Hamza amca, bırak kızı Süleyman, günah, ne yaptı ki miskin diye seslense de duymadı. Annem benim aptal olduğumu düşündüğü için bana bakıp kafasını sallıyordu. Biliyordu, kocasına karışırsa kendi de dayak yiyecekti. Akşam olmasına rağmen hava çok sıcaktı. Babam o minicik gövdeme acımadan kurbanlık bir koyun gibi beni ağacın gövdesine bağladı. Bir daha oturacağın yeri bil, diye bağırarak sofraya döndü. Ben ağlamadım. Sofradaki misafir çocuklar bana bakıp gülüştü. Ona çok içerledim. Misafirler gidene kadar ağaçta bağlı kaldım. Üzerimden kertenkeleler geçerken ürperdim. Ağlamadım. Dimdik uyumuşum. Babam sızıp kalınca benim ipleri Hamza amca çözmüş. Yatağıma götürmüş. Annem de sabah sen nasıl bir insansın, bir damla gözyaşın akmadı. Suçunu biliyorsun demek diye diye söylendi. Bir daha yerini bil de dayak yeme. Şimdi de bu adam gelmiş benden baş köşeye oturmamı istiyor. Siz oturun baş köşeye. İstemiyorum.
Tanımadığım bu insanlardan kurtulmam lazım. Bir yolunu bulup kendi evime gitmeliyim.
Akşam bana zorla bir şeyler yedirdiler. Yemezsem güçsüz düşermişim. Delirmiş bunlar.
Hoş genç adam… Uzun boylu, kumral… Masmavi gözlü… Yanıma oturdu yine. Elimi tuttu. Kalbim yerinden fırlayacaktı. Beni bırakma olur mu? Seni bırakır mıyım hiç? Sofradaki herkes bize hayran hayran baktı. Başımı onun omzuna dayadım. Saçımı okşadı. Seni arabayla gezdireyim mi, diye sordu. Olur, sonra da evime götür. Bunlar kim? Sabahtan beri tepemdeler. Evime gidelim. Bir sürü yemek yapmam lazım. Misafir gelecek.
Ayağa kalktık. Arabaya giderken küçük bir çocuk geldi yanıma. Ben de sizinle geleceğim diye tutturdu. Baba lütfen, ben de geleyim. Bu sefer babaannem önde otursun baba. Söz ağlamayacağım tamam mı babaanne diyerek eteklerime yapıştı. Ne babaannesi, haylaz çocuk. Dalga mı geçiyorsun? Bizim yakışıklı genç adam dolu gözlerle yüzüme baktı. Taşmak üzereydi deniz gözleri. Boş ver anneciğim, hadi gidelim. Ne annesi? Delirmiş bunlar…



