Doğu Karadeniz bölgesinde günler, her zaman büyülü bir hava içindeydi. Şelaleler ve mağaralarla çevrili dağların eteğindeki, Artun kasabası ise bir başka güzellikti. Yeşilin her tonuyla, sahilin maviliği ve efsaneliğini koruyan gizemli mağara, ziyaretçilerin akınındaydı. Halkı ise bu zenginliği başka gözlerle görmekteydi. Maksut, kasabada bir çok kişinin yaptığı rehberlik işini yapmakta. Her gün sayısız turist gezdirmekteydi. Günün yorgunluğunu üzerinden atmak için iki kadeh içer, geç vakit evine dönerdi. Eşiğin kapısında, onu her daim eşi Hera karşılardı.

“Bu huydan hiç vazgeçmeyeceksin değil mi?”
“Ne varmış huyumda? Ekmek parası peşindeyiz.”
“Hangi ekmek? Çocuklar yine yarı aç yattı.”
“Git kadın, senin dırdırını çekecek durumda değilim.”
“Hıı… vur vur…Vurmayı seversin. Yıllardır tek bildiğin bu.”
“Sen daha konuşacak mısın?”
Hera yere düştü. Kıpırdayamıyordu. Çocuklar sese uyandı.
“Anne, anne aç gözünü, anne ne olur aç gözünü!”
“Bırakın gebersin, yıllardır dırdırıyla bitirdi beni. Yok, sen kızlarla geziyon. Yok sen beni aldattın. Yeter be, yeter!”
O günden sonra Hera’nın bayılmaları arttı. Doktorlara, hocalar gitti sonuçlarda hiçbir şey çıkmadı.

“Hera, ne olacak senin bu hâlin?”
“Ne olacak abla, bu herif bende olduktan sonra bir gün ölüp gidicem.”
“Kız, deli deli konuşma. Bak, dün televizyonda izledim. Mavi Oda diye bir yerde doktor varmış. Oraya giden iyileşiyormuş. Seni de oraya götürelim; şu adamın dilinden kurtul.
Enişten, kahvede konuştuğunu duymuş. ‘Benim karı illetli, bayılmadan eve gideyim,’ diyormuş. Kız kocanla konuş, götürsün seni.”
“Götürmez abla. Ben biliyom.”
“Kız sen yine de bir sor. Bakarsın eşref satına gelir, olur der.”
Hera geç vakte kadar Maksut’u bekler.
“Hoş geldin kocam, bugün yine kötülendim. Ablam geldi. Bir kadın varmış, böyle hastalar hemencecik iyileşiyormuş. Beni de götürsen.”
“Bir deli doktoru kaldı ha… Beni çileden çıkarma kadın.”

Hera sendeler ve yere düşer. Çocuklar koşup teyzelerine haber verirler. Abla can havliyle kardeşinin başına gelir.
“Yeter senin ettiğin Maksut! Hastalıklı kadına vurmak ne demek ya! Kardeşimi senin eline bırakmam artık. Ben kardeşim götürüyorum.”

Aradan bir ay geçmiş. Hera ablasıyla kahvaltı yapıyordu.
“Abla o dediğin kadına nasıl ulaşılır? Ben bu dertten kurtulmak istiyom artık. Evimi,
çocuklarımı özledim.”
“Oh be, sonunda razı oldun. Bizim yan komşu bu işleri daha iyi bilir. Nasıl gidiliyor öğreniriz.”
Aradan bir ay daha geçmişti. Hera’nın halsizliği artmış, yemekten içmekten kesilmiş, öylece yatıyordu. Maksut’tan bir haber yoktu. Eşini merak edip görmeye bile gelmemişti. Abla kardeşine üzülmekten başka elinden birşey gelmese de komşuya her gün soruyordu doktoru.

Akşamın sessizliği, dağların üzerine duman gibi çökmüştü. Sonbaharın mihrican rüzgârı, camlarının pervazından ıslık çalıyordu. Kapı çalındı. Hera kapıya yöneldi, güçlükle açtı.
“Abla Muhsin’e teyze geldi. Ablam mutfakta, buyrun şöyle. Şimdi işi biter.”
“Ooo kıymetli komşum, hoş geldin. İnşallah güzel haberler getirdin.”
“Doktor işi tamam, izinden yeni dönmüş. Perşembe randevunuzu aldım.”
“Yani üç gün sonra… hı… cansın can. Kız Hera, duydun mu!”
“Duydum abla, duydum.” Hera’nın solgun yüzü kızardı, gözleri buruklaştı.
Muhsine Hanım, “Hera kız, neden ağlıyon?”
Abla, “Ben onun neye üzüldüğünü biliyom. Kocanla gitmek isterdin doktora değil mi? Hiç boşuna düşünme. İyileşmeden o adamın yaptığının normal bir şey olmadığını görmeden gitmek yok.”
Muhsine Hanım, “Hera önce bir iyileş rahatla, ondan sonra hâlâ seni döven adamı istersen, ben aracı olucam söz.”

Randevu günü gelmişti. Sekiz saat yolculuktan sonra Hera, Psikiyatr Dr. Zehra Işık karşısındaydı.
“Hera hoş geldin.”
“Siz, her bir şeyciği iyileştiriyormuşsunuz. Beni de iyileştirin. Evime, çocuklarıma gideyim.”
“Sen ne olduğunu bir anlat bakalım.”
“Nerden başlasam, bilmem ki…”
“Kendinden bahset. Kaç yaşındasın? Bize gelme sebebin nedir?”

“Otuz beş yaşında, üç bebem var, ellerinizden öper. İki aydır evimden ayrıyım. Maksut beni almaya gelir dedim, ablama gittim ama gelmedi.”
“Maksut kim? Neden evinden ayrıldın?”
“Kocam. Şiddetinden, kıskançlığından, yirmi yılda beni dert sahibi eden. Adımı, illetliye çıkaran, sevdiceğim dedim eşim.”
“Bunun sevgi olduğunu nerden biliyorsun?”
“Kendi dedi, ‘Seviyom,’ diye. Ben de sevdim. ‘Anam babam yok,’ dedi. Ben istiyom dedim.”
“Kaç yaşındaydınız?”
“Ben onbeş, Maksut askerden gelmişti.”
“Peki kıskançlığı, dayağı ne zaman başladı?”
“Evlendik hemencecik. Gündüz bilem perdeleri açtırmaz. Vay ki pencereye yaklaşayım, ‘Sen kime bakıyon?’ diyerek atardı tokadı. Sonra her seferinde bir bahane buldu, vurdu.”
“Sormadın mı neden böyle yapıyorsun diye?”
“Sordum. Sormam mı? ‘Sevdiğimden,’ derdi. Ama iyi severdi. Dövdükten sonra hediyeler bilem alırdı.”
“Nasıl yani, inanır mıydın?”
“He, inanırdım. Sabah akşam turist gezdirirdi. Önceleri ben de onu kıskandım. Ama içkiye başlayınca, dayağı arttı. Canımı daha çok yaktı. Eve yiyecek almaz. Geç gelmeler, dışarlara gitmeler. Sanki ne bilem, o bizi görmüyordu.”
“Bu kanıya nasıl vardın?”
“Hocam ben evlendim, bir şeycik bilmezdim. Sonra çocukların ihtiyacı için el becerileri öğrendim. Kitaplardan modeller çıkardım, konu komşuya işledim. Ne öğrendimse çocukların ihtiyacı için yaptım. Kendime bir fistan bilem almadım.”
“Bunlar seni çok mu zorladı?”
“Yok, zorlanmadım hocam.”
“Peki, anlatmak istediğin nedir?”
“Hocam ben sevgiyi farklı anlamışım.”
“Nasıl biraz anlatır mısın?”
“Sevgi göstermek değil mi? Bu adam beni sevdiyse niye göstermedi, eziyet etti? Demek ki beni sevmemiş. Hocam yaşadıklarım ağır gelmedi. Değersiz ve kıymetsiz görülme, emeklerin hiç olması, yüreğime taş gibi oturdu.”
“Sen emeğin bana zorluk değil dedin. Söylemek istediğin görünmemek mi?”
“Hocam aslında çocukluktan beri ailem de böyleydi.”
“Peki, sen kendini görebildin mi?”

“Bilmiyom ki. Her şeyde suçlanınca, her seferinde ben de kendimi suçlar buldum.”
“Bak! Hera sen kendini görmezsen, seni kimse göremez. Onun için öncelikle sen kendi
becerilerini, değerini, kıymetini görmen gerekir.”
“Hocam bu bayılmalarım neden olmuş ki?”
“En çok ne vakitler de oluyor demiştin?”
“Maksut’la tartışınca. Herkesler, ‘Bu nasıl koca? Evine, çocuklarına bakmıyor,’ diyenlere cevap veremediğimde.”
“Aşırı çaba sarfetmek baskıyı ve kaygıyı arttırır. Zihin, tepkiyi içine çektiğinde, kendini
korumaya alır. Hastalıkla cevap vermeye çalışır ve kendini o şekilde ifade eder.”
“Hocam ben hasta olmayı istemiyom ki.”
“Evet, doğru. Lakin herkesin can evi, ruhu kendi sorumluluğunda. Öncelikle sen ruhunu, duygularını, düşüncelerini iyi görüp onlara sarılacaksın.”
“Hocam bu bayılmalar o zaman iyileşir mi?”
“Hemen değil. Yavaş yavaş. Kendini kıymetli, değerli görmeyi öğrendikçe suçlamalar gidecek. Kendi becerilerini seveceksin. Yaşam sevinci, insanın kendisi için bir şey yaptığında hayat bulur. Kimse başkaları için değil, kendisi için yapması gerekir.”
“Bu nasıl ki, anlamadım.”
“Şöyle düşün. Ekin tarlasında bir buğday başağı, kendi dalının tanesini taşır. Herkes kendi ektiğini biçer. Kim ne yaparsa kendine, iyilik de kötülük de. Hepimiz toprağa düşen bir başak
olduğumuz için öncelikle kendi başağımızın verimine bakarız.”
“Hocam bayılmam başağımı, kendimi, kıymetsiz değersiz görmekle mi oldu?”
“Heracım şöyle düşün. Ata tohumu tarlaya düştüğünde ne olacağını bilir. Ben büyüyüp başak olacağım sonra buğday tanesi, bulgur, un, ekmek… Bunları kabul eder. Karşısına çıkan güçlükler onu yıldırmaz. O verimli başak olmaya bakar. Ata bilgilerini kabul etmez; emeği görmez, ailesini küçümserse kim olduğunu kabul etmemiştir. İşte burada şu olur: Haset hasadı bozar. Genetiği bozulmuş bir başak; gelecekte verimsiz, hastalıklı bir buğday tanesi olur.”
“Ah hocam, ne güzel söylediniz… Benim şimdi yirmi yılım hiç mi olmuş? Yani ne ektin, ne buldun mu diyon? Emekler gitti mi? Vay hâlime! Düşman başına… hasetler hasadı bitirmiş mi diyon hocam?”
“Olur mu hiç? Öyle değil. Gelecek görüşmede bunları anlamaya çalışacağız.”
“Yok, yok. Ben anladım… Bu koca beni kandırmış. İçten dıştan çürütmüş. Yok, yok… Onun suçu yok. Suç benim. Ah! Akılsız baş, akılsız baş…”
“Hera. Yapma… Hera kendine gel. Suna, Suna! Kolonya getir.”

Bu yazı sana ne hissettirdi?