Eski model televizyonun sesi kulakları sağır edecek kadar açıktı. Bedriye’nin gözkapakları odadaki onca tantanaya rağmen ağırlaşmıştı. Ekrandaki sıradan bir deterjan reklamıydı yaşlı kadının dikkatini tekrar âna getiren…
“Tortu, kireç… Zorlu lekelere karşı kesin çözüm.”
Bedriye yavaşça yerinden doğruldu ve ekranı görebilmek için öne doğru eğildi. Mavi tulumlu bir usta evin hanımı olduğuna kanaat getirdiği kadının karşısında duruyordu. İkisinin ortasında çamaşır makinesi konumlanmıştı. Adam, beyaz kireç tortularıyla kaplanmış plastik boruyu kadına uzatıyordu. Reklamın müziği arka fonda duyuldu.
“PAKSİL tüm tortuları pür-i pak eder.”
Reklam sona erdi. Yaşlı kadının o esnada yeşil damarlı elleri göğsünü gitmişti. “Peh… Pak silmiş. Söyleyin bana, bir şişe bundan içsem benim içimdekileri de siler atar mı?” Ekrandaki görüntüler değişmesine karşın kadın halen reklamın etkisinde kalmıştı. Birkaç kez içinden tekrar etti sözlerini. Gözleri ahşap eskitme komodinin üstündeki aile fotoğraflarına kaydı. Koltuk değneklerinden destek alarak ayağa kalktı. Koltuk ve komodin arasındaki kısa mesafeyi yavaşça adımladı. Camın yüzeyine değen parmaklarıyla bedeni ürperdi. Oysa fotoğrafta hepsinin yüzü gülüyordu. Dudaklarının kenarına belli belirsiz bir tebessüm yerleşti. Yüreğinin ağırlığı onu dipteki kuyuya doğru çekti ve tebessümünü hızla söndürdü. Fotoğrafı yerine koymak ile koymamak arasında, arafta kalmış bir ruh gibi can çekişiyordu. Kucakladığı gibi koltuğuna doğru yöneldi. Bunu yapmazsa tortular bütün çeperlerini dolduracak, onu nefessiz bırakacaktı. Koltuğun kenarına sıkışan televizyon kumandasını aldı ve üstteki kırmızı düğmeye bastı. O anda odada baharın müjdecisi kuşların sesleri ve içindeki uğultuları vardı. Yaşlı kadın bükülen zamanın içine usulca girdi.
O gün, “Haydi, tüm aile bir aradayız, bugünün anısına fotoğraf çektirelim,” demişti. Kocası oturduğu yerden kalkmak istememiş, kızı ve oğlu da nazlanmıştı. Bedriye vazgeçilmez sözlü silahını ailesine doğru yöneltmişti. “Vallahi fotoğraf çektirmezseniz ölümü görün.” Kızı Kiraz, “Ama bu haksızlık ya,” demişti. Oğlu Kemal ise, “Annem kaç yaşına gelirse gelsin hiç değişmeyecek,” diye kız kardeşine hak verdiğini sözleriyle belli etmişti.
Pencerenin kenarına konan bir serçesini cıvıltısıyla irkildi. Geçmişten sıyrıldı, bugüne geri döndü. Önce hangisiyle başlasaydı? Parmak uçları fotoğrafın camı üzerinde gezinmeye başladı. Her bir yüze dokundukça, yıllardır üzeri örtülü duran anılar usul usul gün yüzüne çıkıyordu. Nihayet eli, kocası Bahri Bey’de durdu.
İçinde hafif bir sızı belirdi. Aradan geçen onca yıla rağmen, onun yüzüne baktığında ne özlem duyabiliyor ne de tam anlamıyla öfkelenebiliyordu. Geriye, ikisinin arasında sıkışıp kalmış yorgun bir kırgınlık vardı. Birden gençlik günlerinden bir ses yankılandı zihninde.
“Katiyen evlenmem ben o suratı asık, o huysuz Bahri’yle!”
O günlerde ne kadar emindi bundan. Üstelik uzaktan da olsa akrabaydılar. Her karşılaşmaları küçük bir mücadeleye dönüşürdü. Bahri, birkaç sözle Bedriye’nin sabrını taşırmayı başarır; Bedriye ise günlerce onun söylediklerine içerlerdi. Şimdi dönüp baktığında, o genç kızın öfkesinde haklılık payı olduğunu düşünmeden edemiyordu. Dudaklarının kenarında silik bir gülüş belirdi. Ardından hemen kayboldu. Hayat bazen insanı en çok kaçtığı yere sürüklüyordu. Fotoğrafa biraz daha yaklaştı. Bahri’nin yüzüne bakarken göğsündeki eski ağırlığı iyice hissetti. Ne garipti… İnsan yıllarca aynı yastığa baş koyduğu birinin tanımadığı olabilir miydi? Karşıdaki dağları titretecek kadar derin bir iç çekti.
Evlilikleri boyunca Bahri’den hiçbir zaman tam anlamıyla hoşlanamamıştı. Başlarda kendini zorlamıştı üstelik. Zamanla severim diye düşünmüş, alışmak sevgiden bir parçadır diye avunmuştu. Fakat Bahri’nin sertliği, buyurgan tavırları ve her şeyi kendi bildiği gibi yapma huyu, aralarındaki mesafeyi azaltmak yerine daha da büyütmüştü. En çok da görülmemek incitmişti onu. Sabahın ilk ışığında kalkıp bütün evin yükünü omuzlaması… Çocukları büyütmesi… Hastalıkta, darlıkta, yoklukta ayakta kalmaya çalışması… Bütün bunlar sanki yapılması gereken sıradan işlerdi. Ne bir teşekkür, ne bir takdir, ne de insanın içini ısıtan bir çift söz…
Yıllar boyunca bunu beklediğini şimdi fark ediyordu. Belki bir gün dönüp gözlerinin içine bakarak “Eline sağlık Bedriye,” diyebilseydi… Belki omzuna bir kez olsun şefkatle dokunabilseydi… İçinde büyüyen kırgınlıkların bir kısmı eriyip giderdi. Ama olmamıştı. “Daha farklı biri olsaydın…” diye geçirdi içinden. Sonrası yine sessizlikti. Aklından geçenleri hafifçe bir kenara itti. Evvel zamanın yüküyle daha fazla oyalanmak istemiyordu. Gözleri fotoğrafın üzerinde ilerledi ve bu kez kızına, Kiraz’a takılıp kaldı. Parmakları genç kadının yüzünün üzerindeydi. İşte o an, göğsünün bir yerinde eski bir sızı yeniden kıpırdandı. Gözlerine kara bir gölge oturdu. İnsan, evladına yaptıklarını saymaya kalksa Allah’ın gücüne giderdi. Bunu bilirdi. Hatta böyle düşünmenin bile nankörlük olduğuna inanırdı. Ama insanın kalbi bazen inandığı şeyleri dinlemiyordu.
Kiraz’ı büyütürken ne eksik bırakmıştı ki? Yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmişti. Gece ateşler içinde yandığında sabaha kadar başında beklemiş, kızının yüzü gülsün diye kendi heveslerinden, kendi gençliğinden vazgeçtiği günler olmuştu.
Elbette bunları yalnız o yapmamıştı. Her anne yavrusu için aynı fedakârlıkları yapardı. Ama insan yine de sormadan edemiyordu. “Peki, benim kızım neden böyle oldu?”
Bu soru yıllardır aklının bir köşesinde cevapsız duruyordu. Kiraz’ın duru yüzüne baktıkça içindeki özlemle dargınlık birbirine karışıyordu. Özlediği için kızıyor, kızdığı için özlediğini kendine itiraf edemiyordu. Başını iki yana salladı. Belki de Bahri’nin kanı ağır basmıştı. Onun gibi dik başlı, onun gibi inatçı olmuştu. Bir karar vermiş ve dönüp ardına bakmamıştı. Çalışacağım, kendi hayatımı kuracağım diye kalkıp memleketten gitmiş, kendine uzak diyarlarda bir düzen kurmuştu. Bedriye’nin dilinde hâlâ “gavur eli” diye anılan o yerlerde yıllarını geçirirken, annesine ayıracak birkaç dakikayı bile çok görmüştü sanki.
Bakışları fotoğrafın üzerinde biraz daha dolaştı ve sonunda oğlu Kemal’in yüzünde asılı kaldı. Bu kez gözlerinde beliren ifade farklıydı. Dargınlığının içine ince bir sıcaklık karıştı. Kemal’e her zaman daha düşkün olmuştu. Bunu inkâr edecek değildi. Belki de Kiraz’ın yıllardır ona içerlediği tek konu buydu. Eğer bugün karşısına geçip hesap sorsa, Bedriye’nin verecek bir cevabı olmazdı. Parmakları fotoğrafın camını okşar gibi Kemal’in yüzünün üzerinden geçti. “Sen de mi oğlum?” diye geçirdi içinden.
Evlenene kadar annesinin dizinin dibinden ayrılmayan çocuk, evlendikten sonra bambaşka biri olup çıkmıştı. Karısının peşinden şehir şehir dolaşmış, yeni kurduğu hayatın içinde annesine ayırdığı yer her geçen yıl daha da küçülmüştü. Fotoğraftaki mutlu aile tablosuna son kez baktı. İçindeki sıkıntılara bir bahane arar gibiydi. Belki de ikisi de Bahri’ye çekmişti. Onun inadı, onun umursamazlığı, onun bildiğini okuyan huyu nihayetinde çocukların damarlarında dolaşıyordu. Dış kapıdaki anahtarın çıkardığı tanıdık ses, yılların içinden süzülüp gelen düşünceleri bir anda dağıttı. Bedriye başını kaldırıp kapıya çevirdi gözlerini. Gelen, gündelikçisi Çiçek’ti. Kapıdan içeri girer girmez telaşla konuşmaya başladı. “Yollar mahvolmuş abla, trafik kilit. Bir de aşağıdaki caddede çalışma varmış. O yüzden geciktim.”
Bedriye sessizce dinledi onu. Az önce zihninde kocasıyla, kızıyla, oğluyla giriştiği hesaplaşmalardan öylesine yorulmuştu ki kendini uzun ve sonuçsuz bir savaşın ardından esir düşmüş bir asker gibi hissediyordu. Savunacak gücü de kalmamıştı, itiraz edecek mecali de. Çiçek konuşmaya devam ederken Bedriye’nin dikkati elindeki market poşetine takıldı. Bakışlarının yönünü fark eden kadın sırıttı. Hemen poşetin içine uzanıp plastik bir deterjan şişesi çıkardı. “Gelirken aldım abla. Vallahi yeni çıkmış. Ne kadar tortu, kir, kalıntı varsa bir çırpıda temizliyormuş.”
Şişeyi Bedriye’nin görebileceği şekilde havaya kaldırdı. Yaşlı kadın, yüzüne yerleşmiş düşünceli ifadeyi gizlercesine gülümsedi. Dudakları konuşmak ister gibi aralandı, sonra kapandı. Şişenin üzerindeki yazıya baktı.
“PAKSİL, tüm tortuları pür-i pak eder.”



