Perşembe, Nisan 23, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Ariadne’nin İpliği

Ayça bir bankada çalışıyordu. Sınavlar, terfiler derken müdür olma yolunda son noktaya gelmişti. Fakat bu günlerde çok büyük bir sıkıntı yaşıyordu. Bu yolda yürüyüp kariyerine kariyer ekleme konusunda kararsızlıklar içindeydi. Her gece bu düşüncelerle boğuşup uykusuz bir şekilde yatağından binbir güçlükle çıkarak yollara düşüyordu. Kentin trafik sıkıntısında bunalıyor, geç saatlerde işten çıkıyor ve evine ulaşana kadar gece yarısı oluyordu. Bu yorucu hayat onu çıkmaza itiyor, buhranlar geçirmesine sebep oluyordu. “Hayatı çözmeye çalışmak yerine onunla birlikte hareket etmek gerekir,” diyordu, kendi kendine. O ritmi yakalamak, hayatla dans etmek tüm zorlukların aşmasını sağlayacaktı belki… En büyük hayali yazar olmaktı. Ama kendine ayıracak zerre kadar zamanı bulamazken bunu nasıl başaracaktı? Dergilere gönderdiği yazılar çok beğeni topluyordu oysa. Her şeyi bir tarafa bırakıp hayatın ritmini yakalamaya karar verdi ve anlık bir kararla istifa mektubunu yazdı. Böylece iş hayatına son noktayı koyup Karadeniz’in bir köyünde yaşayan babaannesinin yanında soluğu aldı. Saat kurmadan, alarm sesi olmadan uyanmanın keyfine doyamadı. İlk işi yemyeşil doğayı keşfetmek oldu. Her gün sabahları istediği saatte kalkıyor, doğa yürüyüşüne çıkıyor, çiçekler topluyor, böcekleri, böceklerin yuvalarını inceliyor, kurumuş yapraklara dokunuyor, ağaçlara yaslanıp saatlerce dinleniyor ve derin düşüncelere dalıyordu. Dağlar, taşlar yıllardır özlediği yegâne arkadaşları olmuştu kısa sürede. Hayat bir yolculuktu ve önemli olan o yolculuğu keyifli hâle getirmekti. Son okuduğu kitap “İkigai” idi. Ve kendi ikigai’sini arama yolculuğunda olduğunu fark etti kitabı kapatırken. Hayat bir pamuk ipliğine bağlıydı aslında. Hayata tutunmak için Ariadne’nin ipliğine bağlanmak gerekiyordu. Bu kurtarıcı bir ipti. Hayata tutunmak için insanın meşgalelerinin, farklı farklı uğraşlarının olması gerekiryordu. Belki Okinawa adasında bulunan Ogimi köyündeki insanlar gibi yüz yaşına kadar yaşayamayacaktı ama hayatını anlamlı kılacak uğraşlar bulacaktı. Yeni bir güne başlama sevincini yüreğinde duymak, geriye kalan güne sımsıkı sarılmak ve doyasıya yaşamak hayatı… En ince ayrıntısına kadar keyifle, zevkle…

Verandaya oturup kahvesini yudumlarken sisli dağları, yemyeşil ağaçları seyre doyamıyordu. Defterini çıkartıp yazmaya başladı.

Ağaç misali kökü olmalı insanın. Nasıl kökler toprağa bağlanıyor ve ağacı besliyorsa insanın da anıları olmalı. Hatıraları onu hayata bağlamalı.

Geçmişi boş olan insanların, hayatın zorlukları karşısında güçsüz kaldıkları, çabuk yorulduklarını, pes ettiklerini düşünüyorum. Oysaki insan anılarına sarılabilmeli, üzüldüğü zaman. Eline alıp karıştıracağı bir günlüğü, fotoğraflarını yerleştireceği bir albümü, hatıralarını yazdığı defteri olmalı…

Hep şikâyet ediyor ve kaygılanıyorum yeni nesil çok farklı çok değişti, diye. Neden böyle diyorum, gelişen teknoloji ile büyüyen bir nesil. Teknolojinin bize kazandırdıklarının yanında bizden götürdükleri de azımsanamayacak derecede önemli. Dejenere olan bir genç nesil. Belki de günümüzün en büyük problemi. Ölüm vakalarının artığını, kavgaların, boşanmaların gün geçtikçe çoğaldığı, intiharların ve kadın cinayetlerinin hat safhaya ulaştığını söylersem yanlış değildir herhalde. Günümüz insanı tahammülsüz… Aceleci, sabırsız, vurdumduymaz, bencil ve sorumluluk duygusu eksik. Paylaşım, paylaşma yok… Ehh, tüm bunların sonucu ne olacak?

Sıkılmak, bunalmak, yorulmak, her şeyden çabucak vazgeçebilmek…  Günümüzde bu kadar canlılık ve renklilik varken hayatı yakalamak çok zor. Bu kadar zorluğun içerisinde durup derin bir nefes almak, akışta olduğunu fark etmek bizi hayata bağlayacak belki de… İşte o zaman elimize aldığımız albüm, kurulan büyük aile sofraları, dede, ninenin evinin kalabalığı bize ilaç gibi gelecek. Yorgunluklar unutulup minik tebessümler girecek devreye. Komik hâllerimize gülüp eğleneceğiz, içten kahkalarla…. Pantolonun modeli, ayakkabının topuğu, hırkanın uzunluğu, kazağını yakası o anki sohbetimizin konusu olacak. Elden ele gezinen fotoğraflar, albümler neşeye neşe katıp gülümsemeleri kahkahaya dönüştürecek. En sevdiğim anlar…  Çoluk çocuk, genç yaşlı toplanıp fotoğrafların yorumlanması ile başlayan ve aileyi kızlı erkekli başında toplayan muhabbet ânı… İşte diyorum anıları olmalı insanın. Beni, seni, bizi hayata bağlayan… Vazgeçilmezleri olmalı… Hayata renk veren büyük aile sofraları kurulmalı üşenmeden, yılmadan. Odasından hiç çıkmadan bilgisayar başında büyüttüğümüz çocuklar değil anılarla beslediğimiz, geleceğini geçmişle inşa ettiğimiz çocuklarımız olmalı. Geçmiş dediğimiz bu kavram geçip gitmemeli… Dürülüp dökülüp bir kenara konulursa gerçekten geçmiş olduğu bilinmeli. Arada sırada çıkartılmalı, koklanmalı ve tekrar rafına konulmalı. Ruhumuza dokunan, bizi hayata bağlayan anılarımız olmalı. “Sepet sepet yumurta” diye başlayan hatıralarımız olmalı…

“Testinin içinde ne varsa dışına o sızar,” der Mevlânâ. Evet testimizde olanlar dışarı sızacağına göre testinin boş olması ihtimali en kötü olanıdır. Testiyi dolduran hatıralarımız bizi hayata bağlayacak ve yaşama sevinci olacak. Tıpkı toprağa sarılan ağaç gibi… Umut olacak, sevgi olacak, özlem olacak, kurulan hayallere yol gösterecek. Ruhumuzu şekillendirip canımıza can katacak. “Sepet sepet yumurta…” diye başlayıp yolumuz aydınlatacak ışık olacak, nur olacak… Yorulduğumuzda derin bir nefes alıp yola devam etmemizi sağlayacak anılarımız, bize kök olacak. Bu kökler dünü bugüne ve geleceğe bağlayacak. Yorulmadan, yılmadan, usanmadan yola devam etmemizi sağlayacak. Nefes almamızı kolaylaştırıp zorlukların üstesinden gelmemizi sağlayacak. “Bize ayrılan tertemiz defter sayfalarında”  hayat bulacak.

Bir müddet kalemi bıraktı. Dinlendi biraz… Doğanın güzelliklerini izledi hayran hayran… Yeşil çayından bir yudum içti ve sonra tekrar yazmaya devam etti.

Uzun zamandır elime örgü şişleri almıyorum; belki on, belki on beş yıl oldu. Örmeyi, üretmeyi ne çok severdim bir zamanlar… Aslında ben biraz eskiciyimdir. Bu huyum pek değişmedi, hep direndi zamana, belki de gittikçe arttı ben farkında değilken. Eski bir kazağım vardı yıllardır atamayıp sakladığım. Dün valizden o kazağı çıkartıp evirdim çevirdim ve onu bir kırlente dönüştürmeye karar verdim. Çünkü binbir hevesle onu ben örmüştüm. Saç örgülü modeliyle günümüz modasına da pek uygun. Eskiciyim diyorum ya, o eskicilik aslında biraz da anılarla sahip çıkmak alakalı. Yaşanmışlık izleri… Geçmişin izleri yüreğinde bir köşede yer almalı her daim. Küçük işaretler yüreğinden alıp çıkartmalı anıları. Belki eşyaya bağlılığım, çabucak vazgeçememem de bundan kaynaklanıyor. Başta korkarak eskiciyim demiştim ama yazdıkça analarıma sahip çıktığımı hissettikçe, şimdi rahatlıkla itiraf ediyorum. Ben eskiciyim… Eskicilik beni değerlerime, geçmişime, anılarıma bağlıyor galiba… Tıpkı Ariadne’nin ipliği gibi… Hayata tutunmamı doğru yolu bulmamı sağlıyor. Hayata ruh katma, renk olma, sıradanlıktan, düzlükten kurtulma, yaşadığına inanma… Yaşanmışlıklara sahip çıkma…

Tadında tuzunda eskici olmak kötü değilmiş yazdıkça daha iyi anlıyorum… Bulduğum buluşturduğun her şeyi biriktirmek değil benimki aslında. Hep imrenmişimdir Amerikan filmlerinin çatı katı sahnesine. Eski bir kutu açılır… Ben ona Pandora’nın sandığı diyorum. Ve anılar saçılır ortalığa… İçinden torunlara anlatılacak hikâyeler dökülür  ve film öylece başlar… İnsanın bir çatı katı olmalı,  yaşanmışlık kokan… Çocukluk  bisikleti, kırık bir uçurtma, oynamaktan eskimiş saçları birbirine karışmış bir bebek, kırık bir su silahı, solmuş aile yadigarı masa örtüsü, çok eskilerden kalma aile fotoğrafları, kırık çerçeveler, camları tozlu tablolar… Doğum gününde alınmış eprimiş bir elbise, avucunun içinde kaybolan bir patik, bir tutam saç poşetin içinde… Bunlardır seni hayata bağlayan.

Ruhunu  yeşertecek, geleceğini şekillendirecek anılar… Bu sebepten çok kıymetli benim için anılar.

Kalemi bıraktı. Başı dumanlı dağlar, onu alıp bambaşka diyarlara götürdü. Yeşilin büyüsünde bir müddet kayboldu. Ciğerlerine kadar çekti mis kokulu havayı… Sis süzüle süzüle gelip verandayı kapladı.

Yazısının başlığına “Ariadne’nin İpliği” yazdı ve defter kapattı.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Melike Erdoğan
Melike Erdoğan
1971 Osmaniye doğumluyum. Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi mezunuyum. Türkçe Öğretmeni olarak Adana Sıtkı Kulak Orta Okulunda çalışma hayatımı sürdürmekteyim. AÖF'de Sosyoloji okudum. Aile Danışmanlığı eğitimi aldım. Kitap okumayı, incelemeyi, yorumlamayı severim. Bu sebepten dolayı okulumda veya sosyal ortamlarda kitap okuma kulüplerinde okuma etkinliklerime devam etmekteyim. Hikaye ve Denemeler yazmaktayım. SUARE ÖYKÜ’de öykülerim yayınlanmakta. İki oğulun annesiyim.

POPÜLER YAZILAR