İnsan dediğin, bir damla kan ve binbir endişe…
Sadi Şirazi
Kanım tüpe dolarken kafamı çevirmedim, kandan korkmam. Görebildiklerim değil göremediklerim ürkütür beni. Bir damarın sinsice tıkanması, iyi huylu bir hücrenin aniden fikir değiştirmesi, kalbimin bir gece yarısı durmaya karar vermesi korkutur beni mesela. Damarımdan çıkıp yavaşça girdiği tüpte üzerine vurulan etikete aldırış etmeden laboratuvarın yolunu tutan kanın sükûtundan korkmam için bir sebep yok. İnsan gibi bir varlığın içinden çıkanın bu kadar uslu durması her defasında şaşırtır beni, o kadar…
Hemşire üçüncü tüpü de doldurduktan sonra iğneyi çekti, dirseğimin içine küçük bir pamuk koydu. “İki dakika bastırın.” İki dakika dediğinde içimden saniyeye çevirip yüz yirmiden geri saymaya başladım. İnsanın kanı söz konusuysa dakika ile saniye aynı şey değildir. Biri zor geçer, öteki kolay sayılır. Hemşire eldivenlerini çıkarırken “Geçmiş olsun,” dedi. “Geçti mi?”
Kadın yüzüme baktı. Şaka yaptığımı anlayınca gülümsedi. Henüz sabahın sekiziydi ve ben, günün geri kalanında kimbilir kaç tane zorlu duruma şahitlik edecek olan hemşireyi güldürmüştüm. Bunu iyiye işaret sayabilirdim. Saymadım.
Koridora çıktım. İğne yerine yapıştırılan küçük bandı bastırmak için kıvırdığım kolumu göğsümün üzerinde tutuyor, öteki elimle çantamı taşıyordum. Karşı duvarda, sağlıklı bir kalbin yılda kaç kez attığını anlatan renkli bir afiş vardı. Sayıyı okumadım. Bir kalbin ömür boyunca milyarlarca kez atması bana mucizeden çok, adil olmayan bir görev dağılımı gibi görünüyor. Haddinden fazla tekrar edilen her şeyin günün birinde aksaması kaçınılmazdır. Asansörü beklemek yerine merdivenlerden çıkmak istedim. Birinci katta nabzımın hızlandığını fark edince adımlarımı yavaşlattım. Merdivenden olduğunu biliyordum fakat bilmek her zaman işe yaramıyor. Elimi boynumdaki kolyeye götürdüm. Derya birkaç yıl önce Gümüşlük’ten getirmiş, ametisti kendi elleriyle boynuma takarken “Kaygıya iyi geliyormuş,” demişti. O günden beri çıkarmıyordum. Kaygımda bir azalma olmadı ama çıkarırsam artabileceğinden endişeleniyorum.
Hastaneden çıktığımda hava serindi. Yağmur çiselemiş, ağaçların altındaki toprak koyulaşmış, dükkânların tentelerinde su birikmişti. Yoldan geçen arabaların camlarındaki silecekler yağmurdan kalan son damlaları kuruturken derin bir nefes aldım. Hastane kokusunun yerini ıslak toprak, egzoz ve köşedeki fırından gelen sıcak ekmek kokusu aldı.
Yaşamayı seviyorum. Taze ekmeğin köşesini koparıp yemeyi, balkonda otururken aniden bir kumruyla göz göze gelmeyi, evimin sokağına kurulan salı pazarındaki satıcıların öğleye doğru çatallanan sesleriyle söyledikleri melodik manileri dinlemeyi seviyorum. Sokakta, tanımadığım birinin güzel ayakkabılarına bakıp, akşam hangi filmi izleyeceğimi düşünmeyi, bir an önce tek başıma kalmak için eve kendimi atmaya acele eden adımlarımı seviyorum. Anlayacağınız, hayatla aramda sorun yok. Sorun, hayatın benimle ne kadar devam edeceğini bilmemem. Psikiyatrım bunun adını yıllar önce koydu: yaygın kaygı bozukluğu. Adı konulan şeyin sınırları da belirlenir sanmıştım. Yanılmışım.
Fırından bir simit aldım. Susamları fazlasıyla kızarmıştı. Yürürken bir parça koparıp ağzıma attım. Telefonum çaldı, ekranda Derya’nın adı belirdi. “Kanını verdin mi?” dedi açar açmaz. “Üç tüp. Akşam yemeğine yalnızca ruhum katılacak sanırım.”
“Ruhun yemek yapabiliyorsa sorun yok.”
“Öffff yine mi soğuk espri.”
Attığı kahkahanın arasına kapı çarpma sesi karıştı. “Neredesin?” diye sordum.
“Evden çıkıyorum.”;
“Bir şey mi oldu?”
“Neden bir şey olsun?”
“Kapı sesi geldi.”
“Kapıyı kapattım.”
“Sert kapattın.”
“Kapılar bazen sert kapanabilir.”
Bunu ben de biliyordum elbette. Ama Derya’nın sesiyle kapının sesi arasındaki boşluğa çoktan küçük bir felaket yerleşmişti. Ev sahibiyle kavga etmiş olabilirdi. Alt kattaki komşusu kapıya dayanmış olabilirdi. Eli kapının arasında kalmış ama beni endişelendirmemek için söylememiş olabilirdi.
“İyi misin?” diye sordum.
“İyiyim.”
“Emin misin?”
“Senin emin olduğun kadar.”
“Ben hiçbir şeyden emin değilim.”
“Biliyorum. Akşam sekizde oradayım.”
“Yedi buçukta gel.”
“Sekiz.”
“Yedi kırk beş.”
Telefonu kapatmadan önce onu sevdiğimi söylemek istedim. Söylemedim. Durup dururken söylenen sevginin kötü bir haberin önsözü olabileceği beni endişelendiriyor. Onun yerine, “Tatlıyı unutma,” dedim.
Fırının karşısındaki çiçekçi yeni açılıyordu. Genç bir adam kovaları dükkânın önüne diziyor, çiçeklerin saplarını bir makasla aynı boya getiriyordu. Sarı kasımpatılardan iki demet seçtim. Beyazlar daha zarifti ama sarılar daha uzun yaşayacakmış gibi görünüyordu. Çiçeklerin ne kadar dayanacağını sordum. “Suyunu değiştirirseniz bir hafta gider,” dedi.
“Kesin mi?” Adam güldü. “Çiçeğin kesini olmaz abla.” Bu cümleyi sevmedim ama çiçekleri aldım, pazara girdim. Tezgâhlarda yazın son domatesleri, kalın kabuklu biberler, mor incirler vardı. Domatesleri tek tek kokladım.
Satıcı, “Abla, parfüm değil onlar,” dedi.
“İyi olduğundan emin olmak istiyorum.”
“Kesip içini de göstereyim istersen.”
“Onu evde hallederim. İyi çıkmazsa seni anarım.”
Adam kahkahayla güldü. İki kilo domates tarttı, torbaya bir tane de fazladan attı. Maydanoz, dereotu, limon, peynir ve biber aldım. Balıkçının önünde durdum, sonra akşam birinin kılçık yüzünden boğulabileceği düşüncesi aklıma geldi. Bu düşünceyi orada bırakıp yürümek istedim. Balıkçı, “Bugün palamut güzel,” dedi. Tezgâhtaki balıklara baktım. Gözleri açık, ağızları aralıktı. Ölüm, bazı canlıların yüzünde şaşkınlık olarak kalıyordu.
“Altı kişiye kaç tane gerekir?”
“Üç yeter.”
“Dört tane ver.” Balıkları alıp çantama yerleştirdim. Birinin kılçık yüzünden boğulma ihtimali dört balıkla artmış mıydı, bilmiyordum. Hesabını yapmadım.
Eve vardığımda kapıyı açmadan önce anahtarın kilitte iki kez dönüp dönmediğini düşündüm. Sabah çıkarken ocağı kontrol etmiş miydim? Etmiştim. Saç düzleştiricisini fişten çekmiş miydim? Aylardır kullanmıyordum. Banyodaki musluk damlatıyor olabilir miydi? Olabilirdi. Kapıyı açtım. Ev yerindeydi. Poşetleri mutfağa taşıdım. Çiçekleri geniş ağızlı cam sürahiye koyup pencerenin önüne yerleştirdim. Sarı başları birbirine değiyor, gün ışığı yapraklarının arasından geçiyordu. Birkaç adım geriye çekilip baktım. Güzel olmuştu. Güzelliğin farkına vardığım anlarda onu kaybetmekten korksam da izlemekten kendimi alıkoyamıyorum. Radyoyu açtım. Eski bir şarkı çalıyordu. Sesini yükseltip balıkları yıkadım, maydanozları ayıkladım. Elimde bıçakla mutfağın ortasında dans ederek şarkıya eşlik ettim. Bunu görecek kimse yoktu. İnsanın bedeni yalnızken özgür olabiliyor. Yalnız olmayı galiba biraz da bu yüzden seviyorum.
Telefonum tezgâhın üzerinde titredi. Bıçağı bıraktım. Ekranda mesaj belirdi. Laboratuvar sonuçlarınız hazır. Bildirime dokunmadım, telefonu yüzüstü çevirdim. Birkaç saniye sonra ekranın ışığı söndü. Domateslerden birini önüme aldım. Kabuğunu bıçağın ucuyla çizdim. İçinden berrak bir su ve birkaç çekirdek kesme tahtasına yayıldı. Sonuçları akşama kadar açmamaya karar verdim. Soğanları doğradım, gözlerim yandı. Maydanozları yıkadım, yaprakların arasından küçük bir salyangoz çıktı. Onu parmağımın ucuyla alıp pencerenin dışındaki saksıya bıraktım. Bir canlının kaderine bu kadar kolay iyilik edebilmek hoşuma gitti. Sonra telefonun yanına döndüm. Verdiğim karara sadık kalmam on yedi dakika sürdü. Ekrana dokununca hastanenin uygulaması açıldı. Şifremi ilk girişte yanlış yazdım. Bu, bir işaret olabilirdi. Sonuçları görmemem için bana verilmiş bu küçük fırsatı değerlendirmedim. İkinci girişte doğru şifreyi yazdım.
Değerlerin çoğunun yanında yeşil rakamlar vardı. Bazılarını tanıyordum. Demir, şeker, vitaminler, karaciğer ve böbrek değerleri… Satırları aceleyle geçtim. Hepsinin normal olduğunu gördükçe rahatlamam gerekirken henüz bulamadığım kötü sonuca yaklaştığımı düşündüm. Listenin ortasında üç harften oluşan bir değer kırmızıyla işaretlenmişti. Üst sınırın biraz üzerindeydi. Aradaki fark, bir insanın hayatını değiştirmek için fazla küçük görünüyordu. Oysa zihnim için yeterliydi.
Üç harfi arama motoruna yazdım. Daha kelimeyi tamamlamadan karşıma hastalık adları çıktı. Bazıları basit, bazıları uzundu. Uzun hastalık adları daha tehlikeli gelir bana; telaffuz etmekte zorlandığım bir şeyden kurtulamayacağımı düşünürüm. İlk bağlantıyı açtım. “Tek başına anlamlı değildir,” yazıyordu. Bu cümleden yalnızca “anlamlıdır” kelimesini aldım. İkinci sayfada stres, uykusuzluk ve yakın zamanda geçirilmiş enfeksiyonlardan söz ediliyordu. Üçüncü sayfada nadir görülen bir hastalık vardı. Her zamanki gibi nadir olanı seçtim. Kötülüğün insanları bulabileceği ihtimalleri ölçen istatistiklerin en küçük yüzdesine dahil olduğuma inanırım.
Telefonu kapattım. On saniye sonra yeniden açtım. Sonucun ekran görüntüsünü alıp doktoruma gönderdim. Merhaba, bu değer yüksek çıkmış. Önemli bir şey olabilir mi? Mesajın altına “Telaşlanmalı mıyım?” diye eklemek istedim. Yazmadım. Kaygının terbiyesi olmalı, karşısındakini yormamalı. Telefonu sessize alıp çekmeceye koydum. Onu görmezsem beklemediğimi sanabilirdim.
Balıkların üzerine zeytinyağı gezdirdim. Limon kabuğu rendeledim, sarımsakları ezdim. Parmaklarım çalıştıkça zihnim biraz yavaşlıyordu. Yemek yaparken sevdiğim şey tam da budur.
Masayı henüz öğle saatlerinde kurmaya başladım. Altı beyaz tabak çıkardım. Çatalları tabakların soluna, bıçakları sağına yerleştirdim. Peçeteleri ilk kez kullanacağım sarı halkalardan geçirdim. Derya bu halkaları aldığımda peçeteleri bile bir görev tanımına hapsettiğimi düşünerek, “Senin evindeki eşyalar bile görevlerini ciddiye alıyor,” demişti. Haklıydı. Ben nesnelerin en doğru şekilde durmasını severim. Nerede durduğu değil nasıl durduğu önemlidir. Bundan dolayıdır ki dağınıklıkla savaşmam.
Masayı kurduktan sonra salondan mutfağa, mutfaktan salona birkaç kez yürüdüm. Her geçişimde bir şeyi değiştirdim. Vazoyu pencerenin önünden masanın ortasına aldım. Çiçeklerin sofradakilerin yüzünü kapatacağını düşünüp yeniden pencereye koydum. Mumları yaktığımda perdeye yakın olacaklarını, yangın çıkabileceğini fark ederek büfenin üzerine taşıdım. Çekmecedeki telefonun titreşim sesini duyunca kalbim hızlandı. Vakit kaybetmeden alıp mesajları açtım. Doktorum yalnızca bir cümle yazmıştı. Sonuçlarda önemli bir şey görünmüyor, kontrol randevusunda değerlendiririz.
Mesajı üç kez okudum. “Önemli bir şey yok,” dememişti. “Görünmüyor,” demişti. Görünmeyen bir şeyin var olabileceğini düşünmemek için gamsız olmak gerekir. Kontrol randevusunda neyi değerlendirecektik? Önemli olmayan şeyi neden yeniden değerlendirmek gerekiyordu?
Cevap yazdım. Teşekkür ederim. O yüksek değer tek başına anlamlı değil o hâlde? Göndermedim. Sildim. Doktorun söylediğini kabul etmenin tedavimin bir parçası olduğunu biliyordum. Terapistim, kesinlik talebinin kaygıyı beslediğini söylemişti. Dünyada yüzde yüz güvence bulunmadığını, güvence aradıkça tehlikeye daha çok inandığımı anlatmıştı. Telefonu yeniden çekmeceye koydum. Balıkları dolaba yerleştirdim, üzerlerini iki kat örttüm. Gaz düğmelerini kontrol ettim. Sonuncusuna dokunduğum anda başa dönüp hepsine bir daha baktım.
Duşa girdim. Sıcak su omuzlarıma vururken boynumdaki küçük bezeyi yokladım. Aylardır oradaydı. Doktor görmüş, zararsız olduğunu söylemişti. Yine de parmağımla kontrol ettim. Büyümüş olabilir miydi? İnsan kendi bedenine her gün baktığı için değişiklikleri fark edemeyebilirdi. Suyu biraz daha sıcak yaptım. Duşun karşısındaki aynanın buğulanmasını bekledim. Kendi görüntüm kaybolunca rahatladım. Duştan çıkınca, dolabın önünde uzun süre ne giyeceğime karar veremedim. Siyah elbise beni daha ince, kırmızı olan daha canlı gösteriyordu. Kırmızıyı seçtim. Hayatla ilgili kararlarımda çoğu zaman canlı görünenden yana olmak iyi geliyor. Korku içimde yeterince koyu bir yer kapladığından ona bir de kıyafetlerimle yardım etmek istemiyorum. Saçlarımı kuruturken müziği yeniden açtım. Bir şarkıdan ötekine geçtim, sonunda yıllardır sevdiğim bir parçada durdum. Yatağın üzerine attığım elbiseyi giydim, dudaklarıma hafif bir ruj sürdüm. Aynada kendime baktım. Sağlıklı görünüyordum. Ama iyi görünmenin tek başına sağlıklı olmak anlamına gelmediğini biliyordum.
Saat yediye doğru balıkları fırına verdim. Sarımsak ve limon kokusu eve yayıldı. Pencereyi biraz araladım. Dışarıdan geçen arabaların, eve dönen insanların, sokakta top oynayan çocukların sesi içeri girdi. Karşı apartmanın üçüncü katında yaşlı bir adam perdesini kapattı. Alt kattaki kadın balkonundaki çamaşırları topladı. Herkes akşam için kendi küçük hazırlığını yapıyordu.
Kapı yedi buçukta çaldı. Gelen Murat’tı. Elinde iki şişe şarap, koltuğunun altında ekmek vardı. “Erken geldim,” dedi. Hoş geldin deyip içeri geçmesini işaret ettim. Direkt mutfağa dalıp ben eline bir şaplak indirene kadar tencerelerin kapaklarını kaldırıp yemeklerden tırtıklama girişimi başarısız olunca salona geçti. Müziği değiştirdi, daha hareketli bir şey buldu. Beş dakika sonra ikimiz salonun ortasında dans ediyorduk. Murat’ın ritim duygusu olmadığından kollarını saçma şekillerde sağa sola sallıyor, her dönüşünde bir sandalyeye çarpıyordu. Onu sarhoş bir goril gibi tepinirken görünce gülmekten karnım ağrıdı. İnsanlar kaygının bulunduğu yerde neşeye yer kalmadığını sanıyor. Oysa içimde birbirine hiç benzemeyen odalar var. Birinde kadın kahkahadan nefessiz kalırken yan odadaki kadın nabzını sayıyor. Sesleri bazen birbirine karışıyor. İkisi de birbirinden rahatsız ama hiçbiri ötekini kovalayamıyor.
Selin saat sekize beş kala, elinde büyük bir kâseyle çıkageldi. “Sevgilimden ayrıldım,” dedi ayakkabılarını çıkarırken. “Onun yerine humus getirdim.” Sıkıca sarıldım, yüzünde ağlamış olmaktan kalan hafif bir şişlik vardı. Dışarıdan görünenin tersine yalan söylemek zorunda kalmaması için “İyi misin?” diye sormadım. Ceketini aldım, humusu masaya koydum.
Sekizi beş geçe ötekiler de geldi. Ev; montlar, çantalar, farklı parfümlerin kokusuyla doldu. Selin ayrılığını anlatmaya başladı. Murat araya girmeye çalıştıkça herkes onu susturuyor, bu hazin ayrılık hikâyesini kesintisiz dinlemek istiyordu. Arada kalkıp balıkları kontrol ettim, kızardıklarını görünce fırını kapattım, gaz düğmesini kontrol ettim ve masaya döndüm.
Saat sekizi on iki geçiyordu fakat Derya’nın sandalyesi hâlâ boştu. Derya’nın zamanla ilişkisi, benim ölümle ilişkim kadar sorunluydu. Daha önce bir nikâha kırk dakika, kendi doğum günü yemeğine bir saat geç gelmişti. Bu akşam geç kalması da normal sayılırdı ancak yine de mesaj attım. Neredesin?
Telefonu masanın üzerine ekranı aşağı gelecek biçimde bıraktım. Selin, eski sevgilisinin evinde bıraktığı kitapları nasıl geri alacağını anlatıyordu. Kimisi gidip kapıdan toplamasını, Murat ise kitapları unutup yeni baskılarını almasını öneriyordu. “Bir erkek yüzünden yeniden kitap satın alınmaz,” dedim. “Bu, yayıncılık sektörünü yanlış biçimde teşvik eder.” Yayıncılık sektöründe her şey çok doğru gidiyormuş gibi bir ciddiyetle ettiğim laf herkesi güldürdü. Ben de güldüm. Gülerken telefona baktım, cevap yoktu.
Saat sekizi on dokuz geçe Derya’yı aradım. Telefon uzun süre çaldı. Açılmayınca mutfağa geçip bir kez daha aradım, yine açmadı. Mesajlaşma uygulamasında son görülme saati yedi kırk birdi. Evinden çıktığını söylediği saate yakındı. Normal bir insan, trafikte olduğunu ya da telefonun çantasında kaldığını düşünürdü. Ben önce yolu düşündüm. Islak asfaltı, kırmızı ışıkta durmayan bir arabayı, kaldırıma çıkan tekerlekleri. Sonra ambulansın içinde ona bir sürü kablolar bağlayan elleri gördüm. Bir insanın yüzünü beyaz bir ışığın altında hareketsiz hayal etmek için o insanı çok sevmeniz gerekmez; kaygılı olmanız yeterlidir. Salona döndüğümde Murat tabağımdaki balığa bakıyordu.
“Yemeyecek misin?”
“Derya gelmedi.”
“Derya hiçbir yere zamanında gelmez.”
“Telefonunu da açmıyor.”
“Araba kullanıyordur.”
“Arabası serviste.”
Bunu söyler söylemez hepimiz kısa bir süre sustuk. O sessizlikte, zihnimin kurduğu şey sanki masadakiler tarafından da görülmüş gibi geldi. Selin telefonunu çıkardı.
“Ben arayayım.”
“Fark etmez. Benim aramamı açmıyorsa seninkini de açmaz.”
“Belki senin aramanı özellikle açmıyordur.”
Bu ihtimal beni rahatlatmalıydı. Rahatlatmadı. Derya’nın bana kızmış olabileceği şeyleri düşünmeye başladım. Sabah telefonda sevgimi söylememiştim. Geçen hafta onun anlattığı bir şeyi dinlerken saate bakmıştım. İki ay önce annesiyle ilgili söylediği bir cümleyi gereğinden hızlı geçiştirmiş olabilirdim. İnsan kaygılandığında geçmiş, içinden suç seçebildiği geniş bir depoya dönüşüyor.
Selin’in araması da cevapsız kaldı. Murat, “Biraz bekleyelim,” dedi. Saat sekizi yirmi dokuz geçiyordu. Masadaki herkes için Derya yalnızca gecikmişti. Benim zihnimde ise başına gelen ilk şey çoktan olmuştu. Saat sekizi otuz beş geçe yeniden aradım. Telefon bu kez hiç çalmadı. Mekanik bir kadın sesi, Derya’ya şu anda ulaşılamadığını söyledi. Kadının donuk sesi beni öfkelendirdi. Bir insana ulaşılamıyorsa bunu daha şefkat dolu bir sesle bildirmek gerekirdi.
“Şarjı bitmiştir,” dedi Murat. “Sabah evden çıkıyordu. Daha akşam yeni olmuşken nasıl biter?”
“Telefonlar bitiyor.”
“Onunki yeni.”
Yeni telefonların da şarjı bitiyor.” Murat’ın haklı olması beni rahatlatmadı. Selin tabağıma biraz humus koydu. “Bir şey ye,” dedi. Çatalımı alıp ağzıma bir lokma attım. Tadını alamadım, dilim kurumuş, boğazım daralmıştı. Kalbim hızlanmaya başlamıştı ama henüz bunun farkında değilmişim gibi davranabiliyordum. Bir süre sonra kalbimin her vuruşu göğsümün içinde ayrı bir yere çarpınca numara yapmayı bıraktım.
Terapistimin öğrettiği şeyi denedim. Çevremde gördüğüm beş nesneyi saydım: Sarı çiçekler, Murat’ın şarap bardağı, Selin’in mavi yüzüğü, masanın kenarındaki ekmek kırıntısı, Derya’nın boş tabağı. Yanlış nesneyi seçmiştim.
Baştan başladım: Perde, duvardaki resim, tuzluk, mum, fırının camı.
Sonra dokunabildiğim dört şey: Elbisemin kumaşı, sandalyenin sert kenarı, soğuk çatal, ametist kolyem. Kolye… Derya’nın hediyesi…
İşittiğim üç ses: Murat’ın nefesi, sokaktan geçen motosiklet, buzdolabının motoru.
Kokladığım iki şey: Balık ve limon.
Tadabildiğim bir şey… Bulamadım.
Şimdi burada olduğumu bedenime anlatmam gerekiyordu. Şimdi, saat sekizi kırk bir geçiyordu. Burada, kendi evimdeydim, arkadaşlarım çevremdeydi, Derya yalnızca gecikmişti. Bütün bunlar doğruydu ama doğru olan her zaman inandırıcı olmuyordu.
“Belki taksiye binmiştir,” dedi Selin.
“Taksiden arardı.”
“Neden arasın?”
“Geç kaldığını biliyor.”
“Derya geç kaldığını hiçbir zaman bizim kadar erken fark etmiyor.”
Murat güldü. Ben de gülmeye çalıştım, ağzımdan çıkan ses bana ait değilmiş gibi kısa ve kuru kaldı. Telefonu elime alıp Derya’nın evinden buraya kadar olan yolu haritada açtım. Kırmızı çizgiler ana caddelerde trafiğin yoğun olduğunu gösteriyordu. Yoldaki kazaları aramak istedim. Arama çubuğuna semtin adını yazdım, ardından sildim. Kaza haberi bulamazsam rahatlayacaktım. Bulursam kazanın Derya’yla ilgisi olup olmadığını öğrenmem gerekecekti. Telefonu masaya bıraktım. İki saniye sonra yeniden aldım.
Derya’nın kız kardeşini arayabilirdim. Geçen yıl bir doğum gününde numarasını kaydetmiştim. Fakat ararsam korkum benim olmaktan çıkacak, başkasının içine de girecekti. Derya biraz sonra kapıdan girip, “Telefonum kapandı,” dediğinde herkes gereksiz yere telaşlanmış olacaktı. İnsanların gözünde yine felaketleri çağıran, bir gecikmeyi ölüm haberine çeviren kadın olacaktım. Bundan utanıyordum. Kaygının kendisinden çok, başkalarının onu görmesinden utanıyordum. İçimdeki karmaşayı saklayabilirsem güçlü, dışarı taşırırsam yorucu olacağıma inanıyordum. Bu yüzden en kötü ihtimalleri çoğunlukla tek başıma yaşadım. Sevdiğim insanlar öldüler, hastalandılar, beni terk ettiler; sonra hiçbir şeyden habersiz arayıp neşeli sesleriyle ne yaptığımı sordular.
“Ben aşağıya iniyorum,” dedim. Murat yerinden kalktı. “Niye?”
“Biraz hava alacağım.” Murat montunu almak için uzandı. “Ben de geleyim.”
“Hayır.” Sert söylemiştim. Yumuşatmak için gülümsedim. “Balıklara bakıver, fırını kapatmıştım, kurumasınlar. Bir felaket olacaksa bari hepsi aynı anda olmasın.”
Ayakkabılarımı giyip dışarı çıktım. Merdivenleri hızlı indim. İkinci katta nefesim daraldı. Bunun merdivenden olduğunu biliyordum. Sabah da aynı şeyi yaşamıştım. Aynı bilgi, gün içinde ikinci kez işe yaramadı. Apartman kapısını açınca serin hava yüzüme vurdu. Montumu almamıştım. Kırmızı elbiseyle sokağın ortasında durdum. Köşedeki fırın kepenklerini indiriyordu. Gün içinde simit aldığım genç adam boş kasaları içeri taşıdı. Beni görünce başıyla selam verdi. Karşı kaldırımda iki çocuk birbirlerinin sırtına vurarak koşuyor, anneleri arkalarından yavaş olmalarını söylüyordu. Bir kurye motosikletini çalıştırdı. Üst kattaki pencerelerden birinde mavi televizyon ışığı yanıp sönüyordu. Dünya, Derya’dan habersiz devam ediyordu.
Bir kez daha aradım. Aynı kadın sesi Derya’ya ulaşılamadığını söyledi. Uzaktan ambulans sireni duyuldu. Ses önce alçaktı, sonra binaların arasından büyüyerek geldi. Hangi yolda olduğunu anlamaya çalıştım. Siren yaklaştıkça nefesimi tuttum. Ambulans ana caddeden geçti; kırmızı ışığı duvarlara vurdu, birkaç saniye sonra uzaklaştı. Onun içinde Derya yoktu. Bunu bilmiyordum. İçinde Derya vardı. Bunu da bilmiyordum. Bilinmeyen şeylerin tamamı, zihnimde kötü olanın tarafına yazılıyordu.
Derya’nın yüzünü düşündüm. Sabah telefondaki sesini. Kapıyı sert kapatışını. Tatlıyı unutmamasını söylemiştim. Ya pastaneye uğramışsa? Yolunu değiştirmiş olabilirdi. Bir pastane tabelası, kapalı bir telefon ve ambulans sesi arasında benden başka kimsenin göremediği bir ölüm kurdum. Sonra o ölümün ardından yaşayacaklarımı düşünmeye başladım. Hastane koridorunu, bir yakınına haber verme zorunluluğunu, son konuşmamızın sıradanlığını. Ona sevgimi söylemek isteyip söylemediğimi.
Telefonum titredi. O kadar hızlı baktım ki elimden düşürüyordum. Arayan annemdi, açmadım. Annem yeniden aramadan ona kısa bir mesaj yazdım. Misafirim var, sonra ararım. İyi misin? Cevabını beklerken sokağın başında bir kadın belirdi. Elinde beyaz bir kutu taşıyor, ıslak kaldırımda koşmadan hızlı yürümeye çalışıyordu. Sokak lambasının altına girince saçlarını, omuzlarını, yürürken sağ ayağını hafifçe dışa basışını gördüm. Derya’ydı. Onu tanıdığım anda rahatlamadım. Önce dizlerimin bağı çözüldü. Sonra kalbim daha da hızlandı. Bedensel korku, sebebi ortadan kalktığında hemen toplanıp gitmiyor. Bir evden çıkarılan kötü bir kiracı gibi kapının önünde oyalanıyor, geride bir şey bırakıp bırakmadığını kontrol ediyor. Derya beni görünce durdu. “Sen niye burada bekliyorsun?”
Yanıma geldiğinde saçlarının uçlarından su damlıyordu. Elindeki pasta kutusunun bir köşesi ezilmişti. “Telefonun kapalı,” dedim. “Şarjım bitti. Metro da iki durak arasında kaldı. Sonra pasta için yürüdüm. Hayatımın en uzun kremalı yolculuğu.”
Yüzünde o bildiğim, özür dilemekle gülmek arasında kalan ifade vardı. Gülmemek için kendini tuttuğu belliydi. Ona kızmak istedim. Omuzlarından tutup sarsmak, bir daha telefonunu şarjsız bırakmamasını, gecikmemesini, bilmediğim sokaklardan geçmemesini söylemek istedim. Bunların hiçbirini yapmadım. Elimi koluna koydum. Yağmurluğu ıslaktı. Altında bedeni sıcaktı. “İyi misin?” diye sordum. Derya yüzüme dikkatle baktı. “İyiyim,” dedi. “Asıl sen iyi misin?”
“Değilim.” Pasta kutusunu tek eliyle tutup bana sarıldı. Başımı omzuna koyduğumda kalbinin attığını duymadım ama boynundaki damarı gördüm. Birkaç saniye oraya baktım. Derya hayattaydı. Gözüm görüyordu ama beynim henüz bu haberi almamıştı. Kapıyı açtığımızda masadakiler aynı anda konuşmaya başladı.
“Telefon diye bir şey var.”
“Taş devrinde mi yaşıyorsun?”
“Kadın bizi bırakıp seni aramaya çıktı.”
Derya pasta kutusunu havaya kaldırdı. “Ölmedim ve tatlı getirdim. Bir insan daha ne yapabilir?” Herkes güldü, ben gülmedim. Derya ayakkabılarını çıkarıp yanıma geldi. Eliyle dirseğime dokundu.
“Üşümüşsün.”
“Montumu almadım.”
“Neden almadın?” Bu soruya verilebilecek makul bir cevabım yoktu. İnsan, sevdiği birinin öldüğünü düşünürken hava durumunu hesaba katmıyor.
Balıkları yeniden çıkardım. Bu kez yemeye başladım. İlk lokmada yalnızca limonu, ikincisinde sarımsağı, üçüncüsünde balığın tadını aldım. Bedenim yavaş yavaş masaya dönüyordu. Selin, ayrıldığı adamdan kitaplarını almak için pazar günü gitmeye, giderken de hepimizin onunla gelmesine karar verdi. Murat bunun bir kitap kurtarma operasyonu olduğunu söyledi. Derya, adamın evinde kalan kitapların listesini istedi. Selin listeyi saymaya başladığında ilk üç kitaptan ikisinin aslında adama ait olduğu anlaşıldı. “Onları da ben sevdirdim,” dedi Selin. “Manevi olarak benim sayılırlar.”
“Bu mantıkla adam da senin,” dedim. Selin yüzünü buruşturdu. “Kitaplar kalsın.” Güldük, uzun süre güldük. Murat şarabı dökerken bardağı ıskaladı, masa örtüsünde koyu bir leke oluştu. Peçete almak için kalkmak istedim ama Derya bileğimden tuttu. “Kalsın,” dedi.
Lekenin kumaşa işlemesini izledim. Kırmızı renk önce küçük bir daire oldu, sonra ipliklerin arasından ilerledi. Sabah tüpe dolan kanımı düşündüm. Laboratuvar sonucundaki kırmızı rakamı, doktorun “önemli bir şey görünmüyor” cümlesini hatırladım. Bunların hepsi yeniden içeri girmek için kapıda bekliyordu. Murat bir şey anlattı. Sonunu kaçırdığım hâlde herkesle birlikte güldüm. Bir süre sonra gerçekten komik olduğunu anladım ve bir daha güldüm.
Derya’nın getirdiği limonlu pastayı gece yarısına doğru kestik. Kutunun ezilen köşesi pastanın bir yanını bozmuştu. Murat, iyi tarafını kendisine ayırmaya çalışırken Derya bıçağı elinden aldı. Selin pastanın eğri kısmını tabağına koydu. “Bugün zaten düzgün giden bir şeye ihtiyacım yok,” dedi. Sonra birer dilim daha yedik. Sofra dağılmış, tabaklar birbirine karışmıştı. Sarı çiçeklerden biri vazodan düşüp masaya uzanmıştı. Mumlar kısalmış, eriyen balmumu büfenin üzerine akmıştı. Öğleden sonra saatlerce kurmaya çalıştığım düzenin yerinde kırıntılar, lekeler ve boş şişeler vardı. O hâlini daha çok sevdim.
Önce Murat gitti. Ardından Selin ile ötekiler montlarını giydi. Her birine eve varınca haber vermelerini söylememek için kendimi tuttum. Yalnızca kapıda sarıldım. Merdivenlerden inerlerken seslerini dinledim. Apartman kapısı kapandıktan sonra kilidi çevirdim. Derya mutfakta kalmış, tabakları üst üste koyuyordu.
“Bırak,” dedim. “Yarın hallederim.”
“Sen yarına bırakamazsın.”
“Kalsın, bir kereden bir şey olmaz.”
“Bilmiyor muyum seni? Yatakta düşünüp yeniden kalkarsın.”
Haklıydı. Tezgâhın önünde yan yana durduk. Ben tabakları sudan geçiriyordum o makineye yerleştiriyordu. Bir süre konuşmadık, musluktan akan suyun ve porselenlerin birbirine değen sesini dinledik. Derya, dirseğimin içindeki yuvarlak bandı fark etti.
“Kan tahlili ne oldu?”
“Doktor önemli bir şey görünmüyor, dedi.”
“Güzel.”
“Bir değer yüksek. Doktor önemli görünmüyor yazmış.”
“Tamam işte, önemli değil demiş.”
Derya elindeki tabağı makineye yerleştirdi, bir bardağı kurulayıp rafa kaldırdı, sonra başını dolabın kapağına yasladı.
“Beni nerelere götürdün?” diye sordu.
“Ne?”
“Gecikince. Aklında bana neler oldu?”
“Bilmek istemezsin.”
“Öldüm mü?”
Cevap vermedim.
“Kaç kere?”
“Bir kere.”
Derya’nın yüzündeki gülümseme kayboldu. Bana yaklaşıp ellerimi tuttu. “Ben yalnızca metroda kaldım.”
“Biliyorum.”
“Hayır, şimdi biliyorsun.” Bu cümleye kızabilirdim, kızmadım. “Düşünce gelince olmuş gibi oluyor,” dedim. “Sonrasını da yaşıyorum. Haberi kime vereceğimi, hastaneye nasıl gideceğimi, sana en son ne söylediğimi… Sen daha yoldayken ben sensiz kalıyorum.”
Derya güldü. Bulaşık makinesinin kapağını kapattıktan sonra montunu giydi. Telefonu hâlâ açılmadığı için ona taksi çağırdım. Araç kapının önüne geldiğinde aşağıya kadar indim. Plakayı iki kez kontrol ettim. “Eve varınca yaz,” dedim. Derya taksiye binmeden önce eğilip yanağımdan öptü. Taksinin arka lambaları sokağın köşesinde kaybolana kadar bekledim. Sonra yukarı çıktım.
Ev birdenbire büyümüş gibiydi. Birkaç saat önce seslerle dolu olan odalarda şimdi yalnızca buzdolabının uğultusu ve bulaşık makinesinin su sesi vardı. Pencereyi araladım. İçeride biriken yemek, şarap ve mum kokusu soğuk havaya karıştı. Telefonuma Derya’dan haber gelmesini beklerken sofrayı toplamaya devam ettim. Şişeleri ayırdım, tabaklarda kalanları çöpe döktüm. Masa örtüsündeki şarap lekesine su bastım. Kırmızı renk açıldı ama bütünüyle çıkmadı. Elde yıkanması gereken ince bardaklardan birini köpüklü suya soktum. Bardağın ağız kısmında küçük bir çatlak varmış. Başparmağımı üzerinden geçirirken cam kesti. Önce acıyı, sonra kanı gördüm. Küçük bir damla parmağımın ucunda ağır ağır büyüdü. Sabah tüplere dolan kandan daha açık, daha parlaktı. Elimi musluğun altına tuttum. Su pembeye döndü, lavabonun deliğine doğru ince bir çizgi hâlinde aktı. Cam parçası içeride kalmış olabilir miydi? Kesik derin miydi? En son ne zaman tetanos aşısı olmuştum? Bardağın üzerinde deterjan dışında ne vardı? Sorular sıralanırken telefonum titredi. Derya’dan tek cümlelik bir mesaj gelmişti: Eve girdim.
Mesajı okuyup telefonu tezgâha bıraktım. Parmağıma temiz bir bez bastırdım. Birkaç dakika sonra bezi kaldırdığımda kan durmuştu. Kesik küçüktü. Üzerine yara bandı yapıştırdım. İçimdeki kadın, derimin altında cam kalmış olabileceğini söylemeye başladı. Elim kolyeme gitti. Taşı bir süre parmaklarımın arasında tuttum, sonra bıraktım. Musluğu yeniden açtım. Lavaboda yıkanacak iki bardak daha vardı.

