Perşembe, Mayıs 28, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Eksilirken

Sabah babamla bayram namazına gidiyoruz. Yaklaşık bir haftadır anneme, “Kaç gün kaldı?” diye soruyorum. Heyecanla bekliyorum; yeni alınan kıyafetlerimi giymeyi, akrabalardan para almayı, sınırsız şeker ve çikolata yemeyi… Kapının ardına asılan, eski bir çarşafla toz olmasın diye üstü örtülen lacivert pantolonumu, beyaz gömleğimi üstüme geçiriyorum. Çırpı bacaklarıma bol, sıska bedenime hafif geniş geliyor pantolon. Bedenimin iki yanından sarkan lastiklerle pantolonun düşmemesine çare buluyoruz. Onlar da lacivert. Annem alacalı mendili tıpkı eskiden kâğıttan yaptığımız yelken gibi hünerli elleriyle katlıyor. Göğsümün üstündeki boşluğa iliştiriyor, parmak uçlarıyla düzeltiyor. Üç adım geriye gidiyor. Menekşe gözlerini sabitliyor ve yüzü tomurcuklanıyor. “Adam olmuş da benim oğlum bayram namazına gidiyor.” Bizi yolcu ediyor kapıda, yüzündeki çiçekleri halen orada. Gururla ardımızdan bakıyor. İkiz kardeşlerim Elif ve Emre tam biz merdivenlerden inerken uyanıyorlar. Annem içeriye yöneliyor. Kardeşlerim uyanıkken annemin bacaklarına dolanıp onu serseme çeviriyorlar. Babam evde yokken, “Başım gözüm döndü. Bunlar çok yaramaz, sen çok uslu bir çocuktun,” diyerek veryansın ediyor. O esnada annemin göğsüne başımı yaslamak istiyorum. İkizler başlıyorlar ciyaklamaya.  

Babam apartmanın demir gri kapısını tüm gücüyle ittiriyor. Ellerini sımsıkı kavrıyorum. Parmaklarımız birbirine kilitlendikçe dış dünyaya karşı daha güvende ve korkusuz oluyorum. Köşedeki caminin minaresinden imamın tiz sesi soluksuz geliyor. O zamanlar anlam veremiyorum bu karmaşaya. Daha sonraları ne zaman koşturan bir ezan sesi duysam, bu telaşe bana o günü anımsatıyor. Ve imamın cemaati bir an önce toplayıp evine gitme derdinde olduğu gibi bir hissiyat bırakıyor bende. Herkes koşa koşa dalıyor cami avlusuna… Yağmur çiseliyor. Ağzımı açıyorum, damlaları yakalamak için yüzümü çeviriyorum puslu maviliğe. Babam, “Haydi Kerem, geç kalacağız, biz de katılalım kalabalığa,” diyerek elimden çekiyor. Damlalar hedefini şaşırmış gibi rastgele isabet ediyor üstüme başıma. Babamın yanında ufacığım, ayaktayken cemaatin bacaklarını görüyorum. Herkes secdedeyken ben gecikmeli eğiliyorum. O kısa sürede tek ayakta kalan benim… Bir de iskemlede oturan yaşlılar var. Caminin tavanlarındaki ve duvarlarındaki mavi mozaikleri ilgiyle izliyorum. Garip bir his göğsüme oturuyor. Ne olduğunu tanımlayamasam da hoşuma gidiyor bu duygu. İnip kalkıyorum cemaatle ve annemin ezberlettiği duaları dudaklarıma yerleştiriyorum. Namaz bittiğinde aynı yoldan babamla geri dönüyoruz. Yine bir telaş var sokakta. Annem kardeşlerimi hazırlamış, babaanneme bayram kahvaltısına gidecekmişiz. Bunu o anda öğreniyorum. Az önceki heyecanım, havası kaçan balon gibi önce fıslıyor sonra yavaş yavaş sönüyor. Avucumdan kayıyor balonumun ipi, gökyüzünde uzaklaşıyor ve kayboluyor. İkizler oyuncak kavgasına tutuşmuşlar. Ellerindekini çekiştiriyorlar, birbirine vuruyorlar. Annem meşgul, artık beni görmüyor. İkizleri babam kucaklıyor. Annem elinde eşyalar ben de yanlarında yürüyorum. Arabamıza biniyoruz. Kardeşlerim yol boyunca durmuyor, kavga ediyorlar. Arada bana da geliyor minik darbeleri… Annemin yüzü gölgeleniyor sanki babaannemin evine yaklaştıkça. Babam kızıyor ikizlere, en çokta anneme, “Bir susturamadın,” diyor çocukları. Sessizce oturuyorum, başımı serin cama yaslayıp seyrediyorum etrafı. Babaannemin evinin sokağına giriyoruz. İki katlı ahşap ev… Bahçesinde türlü türlü teneke kutulara dikilmiş sıra çiçekler. Seke seke bizimkileri takip ediyorum taş araları toprak gedikli yoldan. Amcamlar çoktan gelmiş, kapıda yengem karşılıyor bizi. İçerinin sıcaklığı ve enfes kokular yüzüme çarpıyor. Sevinç Abla’mın çatallaşmış sesi duyuluyor. Ailede en sevdiğim kişi, ergen diyorlar ona. Bence ergen mergen, dünyanın en tatlısı. Alper var, Sevinç Abla’mın küçük kardeşi, benden beş yaş büyük, onunla hiç anlaşamıyoruz. Sürekli beni sinirlendiriyor. Abi demiyorum ona. Hiç abiliğini görmedim ki! Kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor benimle. Ailenin en kıymetlisi. Babaannem mutfaktan çıkıyor, ellerini önlüğüne üstün körü siliyor. İkizleri öpüyor. Nemli ellerini yüzüme doğru uzatıyor. Öpüyorum ıslak ıslak oluyor dudaklarım. Midem bulanıyor. Nefesimi tutuyorum, elimle karnımı tutuyorum. Amcam para çıkarıyor cebinden, sevinerek yapışıyorum ellerine. İkizler hiç susmuyor. Annem aceleyle bir birine, bir diğerine koşuyor. Salondaki pencere kenarındaki dikdörtgen, ahşap masada kahvaltı yapacağız bugün. Annem ikizlerle ilgilenmekten masayı kurmaya yardım edemiyor. Babam arada ters ters ona bakıyor. Babaannemim yırtıcı kuşları andıran bakışları üzerimde geziniyor. Annemin evin gelini olarak yapması gerekenleri ben üstleniveriyorum. Yengem, “Maşallah oğluma,” diyor, kahvaltı masasına mutfak tezgâhındaki eşyaları taşıyorum. Arada babaanneme gözlerim takılıyor. Hep elindeki oyundan başını kaldırmayan Alper ile ilgileniyor. Yengem beni iyice yüreklendiriyor. “Aferin oğluma.” Bir ara mutfakla salon arasında gidip gelirken babaannem yengeme kaşlarını çatıp, “El dölünü fazla şımartma,” diye kızıyor. Arkama bakıyorum. O ne demek ki? Bana mı dedi yoksa, bir başkasına mı? Bir türlü anlamıyorum. Coşkuyla devam ediyorum gidip gelmelerime. Arada bu sözler kafamı kurcalıyor. Şayet bana denildiyse, “Babaannem hastalanmaktan çok korkar, onun gibi bir şeyim ben de demek ki!” diye düşünüyorum. Çünkü ikimizi de fazlasıyla sevmiyor. Kahvaltıda reçeller, peynir çeşitleri, börekler var. Haşlanmış yumurtayı pek severim. Elim tabağa uzanacakken babaannem benden önce davranıyor. Yumurtalardan en irisini Alper’in tabağına bırakıyor. Bakıyorum sofradakilere, annem kardeşlerime yemek yediriyor, diğerleri sohbet ediyor. Bunu sadece ben fark ediyorum.

Kahvaltıdan sonra biz çocuklar, arkadaki küçük odaya geçiyoruz. İkizler uyumuşlar. Evdeki sessizlikten belli. Annemin başında gezen kara bulutları dağılmış, kahkahası kulaklarıma çalınıyor. Büyüklerle salonda kalmak istesem de kuzenlerimin peşine takılıyorum. Sevinç Ablam balkona çıkıyor. Alper de oyuna devam ediyor pür dikkat. Yanlışlıkla koluna dokunuyorum Alper’in, elindeki yere düşürüyor. Aniden oturduğu koltuktan fırlıyor. Bayramlık gömleğimin yakalarına yapışıyor öfkeyle, “Ağzına sıçtığımın el dölü,” diyerek dişlerini gıcırdatıyor. Artık bu kelimenin anlamını fazlasıyla merak ediyorum. “O ne demek?” deyiveriyorum farkında olmadan dışımdan. Anlatıyor bir yılan gibi tıslayarak. Ben iyice kabuğuna çekiliyorum onun her sözünde, o da karşımda devleşiyor zevkle. O bayram sabahı benim için bir milat oluyor. Bir daha hiç tamamlanamıyorum. 

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Eda Ketenci
Eda Ketenci
1985 Muğla doğumludur. Lise öğrenimini Muğla Anadolu Lisesinde, üniversite eğitimini Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi, yüksek lisansını Ankara Hukuk Fakültesinde tamamladı. Yeditepe Üniversitesinde doktora öğrencisidir. 2010 yılından bu yana avukatlık mesleğine devam etmektedir. Asonans, Hikâyeden Gazete, Panda Edebiyat, Düş, Yeni Yazar, Derin ve Feveran dergilerde hikâyeleri ve yazıları yayımlanmıştır. Yazarın Oyun Başlasın ve Bubi’nin Deniz Macerası adında iki çocuk kitabı da bulunmaktadır.

POPÜLER YAZILAR