Gözlerini kapatıp, haritada parmağını çevirip bir anda koyduğu yere baktı. Artık yaşayacağı yeri biliyordu. Her şey üzerine üzerine geliyordu sanki. Sabah bavulunu hazırladı ve hiç bilmediği Istapça köyüne doğru yol aldı. Burası sanki insanlardan kaçmak isteyenlerin sığındığı bir yerdi. Belli bir yere kadar ulaşım vardı, sonrası tabana kuvvetti. Köy meydanı boştu geldiğinde. Kendini kovboy filmlerinden bir sahnedeymiş gibi hissetti. Ağaçlar da rüzgârdan hareket etmese bu köyün ölü olduğuna yemin edebilirdi. Sırt çantasıyla köyün muhtarının kapısını çaldı. Altmışlarında, kare gömleğinin orta düğmeleri her an kopacak gibi duran adam, karşısındaki bu genç simaya şaşkınlıkla bakarak, “Hayırdır evlat, yolunu kaybettin?’’ diye sordu. “Hayır,’’ dedi Murat. “Burada bir ev tutmak istiyorum ama atölye olarak kullanabileceğim bir büyüklükte olmalı.’’ Muhtar yerinde biraz kıpırdanarak, “Neden burası?’’ dedi. “Aslında tamamen tesadüf. Her şeye yeniden başlamak istedim. Hepsi bu.’’ “Necisin?’’ “Heykeltıraşım. Taşlar en büyük merakım. Bir gün sergi açmak istiyorum.’’ “Burada değil herhâlde,’’ deyip gevrek gevrek güldü. Sonra da yabancıyı baştan aşağı süzdükten sonra eli telefona gitti. “Rüstem, buraya gelsene,’’ dedi. Biraz sonra kamburca, başı kasketli bir adam aksayarak geldi. “Buyur,’’ derken bir taraftan da yeni gelen kişiye kim bu der gibi bakıyordu. Muhtar, “Geçen hafta vefat eden Hulusi amcanın evi ne durumda?’’ diye sordu. “Çocukları gelip kıyafetlerini dağıttılar ama eşyaları duruyor. ‘Biz uğraşamayız ne istiyorsanız onu yapın,’ deyip gittiler. Muhtar genç heykeltıraşa, “Bir bak bakalım… İstersen eğer.’’ Rüstem’in arkasına takılan Murat orman yoluna doğru ıssız ahırdan bozma taş eve baktı. İçini dolaştı. “Tutuyorum,’’ dedi.
Kısa sürede evi, çalışma atölyesine çevirmişti. Sessizlikte hayal gücünün sınırlarını zorlamaya başlamıştı. Yöreye özgü taşların yapısı çalışmasına elvermiyordu. Daha murca ilk darbeyi vurur vurmaz parçalara bölünüyordu. Taşlara olan merakı yüzünden ülkenin en güzel mermerlerini getirmeye başladı. Yaptığı heykeller köylüler tarafından pek anlaşılamasa da artan parçalardan mezar taşı yapması işlerine gelmişti. Bir akşam yine çalışmalarına devam ederken cep telefonu çaldı. Bu saatte arayan olmazdı. Hızlıca elindeki işi kenara koyup, cep telefonuna koştu. Kapanmıştı. Ekranda arayan numara gözükmüyordu. Tam masaya koyup, işine geri dönecekti ki telefonu yeniden çaldı. “Alo’’ Sessizlik. Daha sonra hattın diğer ucundan gelen ses o kadar düşüktü ki Murat kulağına gelen sesin rüzgâr uğultusu olduğunu sandı.
“İyi akşamlar, Murat Bey.’’
“Kimsiniz?’’
“Bir hediye gönderiyorum. Yarın elinize geçecek.’’
“Ne hediyesi? Kimsiniz?’’
Hat kesildi. Murat telefona baktı. Arama geçmişinde hiçbir kayıt yoktu, sanki hiç çalmamış gibi. Elleri hafifçe titriyordu ama bunu yorgunluğuna bağladı. O gece uyuyamadı. Pencereden içeri giren ay ışığı bile tuhaf geldi; ormanın sessizliği bile zihninde fırtınalar koparıyordu. Ertesi sabah kapısının çalmasını bekledi. Kafasında bin bir düşünce ile yontacağı taşa adapte olamıyordu. Bunaldığını hissetti. Öğle vakti sırt çantasını alıp tam kapıdan çıkacaktı ki; kalın bezlere sarılı dikdörtgen blokla karşılaştı. Üzerinde ne bir isim ne de bir adres vardı. Sağına soluna bakındı, kimsecikler yoktu. İçeriden aldığı keskiyle ipleri kesti, bezlerden kurtulunca karşısında şimdiye kadar görmediği güzellikte bir taş bloğu gördü. Taş demek haksızlık olurdu. Görüntüsüne göre çok hafifti ve buz gibiydi. Kısrak gibi kuzguni siyahlık içinde, güneşin pırıltıları arasında ayna gibi parlıyordu. Elindeki işi bırakmış, sanki karşısındaki ne zamandır beklediği o esmer afetmiş gibi uzun uzun onu seyrediyordu. Akşamüzeri gökyüzünden güneş çekilirken Murat, bir telefon beklemişti ama o telefon gelmemişti. Su içmek için ayağa kalktığında, bir gölgenin taşın üzerinden geçtiğini sandı. Bir daha baktı. Bir şey göremedi. Ertesi sabah ne yapacağına karar vermiş, eline keskisini almıştı Murat. Bir iki dokunuştan sonra sanki kendiliğinden şekil almaya başlamıştı. O parlak zemin üzerinde hiç tanımadığı bir adamın silüetini görür gibi oldu. Kendini geri attı istemeden. Yorgunluktan olduğunu düşünerek, erkenden yattı. Sabah köyde megafonla anons geçiliyordu. Hasan Bayburt’un cenazesi… öğle namazını müteakip… kesik kesik duyulan sese fazla ilgi göstermese de cenazeye katılmak istedi. Hem elindeki taşlardan mezar taşı yapacağının sözünü vermişti muhtara. Öğle namazında köy camisinde ahali toplandı. Tabutun başındaki fotoğrafı görünce yer ayağından kaydı zannetti. Muhtar kolundan tutarken, “İyi misin?’’ dedi. “İyiyim,’’ dedi kendi de söylediği söze inanmayarak. Dün gece taşın üzerinde beliren silüet karşısında duruyordu.
Evine gittiğinde her şeyin müsebbibi olduğunu düşündüğü siyah taşı beze sardı ve bir kenara dayadı. Eline yarım bıraktığı işini aldı ve çalışmaya başladı. Aradan kaç saat geçtiğini anlamadan telefonu yeniden çaldı. Telefonun üzerinde hiçbir görüntünün olmaması, telefonun kimden geldiğini belli eder gibiydi. “Alo’’ “Sevdin mi hediyemi?’’ Sevmemesi mümkün müydü? Ama ya bu taş yüzünden adam öldüyse… Yok canım, bir taş nasıl bir adam öldürebilirdi ki… düşüncelerinden sıyrılarak karşısındakine, “Evet, daha önce hiç böyle bir taş görmemiştim,’’ dedi. “Devamı gelecek… O hâlde,’’ deyip telefonu kapattı. Ertesi gün sabahı sabah etti. Kapıyı açtığında yine aynı paketlenmiş şekilde başka bir taş çıktı karşısına. Kızıldı, damarlıydı ve diğerinden daha dirençli duruyordu. Murat’la taşlar arasında garip bir bağ kurulmaya başlamıştı. Biri esmer kısraksa, biri de kızıl afetti. Bir kadının tenine dokunur gibi nazikçe ellerini dolandırdı taşın üzerinde. Hayallerinde canlandırdığı objeyi bir an önce hayata geçirmek istiyordu. Tüm gece durmadan çalıştı; en ufak bir yorgunluk hissetmeden. Sabah olduğunda sergiye koyabilecek nitelikte bir eser çıkarmıştı. Hayranlıkla dokundu. Taş sıcacıktı, ötekinin aksine. Elini çekerken yine aynı şey oldu. Yeni bir silüet belirdi ve ardından kayboldu. Fakat bu sefer silüet gölge olmaktan ziyade sanki kabartma şeklinde belirmişti. İçini belirsiz bir huzursuzluk kapladı. Uzaklardan gelen megafonun sesi de bunu doğrular gibiydi. Öğle namazında yine ahali bir araya toplanmıştı. Köylüler arka arkaya kaybettikleri komşuları için bir sebep aramaya başladı. Bu genç gelene kadar mutlu mesut yaşıyorlardı, ne güzel. Murat ortamdaki gözlerin kendisine çevrildiğini hissedince rahatsız olup, evine döndü. Başını elleri arasına almış, düşünüyordu. Acaba gerçekten bu kişilerin ölmesine ben mi sebep oldum?
Gece içtiği şaraptan mı bilinmez, o gece taşlar etrafında dans etmeye başlamıştı. Sirenler gibi taşlar da Murat’ı kendilerine doğru çekiyordu. Uyandığında Zaten yaşlılardı, benimle hiçbir ilgisi yok. Tamamen tesadüf, diyerek kendisini avuttu. Kızıl afete doğru gitti, hayranlıkla seyretti ve onu da sarmalayıp esmerin yanına koydu. İki gün boyunca ses seda çıkmamıştı. Eline aldığı taşlara şekil verirken sürekli mola veriyor, gidip cep telefonunu kontrol ediyordu. O hafta arayan olmadı. Sevgilisinden ayrılmış gibi depresifti. Yaptığı işler ona mutluluk vermiyordu. Aradan uzunca bir zaman sonra tekrar cep telefonu çaldı. Koşarak açtı. “Bakalım bunları beğenecek misin?’’ deyip kapattı. Ertesi sabah bir sevgiliyi bekler gibi bekledi. Kapıyı açtı. Titreyen elleriyle ipi keserken zorlandı. Beyazdı. Bir kuğu misali. Bir saflık hâli vardı. El değmemiş, bir kötülükle yüzleşmemiş. Canım dedi, nasıl da özlemişim seni. Uzun uzun ne yapmak istediğini düşündü. Sanki elini dokundursa incinecekti. Hayalindeki o kadını yaratmaya karar verdi. Aklından geçenlerin taşta şekil bulmasına hem çok sevindi hem de çok şaşırdı. Bittiğinde bir meleği kıskandıracak güzellikteydi. Sergimin en güzel eseri olacak, deyip şarap kadehini ona doğru kaldırdı. Şerefine.
Ertesi sabah bir paket daha gelmişti. İçinden Bak, tamamen tesadüfmüş işte, bugün megafon sesi hiç duyulmadı, dedi. Paketi açtığında dudaklarından kuvvetli bir ıslık etrafa yayıldı. En sevdiği renkti; parlament mavisi. Geceyle mavinin karışımı. Karanlığın içindeki özgürlük. İçi içine sığmıyordu. Bu taş resmen kendisini anlatıyordu. Bu kuğu gibi güzel kadının yanına yakışacak mitolojik bir tanrı aradı kafasından. Thor’da karar kıldı. Hem onun da silahı çekiçti. Bir an o tanrıda kendini bulduğunu hissetti. İncecik, ayrıntılarına kadar çalıştı sabaha kadar. Elinde çekici, vücudunda olmayan kaslarıyla muhteşem duruyordu. Şimdi iki heykel yan yanaydı. Sonsuzluğu ele geçirmiş gibi sevindi. Bu köy ona iyi gelmişti. İyi ki gelmişti o can sıkıcı şehir yaşantısından buraya. Keyiflendi. Sabah olmasına rağmen kadehine koyduğu şarapla dans ederek içinde biriken enerjiyi dışarı atmaya çalışıyordu. Bugün hiçbir şey canını sıkamazdı. Köylülere verdiği söz aklına geldi. Bu akşam onlar için de bir şeyler yapacaktı. Belki köy meydanına koyarlardı, belki turistler gelir, belki bu adı sanı daha önce hiç duyulmamış köye bir faydası olurdu. Müzikle o kadar dans etti ki uzaktan gelen megafonu duymadı bile. Bir ara heykellerin birbirine baktığını sandı. Bir iki gölge geçer gibi oldu. Söz bir daha bu kadar erken içmeyeceğim, dedi içinden. Belki de dışından. Zaten bir önemi de yoktu. Odanın içinde kendi yalnızlığındaydı. Üzerini değişti, bakkaldan öteberi almak için dışarı çıktı. O zaman duydu camiden gelen sela sesini. Koşarak muhtarın yanına gitti. Bu sefer iki cenaze vardı yan yana. Biri kadın, biri erkekti. Kadın bir yerden tanıdık geldi. Erkeğin resmini gördüğü anda Murat ”Olamaz,” diye geriye bir adım attı. Gözlerini kırpıştırdı. Fotoğrafa yeniden baktı. Aynı yüz, aynı gözler, aynı kaşın üzerindeki küçük iz. Elini istemsizce kaşına götürdü. Aynısıydı. Muhtar, yanına dönerek, “İyi misin evlat?’’ diye sordu. Murat cevap vermek için ağzını açtı ama hiçbir ses çıkmadı; bakkalın çırağıysa cevap vermek yerine başını muhtara dayayarak omuz silkti. Kadının yüzü şimdi daha netti. Beyaz taşın üzerinde şekillendirdiği kadındı bu. Dün gece ellerinin arasında hayat verdiği, güzelliğine hayran kaldığı kadın… Sonra erkek tabutuna doğru elini uzattı, ‘“Ama ama… Nasıl ya?” dedi. Kimse onu duymadı. Kimsenin onu görmediği gibi.

