Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

İzler Toz Tutmaz

İstanbul sıradan bir güne uyanmıştı. Gecenin sisli havasından eser kalmamış, sabahın

ılık nefesi; kaldırımlarda koşuşturan ayaklar… Cadde ve sokaklarda insandan çok olan arabaların egsoz kokusu, denizin kokusunu bastırıyordu. Günün esintisi, işyerlerinin hareketiyle bir orkestra havası içinde “do-mi-fa…” Gün bitmez ki bir güneş, bir sağanak, bir toz bulutu kentin üstünden geçmesin.

Nazan’ın ders saati bitmiş, yağmur inceden başlamıştı. Çağla yeşili ceketi askıdan aldı, üzerine giydi. Paltosunu ve uçuk sarı çantasını alıp Üsküdar’daki müzik okulundan çıktı. Akşam beş vapuruna yetişmeliydi. Eve çok geç kalırsa, annesi meraklanırdı. Ayakları bir koşuyor bir duruyordu. Nefesini bir adım bekletti. Satıcıların sesleri birbirine karışmıştı.     Başına poşet geçirmiş bir satıcıya yaklaştı.

“Kestane ne kadar?”

“100 TL.”

“5 liralık verebilir misin?”

“Sen dalga mı geçiyorsun, 5 lira ne demek?”

“Tamam 100 gram olsun.”

“Git kızım işine, bizi uğraştırma, sana kestane yok.”

Nazan yağmurun şiddetlendiğini fark etmeden uzayıp giden trafikteki arabaların arasından

geçti. Vapur düdüğü uzun uzun ötüyor, kalkış vaktinin yaklaştığını haber veriyordu. Bilet

sırasına yaklaştı. Beyefendinin biri “Sıraya girin hanımefendi,” dedi. Nazan, öne geçmeye çalışmıyorum, der gibi başını salladı. İkinci sırada duran orta boylu kadın, beresinin rengi dudakların kızıllığıyla aynı, dik dik bakıyor, ağzında bir şeyler geveliyordu… “Hım…”

Nazan, kulağında kulaklık mırıldanıyordu. Sıra ona geldiğinde parayı uzattı. Memur “Bozuk var mı?” dedi. Nazan çantasına bakarken, arkadan sesler yükseldi. “Biraz çabuk olur musunuz? Paranızı ayarlamadan neden sıraya girersiniz ki bu kadar insan

sizi beklemek zorunda mı?

Nazan çantasını karıştırmaya başladı. “O… O da ne? Kız düştü! Bir dakika, bir… dakika…” Çantanın sapı kopunca Nazan da çanta yere düşmesin derken sendeledi, ıslak zemine çantasıyla birlikte oturdu. “Ay… Çok şükür içindekiler dökülmeden kurtardım.”

Biraz önce bağıranlar susmuştu. Nazan’ın arkasındaki teyze yerden kalkmasına yardım etti. Biletini aldı. Vapura doğru yürürken ıslaklık içine kadar işlemişti. Hızlı yürümeye çalışsa da

ürperen sırılsıklam vücudu üşümeye başlamıştı. Kalabalığın içinden geçti. Vapurun ön tarafına doğru yürüdü. Dalgaları ve martıları seyrederek gitmeyi severdi. Ama bu gece kapalı alana geçmesi gerekiyordu. Kuytu bir köşe buldu, oturdu. Dudakları mırıldanmaya devam etse de titremesine engel olamıyordu. Daha önceleri uzun geçmesini istediği vapur sefası şimdi bir an önce bitsin istiyordu. Ellerini koltuk altına sakladı. Dudakları titriyordu.

“Kızım iyi misin, hasta mısın?”

Nazan, sese doğru baktı. “İyiyim amca.”

“Su ister misin? Çekinme kızım söyle, açsan şuradan bir şey alayım.”

Nazan’ın tedirginliği artı. Gözetleniyormuş gibi çevresine baktı. Kısık bir sesle, “Teşekkür

ederim, sağ olun. Ev yakın ailem bekliyor,” dedi. Mır mırlar uğultuya dönüşmüş. Denizin dalgaları köpürdükçe köpürmüştü. Nazan eve varışın ve odasında sıcak çay içmenin hayaline tutunmuş, vapurun iskeleye yanaşma haberini veren düdüğünü bekliyordu.

“Oh, geldik.”

Nazan oturduğu yerden kalktı. Omuzlarını öne doğru çekmiş, ıslak bir kuş gibi seke seke, kalabalığı yararak vapurdan indi. Son duraktaki, otobüslerin arasından geçti. Gideceği yerin vasıtasına yürümeyle koşma arası aceleyle gitmeye çalışırken otobüsü gördü.  

“Oh be…En sevdiğim, iki katlı.” Bindi. “Kuşlar gibi uçarız şimdi.” İlk durak olduğu için oturacak bir yer bulmuştu. Otobüsün hareketine on dakika vardı ve saniyeler içinde doldu içerisi. Mahşer yeri gibi tepişe tepişe, tost gibi ezile ezile yolculuk Beylikdüzü’ne doğru başladı. Yol uzundu.Nazan, oturduğu yerde başını cama dayadı. Gözleri, ha kapandı ha kapanacak derken karşı sırada, pencere tarafında oturan, yüzü kireç gibi solgun kadının büzülmüş dudakları söylenmeye başlamıştı.

“Kime seslensem ki, herkes çökmüş bir yere. Kimseyi görecek hâlleri yok. Ben ne

yapayım. Gidiş yönüne ters oturmuş. Bulantısı artıyor belli. Şimdi şurada kusarsa, hiç valla çekemem. Birine göz kırpayım, kalksın da bize yer versin… Şu ağzında sakız dolandırana dur bir sesleneyim.”

“Hey! Şimşir dudak, geviş getiren arkadaş. Sahibini bir dürte yer değiştirelim.

“Ooho, niye böyle bir şey yapayım ki?

“Hâlimizden anla dedik da… İki canlı olmak kolay mı, ters yönde sarsıntıdayız, anlamaz mısın?

Ani bir firen sesiyle Nazan yerinden zıpladı. Çevreyolu bitmiş, durak inişleri başlamıştı. Saate baktı. Sekiz otuzu geçiyordu. Bir oh çekti. “Neyse, durağıma yaklaşıyorum.”  Yüreğindeki karmaşanın tozunu silkeledi.

“Ah İstanbul. Efsane şehirsin. Senin atmosferinde acısıyla tatlısıyla yaşamak. Sevgilileri

birbirine bağlayan köprülerde gezmek. Vapurunda salep içmek. Martılarla hayallere kanat

çırpmak. Kargaşanı, sisli puslu havanı solumak. Bir lokma rızık. Bir damla ilim. Bir asırlık bilgi için saatlerce itiş kalkış yol tepmek. Bunlar bile pek güzel be İstanbul.”

Telefon sesiyle irkildi. “Alo anne, geliyorum, bir durak kaldı.” Üşüdüğünü iyice unutmuş. Okul notaları kulaklarında, mırıldanarak toparlandı.Durağına gelmişti ama henüz yol bitmiş değildi.

Üst geçide doğru yürüdü. Yağmur ahmak ıslatmaya devam ediyordu. Demir merdivenlerden

çıktı. Islak, tüylü beresiyle üst geçidin tam ortasında durdu. Bu manzarayı seyretmeden

geçemezdi. Ne kadar güçsüz olsa da bir dakika olsun durmalıydı. Gözalıcı karanlığın içinde

yanıp sönen ışıklar kendine çekiyordu. Derin bir nefes çekti. “Çok şanslıyım. Peygamberler şehri, evliyalar yatağı, fatihler ocağı. Sizlerle aynı havayı içine çekmek ne güzel.” 

Demir kenarlıktan tuttu. Gözlerini kıstı. Kendini Yuşa Tepesi’nde, boğazı seyrederken hayal etti. Üşüdü. Titredi. Moraran dudağı mırıldandı. “Hadi hadi! Adımlarını hızlandır.”

Ayaklarını yük bağlanmış gibi sürüyordu. Soğuk merdivenlerin kenarına tutuna tutuna indi. Sis her tarafı kaplamıştı. Buz gibi rüzgâr Nazan’ı arkasından itiyordu. Kaldırımları ve taşları takip ediyor, evin yolunu bilen ayakları ilerliyordu. Sonunda, sokak lambaları arasında evin kapısına gelmişti. Elindeki anahtarla kapıyı açtı. Merdivenlerden çıkarken bir günün yaşanmışlığı, yorgunluk değildi artık, zihninde anıya dönüşmüştü.

“Ne güzel. Hatırlayacak mutlu olacak bir şeylerin olması.”

Neden, niçin, düşünmeden… Müzakereci bir duruş, zafer türkülerine yarenlik etti. Yıllar yılların tozunu sildi. Nazan, anılar biriktirdi, biriktirdi. Her bir yağmur tanesinde, gündüz, gece, bir toz bulutunda İstanbul’u özledi.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Gülseren Karagülle
Gülseren Karagülle
1962 Gaziantep doğumluyum, 26 yıldır İstanbul'da yaşıyorum. Açık öğretim Lisesinden mezun olduktan sonra birçok kişisel gelişim programına ve yazarlık atölyelerine katıldım. Bir kadının yaşayabileceği ne kadar meşakkat varsa yaşadım, yaşadıklarımdan bir şeyler öğrenmeye çabaladım. Hobilerim Geleneksel tıp, astroloji, sayıların gizemi, mizaç ilmi, doğal enerji taşı, karakterlere göre dizim.

POPÜLER YAZILAR