Salı, Ağustos 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Askıya Alınmış Bir Yürek

Sabahın ışıklarıyla pamuk tarlasına ilk gelen rüzgârdan sonra kuşlar inerdi. Tarlaya uzaktan bakan biri, toprağın gece boyunca beyaz bir düş gördüğünü sanabilirdi. Ayakları pamukların arasında, beyazlık dizlerine kadar yükselmişti. Bir an durdu. Koş… Biraz daha koş…

Kimin sesiydi bu? Rüzgârın mı, beyazın mı? Beyazın sesi olur muydu? Olur, “Susunca duyulur.” Toprak sessiz. İnsan çağrıldığı yere mi giderdi; yoksa çağıran sesin içindeki kadere mi? Bunu biliyor muydu? Yalnızca koşmayı biliyordu. Koştu.

Bazı evlerde duvara çakılan ilk çivi, bir hayatı taşımak için değil, bir bekleyişi asmak içindir. Koşarken ayaklarının altındaki toprağın kendisini tanıdığına inanırdı. Toprak, onun adını herkesten önce öğrenmişti. İnsanlardan gizlediği ne varsa, ilk ona söylemişti. Çocukluğunun en büyük oyunu buydu. Koşmak… Koşarsam yetişirim… Rüzgâra doğru koştu. “Beklersem belki gelir.”

Rüzgâr okul bahçesindeki gelincikleri eğip kaldırıyordu. İkisi de o rüzgârın, konuşmalarının yıllar sonrasına taşınmayacağını bilmiyordu. “Büyüyünce ne olacaksın?” Gülümsedi. Elindeki kalemi avucunun içinde çevirdi. “Çocuklara okumayı sevdireceğim.” Güldü. “Öğretmen yani?” “Belki…” Başını hafifçe eğdi. “Ama önce çok okumak gerekiyor.”

Takvim ilerledi; bahar yerinden kıpırdamadı. Pamuk tarlası koştu… Bazı bekleyişler vardır; adı söylenmez, sesi duyulmaz, ama evin içinde asılı.

Avludaki kuyunun suyu kurudu. Gelincikler açtı, güneş hatırasını taşıyordu. Tek bildiği koşmaktı, hep koştu… Askıda mürekkebi kurumayan kaleme her gün baktı. Gelincik yapraklarını döktü. Göğe bakanlar bekledi. Okul çantası, duvarda asılı kalan önlük, hiç açılmayan defter… pamuk tarlası peşini bırakmadı. Koş… Biraz daha koş… “Beklersem belki gelir.”

Masanın üzerinde soğuk çay… “Beklemek gerçekten kaybetmek midir?”
“O bekleyişin içinden geçmek. İncinmeden güçlenmek. Kendi özünde yeniden doğmak.”
“Bu olabilir miydi?”
“Pamuk tarlası toprağını diker, ama pamuk söküğünü fark edemez.”
Sanki biri, zamanın akışını onun içinde yavaşlatmıştı. “Kaybettim.”

Takvim ilerledi; bahar yerinden kıpırdamadı.” Pamuk tarlası koştu… Biraz daha koştu. “Beklersem belki gelir.”

Rabia umutlarını ilk kez rüzgâra bıraktı. İnsan gerçekten neyi bekler? Sessizliğini. Suskunluğunu. Erteleyişini. Sonra Yusuf’un kuyusu, çıkışın başlangıcı, ilk heyecanlar, ilk kırılganlıklar. İnsan gerçekten istediği kişi olabilir mi? Belki de bazı insanlar olmak istedikleri kişi değil, olmak zorunda bırakıldıkları kişi oluyordu. Anladım ki beklemek, kapının açılmasını seyretmek değilmiş. Beklerken içinde kapanan kapıları yeniden açabilmekmiş. Çıplak ayaklar toprağa bastığında, rüzgâr ondan hızlı değildi. Koşuyor, duruyor, yeniden koşuyordu. “Anne, arkamdan seslen!” Çocukluk sesimin çağrısı geriye dönmeyen tek mevsimdi.

Takvim ilerledi; bahar yerinden kıpırdamadı.” Pamuk tarlası koştu… Biraz daha koştu. “Beklersem belki gelir.”

Yıllar sonra yaşayabileceği hayatla yolu yeniden kesişti, iki farklı kaderi gördü. Mürekkebi kurumayan kalemle bambaşka yollar çizilmişti. İçi bir hoş oldu lakin boşalmadı, sadece şekil değiştirdi. O gece şunu anladı. İnsan Kaf Dağı’na varmaz. Kaf Dağı olduğunu fark eder. Çünkü bazı yazılar okunmak için değil… Kendi içinde “Kaf Dağı” olabilmekti. Belki de aradığım şey dışarıda değil, içimdeydi. Yâ Rabbi… Eğer bekleyişim bir imtihansa bana sabrını; eğer bir müjdeyse bana vaktini nasip et. Yüreğime ferahlık, kalemime açıklık ver.” Gözlerinden dökülen yaşlar, gelinciğin yapraklarını düşürdü. Ne pişmanlıktı ne de çaresizlik… “İnsan bazen kavuşmayı değil, beklerken kaybetmediği kalbini, ödül olarak alıyordu.”

O sabah bahçedeki bütün günebakanlar güneşe dönmüştü. Bir tanesi hep ters yöne… Her sabah onu düzelti, ertesi gün yine döndü. Artık göğe bakanı düzeltmeyi bıraktı. Çünkü bazı eğrilikler düzeltilmezdi. Onlar bir yön olurdu. Yusuf’un Kuyusu, sabrederek çıkmaktı. Hayat yaşamaktan vazgeçilmezdi; sadece sırayı hep başkalarına vermişti. “Artık anlaşılmayı beklemek yerine anlamayı seçmem gerekiyordu,” dedi. “Güneş dönmez; yönü değiştiren sen ol.” Hüma kuşunu seçmek… Beklenen insanlar değişse de değişmese de bekleyişin olgunluğu bir görevdi.

Takvim ilerledi; bahar yerinden kıpırdamadı.” Pamuk tarlası koştu… Biraz daha koştu. “Beklersem belki gelir.”

Hiç açılmayan sandık açıldı. Bazı şeyler de insanın içinde böyle oluyordu. Açılan sadık “Bugün de gitmeyeceksin,” dedi. O ses annesinin değildi. Babasının da… İnsan bazen kaderinin sesini, kendi sesi sanıyordu. Ne demek istediğini yüreği cevapladı. “Bazı cümleler kâğıtta değil, kalpte saklanmalıydı.” Saklı sandık hep genç kaldı. Beyaz elbise gibi kalbimin en sessiz köşesinde, askıda.

Ne eskisin istedi ne de unutulsun. Belki bir gün giyilir diye bekletildi. Bazı kadınların hep yaptığı bu değil miydi? Zamanı saatle değil, bekleyişle ölçmek. Sandıkta bekleyen gelinlik, arasındaki mektup askıda kalmıştı. “Bir gün öğretmen olacağım.” Bu cümleyi hiç kimse duymadı. Sadece pamuklar…Pamukların sır saklamayı bildiği söylenirdi. Kaf Dağı’na varamamak, ertelenmiş beyaz düşlerin askıda kalışı…

Bir yol yürünmediğinde… Bir söz söylenmediğinde…Bir hayal yaşanmadığında…Onlar da görünmeyen askılarda kalıyordu. Çünkü bazı kadınlar acınacak değil; anlaşılacak, dinlenecek ve saygıyla hatırlanacak kadar derin yaralar taşırdı. Akşam sofraları, evlerin en kalabalık sessizliği. O gün içindeki kuyu biraz daha derinleşmedi. Ama biraz daha sessizleşti. Ve Rabia o sessizliği ilk kez dinledi. Çünkü bazı sesler insanı kırmaz. İnsanı kendine getirir. Bekleyiş sadece zaman kaybı değil, insanı içinde büyüten sessiz bir öğretmendi. Hiçbir bekleyiş boşa değildi. Eğer bir kapı açılmadıysa, belki de önce kendi yüreğimizin kapısı açılacaktı.

Rabia o cümleyi defterine yazmadı. “Hiçbir kadına acınmasın.” Onu yüreğine yazdı. Takvim ilerledi; bahar yerinden kıpırdamadı.” Pamuk tarlası koştu… Biraz daha koştu. “Beklersem belki gelir.”

O yıl gelincikler pamuklardan önce açmıştı. Gelinciklere elini uzattı ama koparamadı. Köyün yaşlıları bunun hayra yorulmayacağını söyledi. Rabia ise ilk kez bir gelinciği kitabının arasına koydu. Çiçek kurudu. Rengi kaldı. O gün fark etmedi. Mevsimler, insanların acılarına aldırmadan değişiyordu. Pamuk toplandı. Gelincikler soldu. Yağmurlar başladı. Rabia’nın içindeki bahar ise hiçbir mevsime uymuyordu. Ne açıyor ne de tamamen geçiyordu. Rabia yüreği incinmesin diye sessizce askıya asmıştı. Gece oldu. Yıldızlar aynıydı. Ama Rabia’nın baktığı yer değişmişti. Artık gökyüzüne değil, içindeki genişliğe bakıyordu. “Beklemek beni değiştirdi.” Yine durdu. Bu kez gözlerini kapattı. Çünkü bazı cümleler göz kapatmadan tamamlanmaz. “Ben kimseye öğüt vermedim. Sadece sustum. Ve sustukça anladım.” Kalem yavaşladı. Ama durmadı.

Takvim ilerledi; bahar yerinden kıpırdamadı.” Pamuk tarlası koştu… Biraz daha koştu. “Beklersem belki gelir.”

Takvimde işaretlenmiş gün geldi ama yaşanamadı. Taş, duvar. Soğuk. Derinlik. İçinde kendi sesi vardı. Ama ses yankılanmıyordu. Sanki kuyunun kendisi dinliyordu. Rabia uyandığında ağlamadı. Sadece oturdu. Uzun süre… Bir kapı çalındı. Rabia açtı. Kimse yoktu. Sadece rüzgâr. Günebakanlardan biri sallandı. Ama düşmedi. Rabia onu izledi. Ve ilk kez şunu düşündü: “Belki de yön değiştirmek değildir. Yönü anlamaktır.”

Takvim ilerledi; bahar yerinden kıpırdamadı.” Pamuk tarlası koştu… Biraz daha koştu. “Beklersem belki gelir.”

Bir sabah Rabia’nın çocukları evden gitti. Kimisi uzaklaştı. Kimisi yakında kaldı ama uzaktı. İnsan bazen mesafeyi metreyle değil, sessizlikle ölçer. Telefonlar çaldı. Cevaplar kısa oldu. Sorular eksildi. Sonra sorular da bitti. Rabia avluda tek başına kaldı. Askıya baktı. Boştu. Ama o boşluk yeni değildi. Sadece görünür olmuştu. Günebakan sabah yine döndü. Rabia artık dön demiyordu. Çünkü o, yönün kendisini öğrenmişti. Ve yön öğrenildiğinde, insan yol olmaktan çıkar. Işık olur. İçeri girdi. Masaya oturdu. Defter yoktu. Kalem yoktu. Ama yazılmış bir şey hâlâ oradaydı. Görünmeyen bir sayfa gibi. Rabia artık yön aramıyordu. Yön oluyordu. Beklemek, artık eksiklik değil biçim olmuştu.

Rabia bir adım attı. Sonra bir adım daha. Ve hiçbir şeye dönüşmeden, kendisi olarak kaldı.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Gülseren Karagülle
Gülseren Karagülle
1962 Gaziantep doğumluyum, 26 yıldır İstanbul'da yaşıyorum. Açık öğretim Lisesinden mezun olduktan sonra birçok kişisel gelişim programına ve yazarlık atölyelerine katıldım. Bir kadının yaşayabileceği ne kadar meşakkat varsa yaşadım, yaşadıklarımdan bir şeyler öğrenmeye çabaladım. Hobilerim Geleneksel tıp, astroloji, sayıların gizemi, mizaç ilmi, doğal enerji taşı, karakterlere göre dizim.

POPÜLER YAZILAR