Kayınvalidemlere gidiyoruz. Gelinler, görümceler, oğlanlar, kızlar, torunlar. Gece hararetli geçeceğe benziyor.

Taşkın’ım şoför koltuğunda gözlerini gözlerime dikiyor.

“Sen sus, Hayriye,” diyor.

“Taşkın’ım, hiç mi konuşmayayım ben?”

Bana öyle bir ters bakıyor ki sanki ağzımdan çıkacak her kelime trafik cezasına tabi. Direksiyonu kürek gibi avuçlarının arasıyla kavrıyor.

“Ya sabır,” diyerek gaza yükleniyor.

“Bak, susuyorum.”

“Sus.”

“Tamam.”

Önümdeki içi geçmiş, derisi eprimiş çantayı kucağıma oturtuyorum. Pencereden dışarıyı izliyorum. Kocaman dalları göğe uzanan ağacın birinden bir kuş havalanıyor. Hemen ardından bir kedinin ağacın gövdesine tırmandığını görüyorum.

Bunları kocama söyleyip söylememekte kararsız kalıyorum. Aman, sağı solu belli olmaz. Kızar şimdi.

Sus, Hayriye. Kız, sus.

Dili damağı kuruyan insanlara özenesim geliyor birden. Hani böyle iştahla kelimeleri ortalığa saçarlar da sonra, “Ay, dilim damağım kurudu,” deyip bir yudum su içerler ya…

Sahi Hayriye, seninkiler hep ıslak değil mi?

Nem iyidir. Hücrelere, cilde iyi gelir. Televizyona çıkan profesörler öyle diyor. Kuru cilt çabuk yaşlanırmış. Benim koca anamın yüzü gibi buruş buruş olurmuş.

Allah’tan dilim konuşmayı bilmiyor. Yoksa bu yaşta kırışıklıklarla mı uğraşacaktım bir de?

Radyoyu açıyor, keyfi yerinde. Sigarasını da kâğıt dudaklarının arasına yerleştiriyor. Radyodaki kadın türküyü öyle yanık söylüyor ki içim kıpır kıpır oluyor.

“Düriye’nin güğümleri kalaylı…”

Şöyle ellerimi kaldırıp oynayasım geliyor. Fıkır fıkır, şıkır şıkır…

Aman, benim adamın sinirlerini zıplatmayayım şimdi. Tam kıvamında mayalansın. Dolaba yatırdığım ekmek hamuru gibi. Fazla kurcalarsam kabarmadan söner, sonra yine suçlusu ben olurum.

Oğlan kıpırdanıyor arka koltukta. Uyanmasa bari, diye düşünüyorum. Yoksa üstüme başıma çıkmak ister. Taşkın’ı kızdırır, direksiyonu kafamda kırdırır. Gerçi insanın siniri de direksiyona benzemez mi, nereye kırdığını kendisi de bilmez bazen.

 Bakıyorum, birkaç hareketten sonra oğlan yapışıyor koltuğa. İyi. Uyudu demek. Çocuk uyuyunca araba da sessizleşiyor. Ev gibi bir şey oluyor arabanın içi. Gerçi bizim evde de pek sessizlik olmuyor ama…

Benimki sigarasını tüttüre tüttüre şarkı mırıldanıyor. Ne güzel de söylüyor.

Yanık…

Acaba benim sesim de güzel mi? Belki güzeldir. İnsan kendi sesini kendi kulağıyla beğenemez zaten. Demek ki insan kendisini başkasından öğreniyor. İlkokulda mı söylemiştim en son bir şarkı? Babam, “Kız kısmı…” demişti de hevesimi midemde bırakmıştı. O günden beri söylemem ben hiç şarkı.

Ne çok konuştun kız Hayriye.

Radyonun sesini kısıyor. “Acıktık ya kız, evden bir şey koydun mu yanına?” diye soruyor, kaşlar birleşmiş.

Gözlerimi deviriyorum önüme.

Söyleniyor yine. “Taşkın’ım, sen yanımda yiyecek taşıyınca kızıyorsun.”

Demiyorum ama içimden üç kere söylüyorum. Bir de yüksek sesle söylesem ne olacak, sanki karnımız değil de mesele büyüyecek.

Bazı laflar var, insanın ağzından çıkmasa daha doğru oluyor. Hele Taşkın’a söylenecekse.

Susuyorum.

Araba hızla ilerliyor, elektrik direkleri, kaldırımdakiler kayıyor. Köşeyi dönüyoruz, kayınvalidemin evinin sokağındayız.

Oğlan maşallah tam vaktinde uyanıyor. Mırıldanıyor, kımıldıyor, gözlerini ovuşturuyor. Çocukların da bir saati var demek ki. Benim oğlanın saati de biz insan içine girecekken çalıyor.

Sokaktaki yampiri park eden araçlara küfürleri savuruyor benimki. “Halklısın,” diyecek oluyorum. Halklısın mı denir, haklısın mı? Dilim de bazen benim gibi, ne yapacağını şaşırıyor. Neyse, şimdi düzeltmenin sırası değil.

İniyoruz. Taşkın önde, biz arkada, bahçe kapısını itip içeriye dalıyoruz.

Herkes gelmiş, kapı ağzındaki ayakkabı sergisinden belli. İnsan bu kadar ayakkabıyı bir arada görünce düğün mü var, cenaze mi var anlayamıyor. Bizim ailede ikisi de birbirine yakın zaten.

İçeriden gelen gürültü kulağa zarar. Belli ki onlara kimse “Sus!” dememiş. Kapıyı eltim açıyor. Kollarındaki altın halkalar havada şıngır şıngır dönerken bana sarılıyor.

Benimkiyse höt höt, beş adım önümüzden anasına doğru koşuyor. Eltim kucaklıyor benim oğlanı.

“Maşallah kuzuma!” diye seviyor.

E, çocuk anasına çekmiş. Babasına çekse büyükbaş olurdu. Anası gibi kesik kesik meliyor.

“Anacığım, gelmiş geçmiş olsun,” diyor Taşkın’ım. “Artık iyisin ama.”

Merhamet abidesi oldu benimki. Bir damla yaş süzülüyor ateşli gözlerinden. Azıcık daha ağlasa bütün alevi sönecek de… Tüh, devamı gelmiyor.

Menkıbe Hanım dudaklarını büzüyor, gözlerini süzüyor. Yorgun bedenini iki hamlede bir o yana bir bu yana sallıyor. Önce bir “ıh”lıyor.

“Geçti çok şükür,” diyor. “Biz ne acılar gördük bu yaşa kadar…”

Gözleri o sözle birlikte bana değiyor.

“Kız, gelsene,” diye bakışlarıyla işaret ediyor.

Elini öpüyorum yaşlı kadının. İçime kaçan sesimle defalarca söylediğim “Geçmiş olsun”u bir kez daha söylüyorum. Artık geçmiş olsun demekten geçmiş olacağım.

Oğlan da sıraya giriyor el öpmek için. El öpme işi ailede zincirleme yapılıyor maşallah. Biri başlıyor, arkası geliyor.

Köşeye, kapı eşiğine oturuyoruz. Anasının yamacında; el ele, diz dize. Sanki az önce annesi ölümden dönmüş, kendisi cepheden geri dönmüş.

Herkes yanındakiyle sohbette. Bir tek ben evdeki güpür perdeleri inceliyorum.

Ne ara değiştirmiş bunları?

Aklımdan geçiriyorum.

Sonra hemen kendime kızıyorum:

İnşallah bunu dışımdan söylememişimdir.

Yok.

Dememişim.

Çok şükür. 

Odadaki uğultuyu Taşkın’ımın midesinden gelen gurultu kesiyor.

“Kuru kuru oturacak mıyız?” diye soruyor.

Eltimle görümcem çoktan kendi aralarında altın yarışına başlamışlar. Biri gerdanını kırıyor, öteki parmaklarını şıkırdatıyor. Altınlar havada birbirine göz kırpıyor.

Ben de bakışlarımla üzerimi şöyle bir tarıyorum.

Yok.

Bir şey yok.

Bir an içim burkuluyor. Sonra aklıma geliyor.

En arkada, kimsenin görmediği altın dişim var. Ben bile unutmuşum.

Oh be.

Aileye eli boş gelmemişim.

 Eşikte oturduğuma göre mutfak sırası bende. Bu kapıda eşikten geçtiğim günü gerçi hiç hatırlamıyorum.

Neyse…

Çiftini sayamadığım bakışlar eşliğinde mutfağa yollanıyorum.

Birazdan çay ve petibör bisküvileriyle salona dönüyorum.

İçimden gelse hemen hamuru karar, kızartırım da gelmiyor işte. Çok mu dinliyorum bu aralar içimi ne!

Kayınvalidem anlatıyor. Dünyadaki bütün susturulanların sesi oluyor. Nasıl bir ağrıydı o, ne meremdi? O anlatıyor, biz de arkadan fon müziği gibi “ah”lıyoruz.

Birazdan yaşlı kadının gözleri parlıyor.

Yanı başındaki sehpanın üstündeki plastik bir kabı havaya kaldırıyor. Safra kesesinden çıkan irili ufaklı taşları hepimize gösteriyor. İbreti âlem olsun dercesine. İnceliyoruz değerli taş ustası Kapalı Çarşı esnafı gibi.

“Bu kadar büyüğünü hiç görmemiş doktor,” diyor kayınvalidem, gururlanıyor.

Sonra vahlıyor.

Mutfağa boşalan çayları doldurmaya gidiyorum. Ne olduysa o anda oluyor. Bizimkinin değerli taşı, hem de en büyüğü, kayboluyor.

Hepimiz arıyoruz. Çekyat altları, çekmeceler, çöp kovaları…

Nereye gider?

Kayınvalidem kahrından ölecek. Yüzü sararıyor. Sapsarı hüznü entari olarak giyiyor üstüne. Çektiği acıların kanıtıydı o. Gelene gidene en büyük taşı gösteriyordu.

En sonunda bırakıyoruz aramayı.

Hepimiz vedalaşıyoruz. Menkıbe Hanım’ı kahrıyla baş başa bırakıp, evlerimizin yolunu tutuyoruz. Taşkın’ımın da yüreği dağlanıyor. Anasının kıymetlisini bulamamış.

Oğlan arabada uykuya dalıyor. Benim de gözlerim ağırlaşıyor. Saatlerdir ne de olsa hazine avındayız. İçim geçiyor.

Eve vardığımızda, “Kalk kız,” diye beni dürtüyor.

Ayaklanıyorum hemen. Oğlanı kucağıma alıyorum.

Minik avuçlarının arasında koca taş.

Heyecanla, “Taşkın’ım!” diyorum.

 Ağzımdan dökülenler havada sarsak sarsak gezinip yolunu kaybediyor.

Tek kaşını kaldırıyor.

“Sen sus, Hayriye.”

Bu yazı sana ne hissettirdi?