Tek çocuk olmasının verdiği burukluğu ilk kez bu kadar derinden hissederek anahtarı yuvasında iki kez döndürdü ve arkasına bakmadan merdivenleri hızlıca indi. Kendini yapayalnız ve çaresiz hissederek taksiye bindi.
“Havaalanına,” diyebildi sadece. Tüm acılarını yüreğine gömdü, annesinin üzerine atılan topraklarla birlikte. Telefonun ucundaki bir sesi daha kaybetmenin acısı sarmıştı bedenini. Önce babası, sonra annesi… Zihninde bir yığın karmakarışık düşünceyle bavulunu alıp sürüklemeye başladı. Bir ay sonra döner, evdeki tüm eşyaları ihtiyaç sahiplerine dağıtır, geride kalanları dernek ve hayır kurumlarına bağışlar, evi de satışa çıkartırım… Türlü düşünceler içinde uçaktaki yerini zorlukla bulup oturdu. Yol boyunca annesiyle geçirdiği güzel günler, yüreğini burkan acılı hatıralar canlandı gözünde. Kalabalık aile ziyaretleri, özenle kurulan misafir sofraları, şeker tadında bayram günleri, eş dostla kutlanan doğum günleri; kapısı misafirlere açılan salon, çiçeklerle dolup taşan balkon… Babasının hastalığında omuz omuza hastanede geçirdikleri zorlu günler, sırayla tutulan nöbetler… Oysa şimdi bir başınaydı. Yaslanacak bir omuz, onu anlayabilecek bir dert ortağı yoktu. Çok isterdi bir kardeşi olsun. Belki yükü hafiflerdi bir nebze. El ele, gönül gönüle destek verirlerdi birbirlerine.
Elif Amerika’da yaşıyordu. Yüksek lisans yapmak için çıkmıştı bu yola. Onca zorluğa tek başına göğüs germişti. Uzun yıllar sürmüştü hayatla mücadelesi. Kendi ayakları üzerinde durmayı başarmış, güzel bir işin sahibi olmuştu büyük şirketlerin birinde. Uzun ve bol beklemeli, yorucu bir yolculuktan sonra içinde büyük bir boşluk, bedeninde yorgunluk, zihni dopdolu yatağına kıvrılıp uzun ve karanlık bir geceye gözlerini yumdu. Sabah kalktığında aynadaki yorgun yüzü onu korkuttu. Göz altında morluklar, ağlamaktan şişmiş gözler…
Onu bekleyen hayatı kaldığı yerden devam etmeliydi. Kısa sürede hayat onu sarıp sarmalayıp gündelik telaşelerini sundu bir bir…
Hayat insana acımasızdı, ne yalnızlığı ne yorgunluğu ne de ölümü bilirdi.
Elif güçlü, tek başına bütün zorlukların üstesinden gelebilen bir kızdı. Annesinden aldığı güçlü kadın karakteri, babasından aldığı kararlılığı ile hayatın zorluklarına karşı hep direnmeyi başarmıştı. Bu özelliklerinden dolayı iş yerinde hızlıca yükselmişti. Annesinin yokluğuna da çabucak alıştırdı kendini. Hızlı bir kararla evlendi.Aynı hızda bir kararla noktaladı evliliğini. Ve bir gün Türkiye’ye gitmesi gerektiğini hatırladı.
Aradan geçen onca günü, yılları düşündü durdu takside.
Artık evin kapısındaydı. Sanki hiç gitmemiş, sanki bu kapıyı sekiz yıl önce kapatıp anahtarı kendi elleriyle çevirmemişti. Elleri titredi, içinde kendine karşı bir kızgınlık bir pişmanlık hissetti. Anahtarı taktı yavaş yavaş yuvasında döndürürken annesinin “Hoş geldin,” nidalarını duyacak gibi hissetti. Biliyordu ki o ses yoktu artık. İlk adımını attığı an eskimiş parkenin gıcırtılı sesi ona “Merhaba,” dedi. Karanlığın içinde el yordamıyla ilerledi. Gözü henüz karanlığa alışmamıştı. Perdenin kenarından süzülen ışık huzmesi odanın içinde ince bir çizgi oluşturdu. Işığı takip ederek kendine yol buldu ve ağır kadife perdeyi araladı. Her şey yerli yerinde duruyordu. Büyük vitrin, koltuklar, ortadaki yuvarlak masa, el dokuması Isparta halısı, kitaplık, annesinin yumaklarının sepeti… Küf kokusuyla karışan havanın ağırlığı nefesini kesti. Birden öksürmeye başladı. O zaman fark etti bütün eşyaların üzerinin tozla kaplanmış olduğunu. Bir sis perdesini aralamanın ağırlığı çöktü üzerine. Meraklı gözlerle etrafı tarıyordu. Koltukların üzerindeki sararmış örtüler, masanın üzerindeki kurumuş çiçekler, vitrinde inci gibi dizilmiş bardaklar, konsolun üzerindeki yerküre… Çocukluğunun en güzel oyuncağı… Tıpkı o günlerdeki gibi çocuk heyecanıyla döndürdü. Bir kez daha döndürdü. Durdurup tozlarını parmak ucuyla sildi ve yerküreyi yavaşça bir kez daha çevirdi. Amerika’nın üzerinde durdurdu parmağını. Biraz daha çevirdi Türkiye’nin üzerine dokundu. Parmaklarının ucundaki tozlara baktı uzun bir süre.
Onca yıl değer miydi beklemeye?
“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında.
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.”
Bir şiirden okumuştu bu cümleyi. Hüzünlü bir şekilde “Hayat ertelemeye değer miydi?” dedi.
Ceviz kaplama konsolun üzerindeki çerçeveyi eline alıp tozlarını sildi. Üstündeki elbise, bir bayram arifesinde dikilmişti. Annesinin heyecanlı heyecanlı prova yapma hâlini hatırladı. Bitmesini sevinçle beklediği, dikiş makinesinin başından ayrılmadığı o güne gitti. Üç bayram günü üstünden çıkartmamış, onunla yatıp onunla kalkmıştı. İki damla yaş gözlerinden istemsizce süzüldü. Diğer çerçeveyi eline alıp özenle temizledi. Babasının aldığı okul çantası sırtındaydı. Fotoğrafta çantanın gözükmesi için türlü türlü oyunlar yapmış, en sonunda yan durmuştu. Kimse onu objektife bakmaya ikna edememişti. Tozunu arındırdığı her anı onu hem güldürüyor hem de ağlatıyordu. Çekmeceyi açtı annesinin inci kolyesi oradaydı; eline aldı, tozunu üfledi ve özenle kendi boynuna taktı. Fotoğraf albümünü alıp parkenin üzerine oturdu. Saatlerce fotoğraflara baktı. Zamanda yolculuk yapıyor o anı tekrar yaşıyordu.
Zaman durmuştu sorgusuz sualsiz…
Dokunduğu her eşya onu alıp geçmişe götürüyordu. Geçmişini bu kadar özlediğinin farkında bile değildi. Burası onun eviydi. Çocukluğuydu, gençliğiydi… Yıllarca mutluluk içinde yaşadığı yerdi. Bu mahallede, bu sokakta, bu evde ne kadar çok anısı vardı. Hepsi birbirinden neşeli, gülmeli, kahkahalı anılardı.
Tozla kaplanmış anıları hayata tutunmasına ve yeniden başlamasına bir çağrıydı sanki.
Yıllardır Amerika’da yaşıyordu ama tarif edemediği bir boşluk içindeydi. Kimsesiz, sahipsiz ve yapayalnız hissediyordu. Evliliğinde aradığı mutluluğu bulamamış, kısa sürede tekrar ayrılmıştı. Onun için bu süreç çok zor işlemiş, psikolojik destekle ayakta kalmayı başarabilmişti.. Bu olayın hemen arkasından bir de kanser hastalığı çıkmıştı ortaya. Kemoterapi aldığı zaman aynalara küsmüş, saçlarının dökülmesinin şokunu uzun süre üzerinden atamamıştı. Hastalık sürecini de tek başına atlatmıştı. Birçok kez işyerinden de hayal kırıklığı yaşamış, işsiz kaldığı zamanlar olmuştu.
Mutfağa gitti annesinin yemeklerinin kokusu geldi burnuna… Burada da her şey yerli yerindeydi. Bardaklar, tabaklar, tencereler… Duvardaki durmuş saat. Her eşyada her detayda annesi vardı. Her yere kokusu sinmişti. Eşyaların üzerindeki toz arınsa temizlense, hayata yeniden başlatacak o şen kahkahaları, sokaktan geçen satıcıların sesini duyacaktı sanki…
Annesinin oturduğu tekli koltuğa oturdu. Yanındaki örgü sepetine uzattı elini, önüne çekip karıştırdı yünleri, tozlarını silkeleyerek. İlk kez örgü örmeyi öğrendiği güne gitti. “İki düz, bir ters. Yok yok olmadı, bir ilmek daha. Tığını düzgün tut kızım. İpini sıkıca parmağının ucunda tut, çek ilmeği. Tekrar ilmek al, eveet oldu işte!” sesleri kulağında çınladı. Bir ipin ucundan tuttu, zincir yaptı, ilmek ilmek… Ariadne’nin ipliği gibi tutundu ona sıkıca… Örgüsü elinde gözlerini kapatıp uzun bir müddet içini dinledi koltuğa gömülerek.
Bağlanmalıydı hayata bir ipten umut beklercesine…
Uzun bir süre kendini dinledikten sonra ayağa kalkıp salonun ortasındaki masaya doğru yöneldi ve yine eskimiş parkelerin gıcırdayan sesi eşlik etti ona. Sandalyeyi çekip masada her daim oturduğu yerini aldı. Masanın üzerindeki tozlu elifba cüzüne uzandı. İlk kez Kur’an öğrenme çabalarını hatırladı. İlk harf kendisinin adıydı. Ne çok şaşırmıştı “Bu harf ben miyim?” diye. Yeşil kitabın sayfalarını tek tek çevirdi. Hatırlıyor muyum? diye kendini denedi, harfleri okudu bir bir. İçinde bir sevinç kıpırdanmaya başladı. Harflerin hepsini hatırlamıştı. Tekrar ilk sayfaya döndü Elif harfine baktı ve bu harf gibi tek ve yalnızdı. Ama dimdik ayakta… Bağlanma kaygısı olmadan…
Arkadaşı Suzan’ı aradı.
Suzan “Ben kalıyorum, dönmeyeceğim. Evi satmıyorum,” derken sesindeki coşkulu neşeye kendisi de şaşırdı.
Yıllardır aradığı tutunacak dalın burası olduğuna karar verdi. İçindeki boşluğun burada dolacağını biliyordu.



