Annemle birlikte komşumuz Nahide teyzelere gitmiştik. Yaz, bütün ağırlığıyla sokakların üzerine çökmüştü. Hava öylesine sıcaktı ki insanın nefesi bile yanıyordu. Buna rağmen kadınlar, sıcağın rehavetini dağıtmak istercesine bir çaydanlık dolusu çayı keyifle yudumluyorlardı. Bu, benim çocuk aklımın bir türlü kavrayamadığı bir şeydi. İnsan, içini yakan bir içecekle nasıl serinleyebilirdi ki?
O yıl ilkokul ikinci sınıfa geçecektim. Yedi, belki sekiz yaşındaydım. Mahalleden Nilüfer ablanın kızı Buket’le, Nahide teyzenin takıları, tokaları ve türlü türlü makyaj malzemeleri arasında kendimize bir dünya kurmuştuk.
Oyunun tam ortasında annem telaşla içeri girdi.
“Baban gelmeden eve geçelim.”
Sesindeki aceleyi o zaman anlayamamıştım. Beni kolumdan kaldırırken yüzüme bakmayı bile unutmuştu. O önde, ben arkasında merdivenleri indik. Daha kapıdan içeri adımımızı atmıştık ki babam da eve girdi; öfke, ondan birkaç adım önce varmış gibiydi.
“Ana kız nerelerde geziyorsunuz ulan?”
Annemin, “Üst komşudaydık,” demesine fırsat kalmadan gözü dudağımdaki kırmızıya takıldı. Nahide teyzenin aynasının karşısında sürüp de kendimi bir anlığına büyümüş sandığım rujdu bu.
Kürek gibi eli küçücük yüzümde şimşek gibi patladı.
Babamın sesi duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Kelimeleri anlamaktan çok, onlardan korkuyordum. Babam öfkeliydi. Ama bana ilk kez o gün vurmuştu.
İşte kapı eşiğindeki zebaniyle tanışmam da o zaman oldu.
Dudağımın kenarından sızan kanı elimin tersiyle silerken, kapının eşiğinde önce ince bir toz bulutu yükseldiğini gördüm. Sanki yıllardır kimsenin aralamadığı bir odanın kapısı açılmış, içeride biriken karanlık havaya karışmıştı. Toz zerreleri, akşam ışığının içinde ağır ağır dönüyor, bir gölgeye, bir siluete dönüşüyordu. Ve o siluet, bana gülümsüyordu.
“Uslu bir kız olursan seni rahat bırakırım,” diyordu.
Gözleri, dibine ışık düşmeyen kuyular gibiydi. İçine bakan, kendini kaybederdi. Ağzını her açışında, odanın içini görünmez alevler kaplardı. Ben, o alevlerin bana da değeceğine inanırdım.
O günden sonra, kapı eşiklerinde biriken tozlara uzun uzun bakar oldum.
Bir keresinde anneme de sordum:
“Sen de kapı eşiğindeki zebaniyi görüyor musun?”
Yüzüme anlamaz gözlerle baktı. Bakışlarında şaşkınlıktan çok, mahallede duyulur korkusu vardı; insanın başına geleni değil, başkalarının ne diyeceğini dert eden cinstendi.
“Kız, ne zebanisi? Deli deli konuşma. Vallahi mahallede adın aklı kıta çıkar.”
Nasıl göremezdi? İşte oradaydı. Her zamanki yerinde, kapının eşiğinde.
Önce ayaklarının dibinde ince bir toz tabakası kıpırdadı. Görünmez bir el, o tozları havalandırdı. Zerreler, akşamüstü ışığının içinde dönerek kapkara bir gövdenin etrafında toplandı. Bir anlığına, evin bütün karanlığı onun omuzlarına çökmüş gibi oldu.
Bana bakıyordu.
Kara gözlerini kırpmadan, dişlerinin arasından, yalnızca benim duyabildiğim bir sesle tısladı:
“Benimle ilgili kimseye konuşmaman gerektiğini söylememiş miydim, küçük kız?”
Korkudan annemin arkasına saklandım. Annemin eteğine öyle sıkı tutunmuştum ki parmaklarım sızlıyordu.
“Ah, evde de kalırsın sen! Deli derler sana,” diye söylenip duruyordu annem. Sesinde kızgınlıktan çok, korkunun yorgunluğu vardı.
Etrafına bakındı, sanki duvarların bile duyabileceğinden çekinir gibi annem sesini alçalttı:
“Sakın böyle şeylerden kimseye söz etme.”
İşte o gün öğrendim; bazı şeyleri görmek kadar, onları anlatamamak da insanı yalnız bırakıyordu.
Bahsetmeyecektim elbette. Ne zebaniyi öfkelendirmek ne de annemi üzmek isterdim.
Hem ben uslu olduğum sürece bir sorun yoktu. En azından bana hep böyle söylenmişti.
Bir gün okulda kızlar, hoşlandıkları erkeklerden konuşuyorlardı. Kıkır kıkır gülüyor, birbirlerine isimler fısıldıyorlardı. Biri dönüp:
“Sen kimi beğeniyorsun?” diye sordu.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Onlara, böyle şeyleri aklımdan bile geçirsem kapı eşiğindeki zebaninin gecenin bir yarısı gelip zihnimin içine dolacağını, düşüncelerimi tek tek avuçlayıp parçalayacağını nasıl anlatabilirdim?
Ben, daha çocuk yaşta, kalbimin kapısına da bir eşik çekildiğini öğrenmiştim.
Sonra bana da eksik bir gün doğdu.
Başka bir eşiğe adım attım.
Üstelik bu kez, kapı eşiğindeki zebaninin de onayı vardı.
Artık hayatımda olmayacaktı. Bir daha beni bulamayacağına, sesini duymayacağıma, onun korkusuyla yaşamayacağıma inanmıştım. İnsan, bazen bir kapıyı ardına kadar kapatınca geçmişin dışarıda kalacağını sanıyor.
Meğer yanılan benmişim.
Bugün karşımda vakur duruşlu doktor, gözlüklerinin üzerinden bana bakarak soruyor.
Onunla epey yol aldık. Sessizliklerimi, uykusuz gecelerimi, sebepsiz çarpan kalbimi anlattım ona. Nihayet, yıllardır kimseye söylemeye cesaret edemediğim şeyi de söyledim:
Kapı eşiğindeki zebaniyi.
“Fatma Hanım,” diyor yumuşak bir sesle, “bana zebaniyi tarif eder misiniz?”
Ne sesinde bir şaşkınlık var ne de bakışlarında bir yargı.
Derin bir nefes alıyorum.
“Ah, doktor bey,” diyorum, “önce hangisinden başlayayım?”
Bir an duruyorum.
“Baba evinin eşiğindekinden mi, yoksa koca evinin eşiğindekinden mi?”



