Hayat çok kısa. Acısıyla, tatlısıyla harmanlanmış bir gerçek.
Göbeklitepe ile başlayan tarih ve o zamandan günümüze kadar gelen milyarlarca insan…
Dün var olanlar, bugün yaşayanlar ve yarın olmayacak olan biz insanlar…
Bugün hepimizin unutup zaman zaman hatırladığımız ve kaçışı olmayan ölüm gerçeği. Bu kaçışı olmayan gerçeğe rağmen içimizde biriktirdiğimiz küskünlükler, kızgınlıklar, kırgınlıklar.
Deniz kıyısında, mavi suların ve dalgaların dinlendirici sesi eşliğinde vakit geçiriyorum. Bu eşsiz güzellikler ortasında etrafı izlemeyi, bir de kıyıda taş toplamayı çok severim. Yine öyle bir anda taşların arasında bulduğum minik kahverengi üzerinde turkuaz ve beyaz damarları olan bir taşı elime aldım. Taşın girinti, çıkıntılarını evirip çevirip inceledim. Renk ve biçiminin eşsiz güzelliğine hayran oldum. Sonra başımı kaldırıp etraftaki büyük büyük kayalara, etrafımızı saran dağlara baktım hayranlıkla.
Minicik özenle işlenmiş taşın o gizemli enerjisi ruhumun derinliklerine yayıldı. Bu sadece bir taş değildi. Taş; gücün, dayanıklılığın sembolüydü. En önemlisi de kalıcılığın.
İnsanoğlu ilk resmini kayaların üzerine kazımıştır. İlk semboller taşın üstüne çizilmiştir. İlk yazı taşın üstüne yazılmıştır. Böylece şekiller, semboller günümüze haberci olmuştur asırlar öncesinden.
Taş sertliğin, dayanıklılığın, kalıcılığın simgesiydi. Ölümsüz eserlerin ortaya konulduğu, işlendiği, özenle resmedildiği, yontulduğu yegâne dayanıklı malzemeydi.
Bazı dönemlere ad olmuştur: Taş Devri, Cilalı Taş Devri gibi. Bu arada parmaklarımın arasındaki turkuaz damarlı taş büyüdü, büyüdü ve ağırlaştı.
Sanki avucumun içinde bir dünya var oldu birden…
Göbeklitepe insanlığın yaratılış algısını değiştirdi bir anda. İnsanlığı alıp oniki bin yıl öncesine taşıdı “T” şeklindeki devasa dikili taşlar.
Üniversite yıllarında üzerinde çalışmalar yaptığımız Asya’nın ortasındaki Türkçenin ilk yazılı kaydı olan Göktürk Yazıtları canlandı gözümde. Bilge Kağan’dan, Tonyukuk’tan haber verdi.
Mısır Firavunu III.Tutmosis tarafından yapılan ve Mısır’dan gemilerle bugünkü Sultanahmet Meydanına taşınan bir kaidenin üzerine yerleştirilen Roma İmparatorluğu’ndan kalan Dikilitaş… Üzerindeki hiyeroglif yazılar ve kabartmalarla asırlar öncesinden haberler getirdi günümüze.
İshakpaşa Sarayı’nın duvarlarında, kemerlerinde ve özellikle görkemli taç kapısında geometrik şekiller, bitkisel motifler ve kabartmalar yoğun olarak kullanılmıştır. Saraydaki taşlar üzerinde, ustaların kimliğini veya aidiyetini belirten çok sayıda özel taşçı sembolü ve işareti bulunmaktadır. Asırlar öncesi yapılan bu muhteşem saray bize tarihten bir habercidir.
Dağların en yüksek noktalarına kurulan daha nice saraylar, kaleler, burçlar, surlar…
Michelangelo’nun meşhur sözü aklıma geldi. “Her mermer bloğunun içinde bir heykel vardır ve heykeltıraşın görevi onu keşfetmektir; ben sadece fazla mermeri kaldırdım.” Ölümsüz eseri Davut heykelini de yontmuştu, fazlalıklardan arındırmıştı ünlü heykeltraş.
Minicik taş; bana neler yaşatıyordu, bana neler hissettiriyordu?
Deniz dalgalandı, dalgalar kıyıya doğru vurmaya başladı. Uzakta bir tekne kıyıya doğru yaklaşıp demir attı. Kıyıda yüzen insanlar dalgalarla boğuştu. Uzun süre öylece izledim denizi.
Taş avucumun içinde… Bu kez de taşla ilgili deyimler ve anlamları bir film şeridi gibi gözümün önüne gelmeye başladı.
“Taş yerinde ağırdır.”
“Bağrına taş basmak.”
“Taşı sıksan suyunu çıkartmak.”
“Taş kesilmek.”
“Ekmeğini taştan çıkartmak.”
“Taş kalpli.”
“Taş gibi.”
Zihnimin içinde her bir deyim dans ediyordu. Anlamları uçuştu havada… Elimdeki minik taş sadece, bir taş değildi. Minik taşın yaydığı enerji bu kez, beni alıp Endülüs’e götürdü.
Kızıl Sarayın kapıları açıldı önümde. Elhamra Sarayı. Herkes onu Kızıl Saray olarak bilir. Fotoğraflarda bile gördüğüm zaman gözlerimin dolduğu muhteşem mimari yapı canlandı gözümde. Şehrin en güzel noktasına kurulmuş sade ama bir o kadar da görkemli bir saray.
Gün batımında sarayı izlemek üzere karşı tepede yerimizi aldık. Fotoğraflar çektim sayısız. Gün batımında kızıla büründü asırlar öncesinin habercisi… Kızıl toprağı, güneşin ışıklarıyla tam da adına yakışan rengi yansıtmaya başladı. Görülmeye değer bir renk cümbüşü oluştu. Altın rengi, sarı ve pembe… Uzaktan kızıl bir tepenin üzerinde mücevher gibi parlıyordu. Bu muhteşem günbatımına yanı başımızda yükselen Çigan müziği ezgileri eşlik ediyordu. Büyülü bir an güneşin batışı ve karanlıkta sarayın silüetinin görüntüsüyle son buldu. Seyrine doyamadığım masalsı bir günbatımı olarak hafızamda yerini aldı. Henüz içini görmemiştim.
Gece yatağıma uzandığımda telefonda sürekli Elhamra Sarayı ile ilgili bilgiler okudum. Bir sonraki günün heyecanı kapladı içimi.
Ağaçların arasından yürürken, ayaklarımın altında hışırdayan sonbaharın sarı yaprakları, geçmişin fısıltılarını taşıyordu sanki. Derken, Kızıl Saray’ın kapıları açıldı önümde; yeryüzüne indirilmiş masalsı bir cennet gibi… Saray, insan aklının ve zekâsının taşta somutlaşabileceği en son noktaydı; yeryüzünde cenneti tasvir etmek için inşa edilmişti.
Işığın, suyun ve geometrinin kusursuzca harmanlandığı, taşların birer dantel gibi işlendiği o görkemli alanda kayboldum. Duvarlarda ve tavanlardaki büyüleyici detaylar arasında dolaşırken her odada, her kıvrımda insan emeğinin ve zarafetinin imzasını gördüm. Burası bir saraydan çok daha fazlasıydı; taşlarla örülmüş, zamana direnen bir hayal şehriydi.
Surlara çıkıp Granada’yı, bu şanslı şehri izledim. Şehrin güzelliğine dalmışken, surların ardında yatan o hüzünlü tarihi; tarihin akışında ve ne yazık ki bugün de Müslümanların katledildiği gibi Endülüs’te de Müslüman mahallelerinin yok ediliş hikâyelerini yüreğim burkularak dinledim.
Sonra yine sarayın huzur veren avlularına döndüm; havuzların durgun suları, yemyeşil ağaçlar ve renk renk çiçekler… Fakat sarayın asıl ruhu, taşlara kazınmış olan o ezeli hakikatte gizliydi. Duvarların her köşesinde, binlerce kez tekrarlanan o cümle yankılanıyordu: “La Galibel illallah” Allah’tan başka galip, zafer sahibi yoktur. İnsan eliyle kurulan en büyük ihtişamın ve gücün bile geçici olduğunu, mutlak ve gerçek kudret sahibinin yalnızca Allah olduğunun ifadesi.
Dağların, taşın, toprağın, sonsuz evrenin tek sahibi O’dur.
Ve elbette insanın da…
Cenneti hatırlatan bu yer insanın ölümlü, taşın ise kalıcı olduğunu işaret ediyordu.
Bu ihtişamlı sarayda yaşayanlar bugün yoktu artık. Ama saray oradaydı ve tarihe şahitlik etmeye devam ediyordu.
Elimdeki taş beni alıp gezdiğim, gördüğüm yerlere götürdü. Büyülenmiştim. Hayat telaşesi içinde unuttuğumuz ölümü hatırlattı bana.
İnsana karşı dağlar taşlar…
Ölümsüzlüğün adı belki de…
Var olmanın adı “taş”.
Taşa verilen ruh, çizilen resim, yontularak ortaya çıkan heykeller, kemerler, sütunlar, surlar ve kaleler.
Sonsuzluğun bekçisi.
İşin özü yaşamak güzel; küslükler, kırgınlıklar neden? diye sordum kendime. Taş kalpli olmak neden? Bitmeyen istekler, makam mevki yarışları neden? Şu yaşadığımız kısacık ömrümüzde, taş gibi baki değilsek şu fani dünyada hırsımız neden? Taş kadar hükümranlığımız yokken hasedimiz, kinimiz kime? Kısacık bir sürede zihnimi dolduran, türlü türlü fikirlerle mücadele etmeme sebep olan minik taşı cebime koydum ve “La Galibel İllallah” sözünü defalarca tekrarladım içimden.
“La Galibel illallah”

