Dolabın en üst rafında peş peşe öksürükler, ardından boğuk bir ses yükseldi. Yün hırka, “O kadar incecik dolaşırsan sonun böyle olur işte!” diye söylendi. Sitemi tişörteydi, sonbaharın serin rüzgârları bastırınca üşütmüş, durmadan öksürüyordu.
Tişört, ince askılarını gererek itiraz etti. “Ne yapayım, benim yaradılışım böyle. Sorun hanımımda.”
Evet, o da kendince haklıydı. Eskiden sezonu bitince güzelce yıkanır, mis gibi katlanır ve sıcacık dolabın bir köşesinde bir sonraki yazı beklerdi. Ama bu kez işlerin tersine dönmesinin asıl sebebi, evin hanımıydı. Hava biraz serinlese de, “Of, sıcak bastı!” diyerek onu üstüne geçiriyor, mevsimin çoktan değiştiğini bir türlü kabul etmiyordu.
Günlerdir dolap sakinleri aynı soruyu düşünüp duruyordu. Acaba evin hanımının bir rahatsızlığı mı vardı?
Kadın için en çok kaygılanan ise sadık dostu hırkaydı. Ruhunu derin bir hüzün kapladı. Uzun bir iç çekti; düşüncelerinin ağırlığı ilmek ilmek üzerine çökmüştü. Bir yandan da kendine kızıyordu. Neden onun için bu kadar kaygılanıyordu ki? Hem artık eski dostu sayılmazdı. Kaç mevsimdir dolabın en kuytu, en karanlık köşesinde duruyordu. “Hıh!” diye homurdandı kendi kendine. “Onun için üzülecekse pembe pijama üzülsün.” Nasıl olsa bu aralar dolaptan en çok onlar çıkıyor, evin hanımına onlar eşlik ediyordu. Ama sesindeki hafif kırgınlık ve kıskançlık, söylediklerini ele veriyordu. Ne kadar inkâr etse de kadını hâlâ önemsiyordu.
“Saat kaç, haberi olan var mı?” diye seslendi, yaklaşık bir yıl önce dolapta yerini alan ipek gömlek.
Pembe pijama, “Sabahın körü. Kırk yılın başı deliksiz bir uykuya yatmıştım,” derken burnundan pembe öfkeli dumanlar çıkardı.
Hırka söze karıştı. “Hiç sizin gibi gençlere böyle laflar yakışıyor mu?”
Dolabın içi derin bir sessizliğe gömüldü. İçerdekilerin en yaramazı olan askılar bile kımıldamıyordu. Sükûneti hırkanın horultuları böldü. Tişörtün arada kesik kesik ıhlamaları da duyuluyordu. O esnada ipek gömlek, uykusuzluktan çöken avurtlarını sıkıntıyla yokladı. “Ay neyse, öğleden sonra güzellik uykuma yatarım,” diye kendini avuttu, sağını solunu düzeltti.
Konuşma sırası bücür iç çamaşırlarına gelmişti. İhtiyarın uyuduğunu fırsat bildiler; ondan azar işitmekten de epey korkarlardı. “Ah,” dediler. “Bunun horultusu lastiklerimizi bile titretiyor.”
Dolap neşeli kahkahalarla çınladı. İçlerinden biri fısıldadı: “Sessiz olun, yaklaşıyor.”
Evin hanımı dolabın kapısını usulca araladı. Elini uzatıp siyah elbiseyi askısından aldı. O an, dolabın karanlık köşelerinde tatlı bir heyecan dalgalandı. Siyahlar bugün dışarı çıkacaktı; bu yüzden kıpır kıpırdı. Zaten son zamanlarda griler, kahveler ve siyahlar sık sık gün ışığına kavuşuyor, sokakların hareketine karışıyordu. Birazdan siyah spor ayakkabılar da onlara katılacak, adımlarına eşlik edecekti. Bordo rujun dudaklarda bıraktığı son dokunuşla hazırlık tamamlanacaktı.
Kadının ayak sesleri koridorun derinliklerinde yavaş yavaş kayboldu. Ardından hırka, iç çekerek konuştu, “Eskiden hiç böyle değildi.”
Meraklı bakışlar ona çevrildi. “Nasıl değildi? Aramızda en yaşlı olan sensin,” diye karşılık verdiler. Hırka hüzünle sallandı. “Hanımımla gezmediğimiz sokak, girmediğimiz yer kalmamıştı,” dedi. Gözyaşlarını kimseye belli etmeden içine ılık ılık akıttı. Onu şimdiye kadar kadının üzerinde hiç görmemişlerdi. Arkadaşlarının şaşkınlıktan göz bebekleri büyüdü. “Yok canım, ihtiyar uyduruyor,” diye bir mırıltı yükseldi. Ama bu sesin kime ait olduğu anlaşılamadı. Hırka, arkadaşlarının tepkisiyle tamamen içine kapandı. Sıkıntıdan bir tüyü hafifçe yere düştü.
Bücür iç çamaşırları, “Anlat, anlat!” diye tezahürat yapmaya başladı. Hırka bakışlarını raftan aldı, bıyık altından tebessüm etti. En çok bücürlere kızardı ama onları da pek severdi. Boğazını temizleyerek söze hazırlandı. “Kotun üstüne dar bir bluz… Onları da sarmalayan ben… Ayrılmaz bir üçlüydük. Gerçi hepsi gitti de bir ben kaldım. Ah, o uzun bukleleri de omuzlarıma döküldü mü? Bir de bahar kokularını üstüme buladı mı? Değmeyin keyfime.”
Dolabın yeni sakini geniş kotlardan biri, “Artık yaşlandın, seni beğenmiyor,” dedi. Hırkanın gayri ihtiyarı bakışları ipek gömleğe kaydı. Her zaman kendini avutacak bir şey bulan ipek gömlek, “Benim durumum senin kadar umutsuz değil. Hiç bana bakma öyle. Özel günlerde hanımımla şıkır şıkır gezintilere çıkıyorum,” diyerek silkelendi.
Dolap halkı, en alta sıkışmış Hırka’ya gözlerini dikti. “Acaba seni unutmuş olabilir mi?” Havada bu soru bir süre asılı kaldı. Sonra ortak bir karar aldılar: Bu sorunun cevabını verecek bir plan hazırlanmıştı. Ne yapıp edip hırkanın yeniden görünmesini sağlayacaklardı. Sabırsızlıkla karanlık dolabın açılmasını beklediler, akşamı zor ettiler.
Güneşin yeryüzünden elini eteğini çektiği vakitte, önce ayak sesleri duyuldu; ardından evin hanımının kahkahaları evi doldurdu. Dolabın kapısı aralandı. Takıların şıngırtısı ince bir tırmık gibi havayı yardı. Kadın, üzerinde günün yorgunluğunu taşıyan ama hâlâ mutlu görünen siyah elbiseyi çıkarıp yerine astı. O sırada diğerleri hırkayı güçlükle itmeye başladı. Bir an sonra yere pat küt düştü. Canı yandı ama bu kadar zamandır içeride sıkışıp kalmak ona zaten yetmişti. Kadın, geniş kalçalarını zorla yer çekimine bırakır gibi oturdu. Hırkayı uzun, bakımlı tırnaklarıyla kavrayıp göğsüne bastırdı. “Ah, seni ne çok severdim,” dedi. Onu göz hizasına kaldırıp uzun uzun baktı.
Nefesler tutuldu. Hırka’nın yüreği heyecanla doldu. Demek ki hanımı onu gerçekten seviyordu; onu yeniden giyecekti. Tam “Beni giyecek,” diye heveslenmişken hanımı onu güzelce katlayıp ön rafa bıraktı. Bunu gören dolap sakinlerinden, “Aaa!” sesi yükseldi. Hırkanın gözleri buğulandı. Her şeyin sonu gelmişti. Hırka, yıllardır sımsıkı tuttuğu ilmeklerini bugün sessizce bırakmaya hazırlanıyordu. Biraz sonra kadın, yanında genç bir kızla birlikte sessizce içeriye geri döndü. Kız tıpkı kadının gençliğine benziyordu. Kadın hafifçe gülümsedi. “Bak sana ne göstereceğim,” dedi. Genç kız şaşkınlıkla etrafına bakındı. “Bu… Tüm fotoğraflardaki meşhur hırka değil mi? Onu saklamışsın.” Kadın Hırka’yı genç kızın ellerine bıraktı. “Ah, her şeyi attım… Ama bunu atmaya kıyamadım,” dedi, kendi bedenine bakarak. “Maalesef kilo aldım.” Genç kız onu avuçlarının arasına aldı. Kumaşın hafifliğiyle bir an duraksadı; sanki yalnızca bir kıyafeti değil, bir hayatı devralıyordu.
Dolapta ise sessizlik vardı. Ne kahkaha kaldı ne mırıltı… Sadece rafların arasında ince bir huzur. Hırka, çok geçmeden yeni yuvasına taşındı. “Ah, burada gırgır, şamata hiç eksik olmuyordu.” En çok da cropslara takılırdı, “Karnınızı üşüteceksiniz,” diye.
Dolapta nadir kaldığı anlarda, yeni arkadaşlarına sık sık eski zaman masalları anlatıyordu. Bugün de masalın sonuna yaklaşılırken arkadaşların göz kapakları ağırlaşmış, nefesler yavaşlamıştı. Oda sessizliğe bürünürken hırka son sözünü söyledi; sesi, ilmeklerin arasından süzülen eski bir hatıra gibiydi. “Bazı şeyler atılmaz… Çünkü yok olmazlar. Sadece bir başka bedende, başka bir hikâyede yaşamayı sürdürürler.”



