Yazın ilk işi denize girmek değil, ceplerini doldurmaktı. Daha güneş kumları kızdırmadan dedesiyle kıyıya inerler, suyun gece boyunca önlerine bıraktıklarını ararlardı. Deniz kabuklarını bulmak kolaydı. Beyazları uzaktan seçilir, pembeye çalanların kenarları kumun içinde belli olurdu. Taşlar içinse eğilmek gerekirdi. Islakken başka, kuruyunca başka görünen yüzlerce taşın arasından hangisinin eve götürüleceğine karar vermek yalnızca Doğa’ya aitti.
“Bu.”
Dedesi elindeki taşı alır, avucunda çevirirdi. “Bunun nesi varmış?”
“Balığa benziyor.”
“Ben kurbağa gördüm.”
“Sen yanlış görüyorsun dede.”
Dedesi güler, taşı bez çantaya atardı.
Akşama doğru balkon masasının üzerine eski gazeteler serilirdi. Bir bardakta ince fırçalar, diğerinde bulanık su dururdu. Dedesi kabukların üzerindeki kumu temizlerken o, sabahtan beri kafasında neye dönüşeceğine karar verdiği taşları önüne dizerdi. Birinin üzerine kırmızı benekli bir uğur böceği, diğerine mavi pencereli beyaz bir ev yapardı. Balığa benzeyen taş gerçekten balık olurdu. Kurbağayı ise dedesinin inadına hiçbir zaman çizmezdi.
Boyaları kuruyunca dedesi hepsini tek tek ters çevirirdi. İnce uçlu siyah kalemini gömlek cebinden çıkarır, altlarına o günün tarihini yazardı.
“Niye yazıyorsun?”
“Lazım olur.”
“Neye?”
“Bir gün anlarsın.”
Dedesi, cevabını bilmediği sorularda da aynı şeyi söylerdi. O yüzden bunun gerçekten bir anlamı olup olmadığından hiçbir zaman emin olamadı. Kendisi de tarihin yanına küçücük bir yıldız kondururdu. Beş köşesini düzgün yapamadığından yıldızlarının biri mutlaka diğerinden uzun olurdu. Dedesi her seferinde düzeltmeyi teklif eder, o izin vermezdi. “Benim yıldızım bu.”
Sonra boyadıkları taşları ve kabukları tahta bir kasaya yerleştirip sahil yolunun kenarına götürürlerdi. Dedesi küçük tabureye oturur, o kasanın başında beklerdi. İlk satışını kime yaptığını yıllar sonra hatırlamayacaktı. Ama parasını hatırlayacaktı. Avucunun ortasında duran bozuklukların çıkardığı sesi, eve kadar cebini yoklayışını, dedesinin, “Harcamak yok, sermaye o,” diyerek onu kızdırmasını…
Bazen bütün gün tek bir taş bile satılmazdı. Bazen akşam olmadan kasa yarıya inerdi. Turistler deniz kabuklarını daha çok sever, çocuklar uğur böceklerine uzanırdı. Yaşlı kadınlar küçük evleri seçerdi nedense. Dedesine bunun sebebini sorduğunda yine omuz silkerdi. “İnsan neyi özlediyse onu alır belki.” O zamanlar bunun da dedesinin uydurduğu cümlelerden biri olduğunu düşünürdü.
Yazlar geçti. Bir süre sonra taşların başında oturmak ona çocukça gelmeye başladı. Önce sahile arkadaşlarıyla inmeyi tercih etti. Sonra üniversite için başka bir şehire gitti. Balkon masasındaki boya kutuları kurudu, fırçaların kılları sertleşti. Tahta kasa bir kış rutubetten şişti ve kapağı kapanmaz oldu. Dedesi yine de sahilde yürürken güzel bir taş gördüğünde cebine atmaya devam etti.
“Büyüdüm ben,” dedi bir keresinde, dedesinin cebinden çıkardığı yassı beyaz taşı görünce.
“Taşın bundan haberi yok.”
Bu cümleye ikisi de gülmüştü.
Yıllar sonra dedesinin eşyalarını toplarken aynı taşı çalışma masasının çekmecesinde buldu. Boyanmamıştı. Altında tarih yoktu. Yıldız da. Onu çantasına koydu.
Üniversiteden sonra ne yapmak istediğini bildiğini sanmıştı. İlk işi uzun sürmedi. İkincisinde çalışma saatlerinden, üçüncüsünde yaptığı işten yakındı. Birkaç kez hevesle başladığı yerlerden aylar sonra aynı isteksizlikle çıktı. Bir kursa yazıldı, bitirdiği sertifikayı dosyasına kaldırdı. İnternetten bir şeyler satmayı denedi. Bir süre ofiste çalıştı. Başka bir yerde daha iyi olacağını düşünüp ayrıldı; başka bir yerde de olmadı. Yıllar geçtikçe özgeçmişine yeni satırlar ekleniyor ama “Ne iş yapıyorsun?” sorusuna verdiği cevap sürekli değişiyordu.
Son çalıştığı şirket küçülmeye gidince bu kez ayrılmak kendi seçimi olmadı. İlk ay biraz dinlendi. İkinci ay iş ilanlarına daha sık bakmaya başladı. Üçüncü ay, sabah kahvesini içerken banka hesabındaki rakamla karşılaşınca dinlenmenin de bir sonu olduğuna karar verdi.
İlanı o gün gördü: Yetiştirilmek üzere atölye yardımcısı aranıyor. El becerisi tercih sebebidir.
Bir kuyumcu atölyesiydi. Önce geçti, sonra geri döndü. Dedesini düşündüğü için değil; o sırada aklına bile gelmemişti. İlanda yazan çalışma saatleri uygundu, dükkân evine uzak değildi ve artık düzenli bir işe ihtiyacı vardı. “El becerisi” yazan yere gelince biraz durdu. Başvurdu.
Cemal Bey onu üç gün sonra tezgâhın karşısına oturttu. İlk haftalarda yaptığı işin kuyumculuktan çok, küçücük parçaları düşürmemeye çalışmak olduğunu düşünüyordu. Vitrindeki yüzüklerle, kolyelerle atölyenin arka tarafı birbirine hiç benzemiyordu. Önde ışıkların altında duran bütün o parıltının arkasında eğeler, penseler, cımbızlar, büyüteçler ve saatlerce aynı noktaya bakan insanlar vardı.
Cemal Bey çok konuşmazdı. Doğa bir işi bitirip önüne bıraktığında büyütecini gözüne yerleştirir, bakar, sonra parçayı geri verirdi. Doğa ilk başlarda bunu beğenmemesi sanıyordu. Bir gün cesaret edip sordu.
“İyi mi, kötü mü?”
Cemal Bey şaşırmış gibi baktı. “Baktım ya.”
Başka bir şey söylemedi. Bir süre sonra Doğa baktığı sürenin ne anlama geldiğini kendiliğinden öğrendi. Kısa bakarsa bir yerini düzeltmesi gerekiyordu, uzun bakarsa değil. Bazen de Cemal Bey parçayı masaya koyup yalnızca önüne iterdi. İlk kez uzun baktığı bir işin ardından Doğa parçayı geri alırken istemeden gülümsedi.
“Ne oldu?” dedi Cemal Bey.
“Hiç.”
“İyi.”
Bu da onun övgüsüydü.
Zamanla Doğa’nın gözleri küçüldükçe çoğalan ayrıntılara alıştı. Bir montürün kenarındaki belli belirsiz eğriliği, yüzeyde kalan izi, ışığın bir noktada neden kırıldığını görmeye başladı.
Cemal Bey bir gün yaptığı işi önüne koyup, “Bir daha bak,” dedi.
Doğa büyüteci taktı. “Baktım.”
“Bakmış olsan bana getirmezdin.”
Doğa yeniden baktı. Bir süre sonra kenardaki küçücük fazlalığı gördü. “Bunu nasıl gördünüz?”
Cemal Bey omuz silkti: “Sen de gördün.”
“İkinci bakışta.”
“İkinci de bakış.”
Doğa güldü. Dedesinin dükkânını o anda hatırladı. Sarı ışığın altında eğilmiş başını, küçük çekmeceleri, dokunmasına izin verilmeyen aletleri… Çocukken bir yüzükle bütün gün nasıl uğraşabildiğine akıl erdiremezdi. Şimdi bazen öğle yemeğini geciktirdiğini ancak Cemal Bey çay bardağını tezgâhına bıraktığında fark ediyordu.
Hayatındaki pek çok şey gibi taşlarla ilişkisi de biçim değiştirmişti. Çocukken rengine, şekline, avucuna nasıl oturduğuna bakarken şimdi büyüteç altında; damarlarını, berraklığını, kesimini inceliyordu. Tezgâhından artık sahilden toplanmış çakıllar değil; safirler, zümrütler, yakutlar geçiyordu. Elması cımbızın ucunda tutuyor, ışığa kaldırıyor, içinde gözle görülmesi zor kusurları arıyordu. Bir taşın değerini; karatı, rengi, berraklığı ve kesimi belirliyordu. Bunların hepsinin bir ölçüsü vardı. Çocukluğundaki taşlarınsa hiçbir ölçüsü olmamıştı.
Dedesinin çekmecesinden çıkan yassı beyaz taşı atölyedeki küçük çekmecelerden birine koymuştu. Değerli taşlarla karışmasın diye ayrı tutuyordu. Bazen bir şey ararken karşısına çıkıyor, parmağıyla üzerinden geçip çekmeceyi yeniden kapatıyordu.
Yıllar geçti. Bir sabah kepengi kaldırırken durdu. Aynı anahtarı aynı kilide kaç yıldır soktuğunu hesaplamaya çalıştı. Altıncı yıldı. Buna kendisi de şaşırdı.
Cemal Bey boş kaldığında küçük bir parçayla uğraşıyordu. Sipariş değildi; dükkânda satılacak işlerden birine de benzemiyordu. Bazen haftalarca çekmecesinde duruyor, sonra sakin bir öğleden sonra çıkarıp üzerinde biraz çalışıyordu.
Doğa bir gün sordu. “Ne yapıyorsunuz ona?”
“Uğraşıyorum.”
“Onu görüyorum. Ne olacak?”
“Bilmiyorum daha.”
“Kaç yıldır bilmiyorsunuz?”
Cemal Bey başını kaldırdı. “Acelen mi var?”
Doğa güldü. “Ben merak ettim.”
“Bitince bakarsın.”
“Ne zaman bitecek?”
Cemal Bey büyütecini yeniden gözüne taktı. “Senin şu soruların bitince.”
Bir daha sormadı.
Cemal Bey’in emekli olduğu gün herkes gittikten sonra dükkân birden sessizleşti. Masanın üzerinde yarım kalmış çaylar, pasta tabakları ve buruşturulmuş peçeteler vardı. Cemal Bey önlüğünü çıkardı. Çekmecesini açıp yıllardır boş kaldıkça uğraştığı parçayı aldı. Doğa onun ne yaptığını izledi. Bu kez masaya geri koymadı; cebine attı. Kapıya doğru yürüdü. Doğa elindeki işi bırakmadı. Cemal Bey de dönüp bir şey söylemedi. Kapı kapandıktan sonra Doğa bir süre çalışmaya devam etti. Sonra onun boş kalan sandalyesine baktı.
Birkaç yıl sonra dükkâna giren kadın yetmişlerinde olmalıydı. Boynundan çıkardığı kolyeyi tezgâhın üzerine bırakırken, zincirin kopan ucunu gösterdi. “Bunu kurtarabilir miyiz?”
Doğa ince zinciri avucuna aldı. “Kurtarırız. Birkaç gün bırakmanız gerekecek yalnız.”
Kadın başını sallayıp çantasından cüzdanını çıkardı. Fermuarı açarken anahtarları tezgâhın üzerine düştü. Doğa önce sesini duydu; metal anahtarların arasından gelen tok, küçük bir çarpma. Sonra gördü. Anahtarlığın ucunda, kenarındaki boyası yer yer dökülmüş mavi bir balık sallanıyordu.
Eli zincirin üzerinde kaldı. Kadın cüzdanından kimliğini çıkarmaya çalışırken Doğa gözlerini anahtarlıktan ayıramadı. Balığın bir gözü diğerinden biraz daha büyüktü. Kuyruğunun sağ tarafında fırça kaymış, mavi boya ince bir çizgi hâlinde taşın doğal rengine taşmıştı. Çocukken fırçayı aceleyle çektiğinde hep öyle olurdu.
“Bakabilir miyim?”
Kadın neyi istediğini anlamadı.
“Şuna,” diyerek anahtarlığı gösterdi.
Kadın gülümseyerek uzattı. “Eski püskü bir şey. Yıllardır benimle geziyor.”
Doğa taşı avucuna aldığında ağırlığını tanıması mümkün değildi. Aradan neredeyse otuz yıl geçmişti. Yine de başparmağı kendiliğinden kenarındaki küçük girintiye yerleşti. Balığı çevirdi. Arkasındaki siyah yazı büyük ölçüde silinmişti ama tarih hâlâ okunuyordu. Hemen yanında da bir köşesi gereğinden uzun, küçücük bir yıldız vardı. Başparmağı yıldızın üzerinde kaldı.
“Bunu nereden aldınız?” diye sordu.
Kadın soruya şaşırdı. Anahtarlığa baktı, sonra Doğa’ya: “Bunu mu?”
“Evet.”
Kadın gözlerini kısarak düşündü. “Hiç hatırlamıyorum.” Balığı eline aldı. “Çok eskiden beri bende ama. Anahtar değiştirdim, ev değiştirdim, bunu değiştirmedim.”
“Neden?”
Kadın bu kez güldü. “Onu da bilmiyorum. Sevdim herhâlde.”
Doğa başparmağını yıldızın üzerinden geçirdi. “Olabilir.”
Kadın anahtarlığı geri aldı. “Kaç kere atacağım dedim. Sonra kıyamadım.”
“Atmayın.”
Kadın gülerek yüzüne baktı. “Bu kadar mı sevdiniz?”
Doğa tezgâhtaki zinciri eline aldı. “Bunca yıl kalmış. Kalsın artık.”
Kadın anahtarlarını çantasına koydu. “Doğru diyorsunuz.”
Kapıdan çıktıktan sonra Doğa bir süre arkasından baktı. Sonra vitrindeki ışıkları kapattı. O akşam çekmecesindeki yassı beyaz parçayı çıkardı. Masasının üzerine bıraktı. Boyamadı.
Ertesi sabah Cemal Bey’in yıllarca kullandığı sandalye boştu. Doğa önlüğünü takıp çalışmaya başladı.
Meltem atölyeye birkaç ay sonra geldi. İlk günlerde yaptığı her işi bitirmeden söküyordu. Bir kenarını beğenmiyor, düzeltiyor, bu kez öbür tarafına takılıyordu. Doğa önce karışmadı. Bir öğleden sonra aynı parçayı üçüncü kez önünde görünce dayanamadı.
“Sen bunu sabah bitirmedin mi?”
“Bitirdim.”
“Peki neden yine söktün?”
“Beğenmedim.”
“Neresini?”
Meltem elindekini çevirdi. “Bir tarafı içime sinmedi.”
“Neresi?”
Meltem baktı. Bir süre daha baktı. “Bilmiyorum.”
Doğa elini uzattı. “Ver.”
Parçayı aldı, büyüteci gözüne taktı. Uzun süre baktı. Sonra Meltem’e geri verdi. Meltem bekledi. “Nasıl?”
“Baktım ya.”
Meltem’in yüzündeki ifadeyi görünce Doğa güldü.
“Ne demek o?”
“Ben de ilk duyduğumda anlamamıştım.”
“İyi mi yani?”
Doğa tekrar elindekine baktı. “İyi. Ama sen beğenmediğin yeri bulursan sök.”
“Bulamazsam?”
“Bırak.”
“Daha güzel olabilir ama.”
“Olabilir.”
“Öyleyse neden bırakayım?”
Doğa omuz silkti. “Daha kötü de olabilir.”
Meltem elindekine baktı. O gün sökmedi.
Aylar sonra bir akşam yaptığı işi tezgâhın üzerine bıraktı, önlüğünü çıkardı. Doğa başını kaldırdı.
“Sökmeyecek misin?”
Meltem çantasını omzuna taktı. “Yarın beğenmezsem bakarım.”
“Sen bilirsin.”
Meltem kapıdan çıkarken geri döndü. “Yarın da beğenirsem?”
Doğa güldü. “O zaman başka işe geçersin.”
Meltem’de güldü ve çıktı. Doğa önündeki parçaya bakmadı.
Zamanla başka kadınlar da geldi. Kimi birkaç ay öğrenip başka bir atölyede işe başladı, kimi kaldı. Arka taraftaki masa yetmeyince ikinci bir masa kondu, sonra üçüncü. Doğa kimseye hayatını nasıl kuracağını anlatmadı. Tezgâhın başında bildiği ne varsa onu gösterdi. Bazen aynı hareketi defalarca yaptı, bazen yalnızca baktı. Birinin elinden işi alması gerektiğinde aldı; kendi başına yapabileceğini gördüğünde dokunmadı.
Bir sabah Meltem yeni gelen genç bir kadının yanına oturmuş, cımbızı nasıl tutacağını gösteriyordu. “Çok sıkma,” dedi. “Elin yorulur.”
Doğa seslerini duydu ama başını kaldırmadı. Önünde ince bir yüzük vardı. Bir kenarını düzeltti, büyüteci çıkarıp çıplak gözle baktı. Sonra çekmeceyi açtı. Yassı beyaz parça oradaydı. Yanına yıllar önce mavi balığın üzerinde gördüğü tarihin aynısını yazmayı düşündü. Kalemi eline almadı. Çekmeceyi kapattı.
Arka taraftan Meltem’in sesi geldi. “Doğa, bir bakar mısın?”
Doğa sandalyesinden kalktı. “Geliyorum.”
Önlüğünün cebindeki anahtarlar birbirine çarptı. Arka tarafa geçti.

