“Oooo, piti piti karamela sepeti…” ile başlamış benim dünyaya gelişim.
Evde iki ablam, bir de abim varmış. Annem anlatırken dudaklarını büzer, “Kız, sen rastlantı eseri oldun,” derdi.
Tıpkı yolda bulup eve getirdiğim ördek gibi…
Ona da “Rastlantı” adını koymuştum.
Ördeğime baktıkça, belki de rastlantı olmanın o kadar kötü bir şey olmadığını düşünürdüm. Gerçi annem ne zaman bu konuyu açsa, ablalarım kıkır kıkır gülerdi.
O benim en iyi arkadaşımdı. Annem, mahalledeki diğer çocuklarla kapının önünde oynamamı isterdi. Ben ise Rastlantı’nın boynuna bir ip geçirir, onunla birlikte toprak yollarda gezinirdim. Hele bir de yağmur yağsın, yollarda su birikintileri oluşsun… O vakit değmeyin keyfimize. Tüylerini çamurlu suya bulamaktan büyük bir zevk alırdı. Ben de peşinden koşar, o çamuru üzerime sıçrattıkça kahkahalarla uzaklaşırdım.
Yazın sıcak günlerinde annemin bizi yıkadığı kırmızı leğende onu yüzdürürdüm. Kanatlarını açar, suyun içinde çırpınır; damlaları üzerime savururdu. Ben kaçardım, o peşimden gelirdi. Sonra yine yanına sokulurdum. Rastlantı’yla dünya küçüktü o zamanlar. Bir kırmızı leğen, birkaç toprak yol, biraz yağmur suyu… Bir de ikimizin sığdığı kocaman bir çocukluk.
Bizimkilerin en yoğun olduğu zamanlar, zeytin hasadının başladığı aylardı. Okulların açıldığı, yaprakların yeşilden sarıya, sarıdan kahverengiye döndüğü günler… O günlerde evimizin düzeni de değişirdi. Sabahları hava serin olur, güneş daha kendini göstermeden zeytinliğin yolu tutulurdu. Ben okula gitmeden önce onları kapının önünden izler, akşam dönmelerini beklerdim. Akşam eve geldiklerinde üzerlerinde toprak, yaprak ve zeytin kokusu olurdu. Bu kokuyu en çok babaannem Çalçene’den alırdım.
Gerçek adını ben bile bilmiyordum. Zaten kimse ona gerçek adıyla seslenmezdi. O kadar konuşkan, o kadar çok şey bilen bir kadındı ki köyde herkes ona Çalçene derdi. Anlatacak bir hikâyesi, söyleyecek bir sözü mutlaka vardı. Kimin başına ne gelmiş, hangi ot neye iyi gelirmiş, hangi ağacın ne zaman çiçek açması beklenirmiş; hepsini bilirdi. Ben de yanına oturup saatlerce onu dinlerdim. Bazen anlattıklarının hangisinin gerçek, hangisinin uydurma olduğunu ayırt edemezdim. Ama bunu hiç dert etmezdim. Çalçene’nin yanında dünya biraz daha büyük, biraz daha gizemli gelirdi. Onun hikâyelerinde hiçbir şey gerçekten kaybolmazdı. Ölen biri başka birinin rüyasına girer, kuruyan bir ağaç dibinden yeniden filizlenir, yıllar önce söylenmiş bir söz hiç beklenmedik bir yerde insanın karşısına çıkardı. Belki de bu yüzden hafta sonlarını iple çekerdim. Zeytinliğe onlarla gitmeyi, Çalçene’yi dinlemeyi çok severdim.
Bir sabah erkenden uyandık. Babamın traktörünün arkasına hepimiz yerleştik. Rastlantı’yı da kucağıma almıştım. Annem hemen kaşlarını çattı.
“Orada ayak bağı olur. Bahçede kalsın.”
Ama ben ondan ayrılmak istemiyordum. Çalçene araya girdi.
“Çocuk heves etti, gelsin. Hem Rastlantı’nın ilk hasadı olacak.”
Annem yol boyunca bana ters ters baktı. Çalçene, annemin evdeki otoritesini sarsardı. Zeytinliğe vardığımızda ağaçların altı mavi örtülerle kaplıydı. Büyükler dallara uzanıp zeytinleri toplamaya koyuldu. İnce dallar sallandıkça zeytinler patır patır örtülerin üzerine düşüyordu. Bana göre dünyanın en güzel sesiydi bu. Bazen bir zeytin gelip ayağımın yanına düşer, onu hemen avucuma alırdım. Güya zeytin topluyordum ama çoğu zaman bulduğum en güzel zeytinleri biriktirmekle uğraşırdım. Yeşilleri ayrı, mora çalanları ayrı dizerdim. Sonra hangisinin daha güzel olduğuna karar veremez, hepsini cebime doldururdum. Öğleye doğru güneş yükselir, ağaçların gölgeleri kısalırdı. Ellerimiz zeytin kokardı. Büyüklerin konuşmaları, dalların hışırtısı ve uzaktan gelen kuş sesleri birbirine karışırdı. Yorulduğumda bir ağacın gövdesine sırtımı dayar, dalların arasından gökyüzüne bakardım.
O gün de her şey böyle güzel güzel devam ediyordu. Ta ki Rastlantı ortalığı karıştırana kadar. Bir zeytin boğazına takılmıştı. Bir ağacın altında çırpınıyor, nefes almaya çalışıyordu.
“Rastlantı!”
Bağırdım bizimkilere. Annem daha yanıma gelmeden söylenmeye başladı.
“Ne işi vardı orada? Ben demiştim!”
Parmağını bana doğru uzattı. Ablalarım da başlarıyla onu onayladı. Ama ben onları duymuyordum. Rastlantı’ya bakıyordum yalnızca. Çalçene geldiğinde elindeki sepeti yere bıraktı.
“Çekilin hele. Bakayım.”
Onu kucağına aldı. Gagasını dikkatle açıp boğazına baktı.
“Panik yok,” dedi. “Nefesi var daha.”
Sesi öyle sakindi ki ben de biraz olsun sakinleştim. Parmaklarını dikkatle boğazının iki yanına yerleştirdi. Yavaşça bastırdı. Bir an hiçbir şey olmadı. Sonra Rastlantı öksürdü. Yere küçücük bir zeytin parçası düştü. Raslantı yeniden nefes aldı. Ben de derin bir soluk verdim. Meğer o ana kadar ben de nefesimi tutmuşum. Çalçene bana baktı.
“Bak kızım,” dedi. “Hayvan beslemek böyle bir şey. Hevesi de var, derdi de.”
Annem yine bana baktı. Bu kez hiçbir şey söylemedi. Ben onu kollarıma aldım. Yumuşacık tüylerini boynuma bastırdım. O an ne zeytin, ne hasat, ne de bizimkiler umurumdaydı. Dünyada yalnızca Rastlantı vardı. Akşamüzeri zeytinler kasalara doldurulmuş, traktörün arkasına dizilmişti. Yola çıkmadan önce Rastlantı’nın zeytinini kapının kenarındaki toprağa gömdüm. Çok çocukçaydı. Bir daha bulup boğazına takılmasın diye düşünmüştüm. Toprağı avucumla bastırdım. Sonra Rastlantı’nın başını okşadım.
Yıllar geçti. Rastlantı artık yanı başımda değil. Ben de kocaman bir kadın oldum. Yine bir zeytin hasadındayız. Aynı topraklarda, aynı ağaçların arasında…
“Anneanne,” diyor torunum, “Rastlantı’nın ağacı bu yıl ne kadar çok zeytin vermiş.”
Bir an susuyorum. Elimi ağacın gövdesine koyuyorum. Parmaklarımı kabuklarının arasına geçiriyorum. Bir çocuk geliyor aklıma. Boynuna ip geçirdiği bir ördeğin peşinden toprak yollarda koşan, yağmur su birikintilerinde kahkahalar atan küçük bir kız… Sonra başka bir sabah geliyor gözümün önüne. Bir traktör. Bir zeytinlik. Çalçene’nin sakin sesi. Ve toprağa gömülen küçücük bir zeytin. Başımı kaldırıyorum. Zeytinler ağırlaşmış, dalları aşağı çekiyor. Torunum yanımda bir şeyler anlatıyor. Dinliyorum. Ama gözüm ağacın gövdesinde.
Rastlantı yok. Çalçene yok. Annemin sesi, ablalarımın kahkahaları, babamın traktörünün sesi de çok uzaklarda kaldı. Ama ağaç burada. Her hasat zamanı biraz daha büyüyor. Bir zamanlar toprağa gömdüğüm o küçücük zeytin, şimdi dallarında gökyüzünü taşıyor. Elimi gövdeden çekmiyorum. Bazı rastlantılar insanın ömrüne bir kez giriyor. Sonra sessizce kök salıyor.

