Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Bir Lokma Bir Hırka

Salonun ortasındaki devasa karton kutuya baktı. Günlerdir buradaydı. İçini doldurması gerekiyordu ama eli neye gitse, odanın havası birden ağırlaşıyor, nefes alması güçleşiyordu.

Evi, yıllar içinde biriktirdiği bir eşya yığınıydı… “Ne zaman bu hâle geldi, ne ara bu kadar dağıldı?” soruları zihninin içinde dönüp duruyordu. Verememe hastalığı vardı. Bir de asıl onun alt yapısını oluşturan alma tutkusu. Bin bir hevesle aldığı, üç kez bile giymediği deri ceket, yıllardır bir kez bile giymediği kazaklar, gömlekler; “Bir gün mutlaka okuyacağım,” diye saklanan ama sayfaları sararan kitapları, artık çalışmayan eski model fotoğraf makinesi… Sayısız fincanlar, bardaklar… Hepsi çekmecelerin dibine, dolapların arkasına çökmüş, hayatın akışını yavaşlatan birer ağırlık olmuştu.

Gardırobun kapağını açtı, öylesine boş boş bakıp kararsız adımlarla geriledi. Yine vazgeçmişti. Elini attığı her şey onun için çok kıymetliydi. Her biri anılarıyla doluydu.

Uzun zamandır minimalist yaşam öyküleri okuyordu, merak sarmıştı bu akıma. Kendi de sadeleşmek istiyor ama bir türlü beceremiyordu.

Uzun koridor boyunca bilinçsizce gidip geliyor, bu arada sürekli eşyalarının yerini değiştiriyor, bazı anlar boş boş gidiş gelişlerine, anlamsız yer değişiklerine kendisi dahi şaşırıp kalıyordu.

Şibidik şibidik, terlik sesinden yoruluyordu.

İlk adımı atmak en zoruydu. Bir yerden başlamalıydı artık. Eline yıllardır dolapta bekleyen, rengi solmuş o mavi atkıyı aldı. Kariyer yolculuğundaki başarısızlık hissini taşıyordu üzerinde. Atkıyı kutunun içine bıraktı. Ardından hızlıca birkaç parça daha seçti onları da… O an, odadaki havanın bir nebze de olsa hafiflediğini hissetti.

Kutular doluyor, oda boşalıyordu ama içindeki o görünmez ağırlık bir türlü hafiflemiyordu. Sanki attığı her nesnenin yerine, duvarlar arasında büyük bir boşluk oluşuyor ve yüreğine bir sessizlik çöküyordu. Sırtındaki o yük, gardıroptan çıkan elbiselerle ilgili değildi belki de.

Aslında kurtulmaya çalıştığı şey sadece kumaşlar, plastikler ya da kâğıtlar değildi. O ceket, olmak isteyip de olamadığı kadındının ta kendisiydi. Kitaplar, yarıda bıraktığı bir kariyer hayalinin suçluluk duygusuydu. Fotoğraf makinası gerçekleşmemiş hayallerinin izlerini taşıyordu. Her eşya, geçmişteki bir “ben”in hayaletiydi ve hepsi şimdi sırtına binmiş, onun ileriye doğru bir adım atmasını engelliyordu. Tutunduğu anılar onu her geçen gün biraz daha dibe çekiyordu.

Bir an durdu ve odanın köşesinde duran ve her taşınmada yanında sürüklediği o eski, budaklı, eğri ağaç dallarından yapılmış lambadere gözü takıldı. Bozulmuş, ampulleri patlamıştı. Bir sanat eseri değildi ve işlevi kalmamıştı. Sadece bir hevesle alınmış, yıllarca tozu yutulmuş, ama bir türlü fırlatılıp atılamamış bir “eğrilik” gibi duruyordu orada.

Zihni birden yıllar önce izlediği Yunus filmine, o eski hikâyeye kaydı. Yunus’un, Taptuk Emre’nin dergâhına kırk yıl boyunca taşıdığı odunlara…

Taptuk, Yunus’un getirdiği o kusursuz, dümdüz odunlara bakıp, “Yunus,” demişti, “Dergâhımıza odunun bile eğrisi giremez.”

Leyla karşısındaki eğri ahşaba bakarken derin bir nefes aldı. Yunus, dergâha sadece dağlardan kestiği ağaçları taşımamıştı kırk yıl boyunca; içindeki eğrilikleri, hamlıkları, benlik davasını, öfkesini ve kibrini arındırmıştı. Her gün taşıdığı o odunlarda, kendi ruhunun pürüzlerini bir bir yontmuştu âdeta. Taptuk’un dergâhı bir ev değil, bir arınma yeriydi onun için…

Leyla’nın evden atmaya çalıştığı o fazlalıklar, aslında kendi içindeki Taptuk’un kabul etmediği eğriliklerdi. “Ben bu eşyaya sahibim,” diyerek büyüttüğü o sahte aidiyetler, “bir gün lazım olur,” diyerek beslediği o korkular… Aldıkça şımaran, susmayan zenginlik göstergesi, egosuydu. Hepsi ruhuna yük olan sırıtan, yakışmayan eğri odunlar gibiydi.

Hizmetini tamamlamış o ağaç lambaderi yavaşça çöp torbasının içine koydu. Bu kez canı yanmadı. Aksine, Yunus’un baltasını vurduğu o ilk ağaç gibi, içindeki sert bir kabuğun çatladığını ve altından taze, dümdüz bir bırakma duygusunun filizlendiğini hissetti. Bırakmak, eksilmek değildi; düzene girmek, hizalanmaktı.

Sadeleşmek, bir tür cerrahi müdahale gibiydi. Canı yanıyordu ama her çöp torbası dolduğunda, her bir parça evden çıkıp gittiğinde, ruhunun derinliklerindeki koyu, kıvamlı tortu da çözülmeye başlıyordu. Ev genişlemiyordu aslında; genişleyen, kendi göğüs kafesiydi.

Gerçek sadeleşme, sadece eşyayı değil, egoyu ve kusurlu niyetleri de bırakmaktı. Evindeki fazlalıklardan kurtulmaya çalışan ama bir türlü tam hafifleyemeyen Leyla “ bir hırka, bir lokma” sözünü hatırladı. Bu sözü hep bir yoksulluk, bir mahrumiyet sanmıştı. Şimdi bunun muazzam bir hükümranlık olduğunu anlıyordu. Eşyaların köleliğinden, geleceğin kaygısından, geçmişin tortusundan azat olmak demekti. Bir lokmayla doyan, bir hırkayla ısınan insanı hangi fırtına yıkabilirdi ki?

Gözlerini kapatıp boş odayı dinledi. Yıllarca daha büyük gardıroplar, daha şık koltuklar, daha fiyakalı teknolojik aletler için koşturup durduğu o amansız yarışı düşündü. Ne kadar çok şeye sahip olursa, o kadar güvende hissedeceğini sanmıştı. Oysa sahip olduğu her nesne, zamanla onun sahibi olmuştu. İnsan hep bir şeyleri ekleyerek çoğalacağını sanırdı. Hayatını unvanlarla, mülklerle, alkışlarla ve anılarla doldurdukça büyüyeceğine inanarak geçerdi ömür. Oysa gerçek büyüme, eksilerek oluyordu…

Yıllarca tersini fısıldamıştı dünya onun kulağına. “Daha çok al, daha çok al, daha çok biriktir, daha çok gezdir ellerini sahip olduklarının üzerinde,” demişti.

Oysa; boş salonun ortasında otururken hayatın en büyük sırrına dokunduğunu hissetti: İnsan, azaldıkça çoğalıyordu.

İsmini düşündü. Leyla… Anlamı gece demekti. Mecnun’un hikâyesinde Leyla, insanın kendi içine yaptığı en derin yolculuğun adıydı…

Gece ve Leyla

Yıllarca bu ismi sadece karanlıkla, gölgelerle bağdaştırmıştı. Oysa şimdi, eşyalardan arınmış bu loş odada anlıyordu ki, gece olmadan yıldızlar görünmezdi. İnsanın kendi içindeki o parlak özü, o ilahi ışığı görebilmesi için önce hayatın gürültülü ışıklarını söndürmesi, bilinçsizce biriktirdiklerinden vazgeçip kendi sessiz gecesine, yani kendi “Leyla”sına çekilmesi gerekiyordu.

Mecnun’un çöllerde aç ve susuz kalarak aradığı Leyla, aslında bir insan değil; dünyevi yüklerden kurtulan ruhun ulaştığı o saf, berrak mutluluktu. Mecnun her şeyden azaldıkça, içindeki gerçek aşkla çoğalmıştı.

Kutular kapının önüne dizildiğinde odalar tamamen boşalmıştı. Duvarlarda eski tabloların bıraktığı hafif renk değişimleri dışında geçmişe dair hiçbir iz kalmamıştı. Ev, bir zamanlar içinde barındırdığı o gürültülü eşya kalabalığından arınmış, derin bir sessizliğe gömülmüştü.

Pencereden sızan akşam güneşi, boş salonun zeminine uzun, altın sarısı bir çizgi çekti. Odada ne devasa bir büfe vardı artık, ne de tozuyla havayı ağırlaştıran perdeler. Işık, hiçbir engele takılmadan, özgürce akıyordu odanın içinde. Tıpkı Leyla’nın zihninde akan, o yeni berrak düşünceler gibi.

Hafiflemişti. Uzun zamandır böyle gülümsemediğini fark etti. Bu, bir şeyi elde etmenin, bir savaşı kazanmanın verdiği kibirli gurur değildi. Bu, kendiyle savaşı bırakmanın, artık hiçbir şeye ihtiyaç duymamanın verdiği muazzam bir mutluluktu. “Bu eşya, bu anı, bu kırgınlık gitse de ben yine tamım, yine ayaktayım,” diyebilmenin hafifliğiydi.

Anladı ki, mutluluk biriktirilen bir şey değildi; mutluluk, üstündeki fazlalıkları attığında zaten hep orada duran o özü keşfetmekti. Bırakmak bir kayıp değildi; insanın kendine, en yalın ve en güzel hâline geri dönme yolculuğuydu.

Leyla gözlerini batan güneşe doğru çevirdi, hırkasına biraz daha sarındı ve içindeki o pürüzsüz sessizliğin tadını çıkardı. Artık hiçbir yükü yoktu; sadece saf, hafif ve derin bir huzur hissediyordu.

Leyla salonun ortasında, çıplak parkenin üzerine oturdu. Mutfaktan getirdiği tabakta bir dilim taze ekmek, bir dilim peynir, birkaç zeytin duruyordu. Sırtını duvara yasladı. Dizlerini karnına doğru çekti. Ekmeğinden küçük bir lokma kopardı. Ağzındaki o yalın tat, şimdiye kadar en lüks yediği akşam yemeklerinden daha gerçek, daha doyurucuydu. Üzerindeki hırkaya sıkıca sarındı. Eski gri bir hırka; kolları biraz aşınmış, dikişleri yer yer gevşemiş ama onu her şeyden daha sıcak tutacak bir hırka…

Sabahı bekleyecekti öylece…

Ev bomboştu… Telefonu hiç susmadı. Yardım kuruluşları, dernekler arayıp teşekkürlerini bildiriyorlardı. Gece çökmüştü… Ama Leyla’nın içi, o karanlığın tam ortasında, azaldıkça büyüyen ve tüm odayı kaplayan kutsal bir aydınlıkla parlıyordu. O artık sadece bir isim değil, bırakarak özgürleşen, azaldıkça tüm evrene sirayet eden bir ruhun bizzat kendisiydi.

Leyla salonun ortasından ayağa kalktı. Kapıya doğru yürürken, içindeki o eski gitme dürtüsüyle şimdiki arasındaki farkı düşündü. Eskiden kaçmak, kendinden kaçmak için yola çıkardı. Ama bavuluna doldurduğu o gizli ağırlıklar yüzünden gittiği her şehirde aynı tıkanıklığı yaşardı. Oysa şimdi, kaçmıyordu. Sadece akıyordu. İçindeki nehir yatağını bulmuştu ve bentleri yıkılan suyun durmaya hiç niyeti yoktu.

Sırtındaki eski gri hırkayı düzeltti, yerde duran küçük sırt çantasına baktı. Önceki ev değiştirmelerini hatırladı; kamyon dolusu koliler, hurçlar ve günlerce süren yorucu emek… Şimdiyse tüm hayatı, omuzlarına zahmetsizce takabileceği tek bir çantanın içine sığıyordu. İşte “bir hırka, bir lokma” felsefesinin mucizesi buradaydı: Yükü olmayan, her an yola çıkabilirdi.

Leyla anahtarı kilidin içinde son kez çevirdi. Boş dairenin kapısını arkasından kapatırken, içinde ne bir pişmanlık vardı ne de geleceğe dair bir endişe.

Azalmıştı, eksilmişti, sadeleşmişti… Ve tam da bu yüzden, önünde uzanan o sonsuz yolculuğa bütünüyle çoğalarak ilk adımını attı.

Apartmandan çıkıp sokağa adım attığında, sabahın serin rüzgârı yüzünü yaladı. Özensizce topladığı sarı saçları savruldu. Leyla, isminin hakkını veren o uzun ve karanlık geceden çıkmış, kendi şafağına doğru yürüyordu. Çantası hafif, zihni berrak, kalbi evren kadar genişti.

“Bırakmanın Mutluluğu” tüm bedeninin sarmıştı.

Önünde upuzun, berrak bir yolu vardı.

Belki yeni bir iş, belki yeni bir şehir…

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Melike Erdoğan
Melike Erdoğan
1971 Osmaniye doğumluyum. Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi mezunuyum. Türkçe Öğretmeni olarak Adana Sıtkı Kulak Orta Okulunda çalışma hayatımı sürdürmekteyim. AÖF'de Sosyoloji okudum. Aile Danışmanlığı eğitimi aldım. Kitap okumayı, incelemeyi, yorumlamayı severim. Bu sebepten dolayı okulumda veya sosyal ortamlarda kitap okuma kulüplerinde okuma etkinliklerime devam etmekteyim. Hikaye ve Denemeler yazmaktayım. SUARE ÖYKÜ’de öykülerim yayınlanmakta. İki oğulun annesiyim.

POPÜLER YAZILAR