İsimlerin insanın kaderi olduğu sözünü elbet duymuşsunuzdur. Ben de duyduğumda şimdiki yaşımı çoktan yarılamıştım.
Merve…
Kutsal topraklarda Hz. Hacer’in su bulmak için koştuğu iki tepeden birinin adı.
Hacer, Safa ve Merve arasında koşarken suyu bulamamıştı. Yedinci gidişinde Merve tarafındayken bir ses duymuş ve İsmail’in bulunduğu yere dönmüştü. Zemzem İsmail’in yanında, topraktan çıkmıştı.
Evet, herkesin bildiği bu kadardı.
Ama ne demekti Merve? Neydi kelime anlamı?
Baktığında karşında duran koca bir dağ mı?
Değil. Ben kimsenin karşında dimdik durmayı, sertliğimle dikliğimle övünüp zorluk çıkarmayı sevmem.
Bir tepe mi?
Yok değil. Tepeler biraz yalnızdır, rüzgâra en açık yerde dururlar. Gelen geçen kimse uzun süre kalamaz üzerinde.
Peki ya yerinden hiç kıpırdamayan bir kaya mı?
O da değil. Ben öylece kalamam. Zaman değişirken aynı yerde, aynı hâlde durmak bana göre değil.
O hâlde neyim ben?
Daha küçük bir şey… Daha az yer kaplayan, bazen bir avuca sığan, bazen bir cepte, bir çantada unutulup dokunulmayı özleyen küçük bir şey. Bazen de kayıp gitsin diye denize fırlatılan ama sonra akıntıya usulca eşlik eden; suyla buluştuğunda rengi belirginleşen, bir kıyıdan ötekine geçe geçe kendini suyla ve diğer taşlarla törpüleyen o küçük çakıl taşıyım.
Eksilmek mi bu?
Olsun.
Eksildikçe güzelleşilmiyor mu ki?
Ben kıyıları severim.
Suyun gelip gittiği kıyıları… Yuvarlanarak kaybolacağımı sansam da bir taştan diğerine vururken kuma, toprağa suya karışmayı severim. Kıyılarda hiçbir şey aynı kalmaz ama hiçbir şey de kaybolmaz.
Değişir.
Her şey değişir ve dönüşür.
Canım halam bana bu ismi koyarken eminim bunları düşünmemişti. Zaten bu bir bebeğin, bir çocuğun hikâyesi olamazdı.
Çakıl taşı bir yolculuğun adıydı.
Evet, benim adım Merve. Anlamı Çakıl Taşı. Şimdi kırk yıllık bir çakıl taşıyım. Aynı kıyılarda değilim. Üzerimden çok su aktı. İçimde sertleşmiş, benimle kalan yerler var. Hangi dağdan ya da hangi kayadan koptuğumun da bir önemi yok.
Şimdi bakıyorum geldiğim bu yola ve net bir şekilde görüyorum; taş suya hasrettir.
Ve düşünüyorum bir süredir;
Benim Hacer’im kim?
Benim İsmail’im kim?
Benim yönümü çeviren o ses kim?
Benim suyum kim?

