Perşembe, Mayıs 28, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kırmızı Yüzlüm

Bizim için her nefeste bir şey öğreten hayat, onu gelecek günlere taşır. En kıymetlimiz olan

bayram mesajı, ince elekten elemek ve hissettirdiği duygulara sarılabilmemizi isterdi. Aileyi

sahiplenmek, bayramları sahiplenmek en büyük değerlerden olan saygıyı korumaktı.

Bayramlar, sevgiyle birleşen ellerin kucaklaşmaları. Kimini gençliğine kimini çocukluğuna

götürür. O günlerin gelişi bazen hüzün, bazen ayrılık, bazen yoksulluğun kucağına çeker,

nabzı hızlandırırdı. İşte oradaki anılara, olgunlukla baktığımızda iyileşirdik.

Yeğenim okuldan gelmiş, forması üzerinde tabletin başına geçmiş, oyuna kendini öyle kaptırmış ki seslendiğimi duymuyordu.

“Akay, bayram hazırlıkları nasıl gidiyor?”

“Ne? Ne hazırlığından bahsediyorsun Teyze?”

“Tabii ki Gençlik ve Spor Bayramı, törene seçildin mi?”

“Ne töreni be Teyze? İşim olmaz; kim uğraşacak o dandiklerle*”

İşte o vakit içim cız etti. Bayramlara saygı nereye gitmişti? İnsanın layık olduğu şan ve şeref; bayrağı, sevgiyi himaye eden, saygıyı hak eden milli değerlerimiz…

Akay, okul töreninden arkadaşlarıyla kaçış planını anlatınca, “Eyvah,” dedim. Bu gençliğin

yüzlerindeki sahte gülücükler, üzerlerine örtülen yalancı perde, marazlı gibi yapışmıştı. İlacı

nedir, diye içimden bağırmak geliyordu.

Yatağa yattığımda, geçmiş bayram özlemi uykumu çatlatırcasına, uykusuz bir geceye

gebeydi. Sancı için kıvranırken… “Of… yine çocukluğuma gitmeyeyim,” dedim. “Yok ya

gideyim.” 

Yetmişli yıllar, o zamanlar orta birinci sınıf öğrencisiyiz. “19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” provaları bir ay öncesinden stadyumda başlar, bayram günü gelince uzun sıralar eşliğinde, ayaklarımızda beyaz pisi pisi pabuçlar, beyaz etek ve kırmızı tişörtle ellerimizde kırmızı bayraklar, müzik ve marşlar eşliğinde yürüyoruz. Stadyumda coşku boyumuzu aşmış, gösterimiz müzik eşliğinde tamamlanmış, marş ritminde adımlarla okula geri dönmüştük. Okulun giriş sokağında, abimle göz göze geldik. Başını salladı. Anlamıştım, bir şey olacak. Eve yaklaştım, kapıda ağabeyim bekliyordu.

“Ne kız bu eteğinin boyu, sen kime sordun da katıldın? Senin dizlerini kırayım da bir daha

katıl bakalım, katılabilirsen!” Sevincim boğazıma dizilmiş olsa da çok mutluydum. İzin

vermeyeceklerini bildiğim için törene onlardan gizli katılmıştım. Belki izinsiz katılmam

doğru değildi ama arkadaşlarımın arasında olmak, o sevinci yaşamak istedim. Sesimizi duyan

annem yanımıza geldi, “Ben gönderdim,” dedi, konuyu kapattı. O sıralarda olmak her şeye

değerdi.

Ve… Bir hafta sonra Kurban Bayramı’ydı. Babam o gece koyunumuzu almış, bahçemize

bağlamıştı. Ah… ne güzel günlerdi. Bir odanın içinde, beş kardeş yer yataklarında yan yana

yatardık. Annem, elektrikten tasarruf etmek için erkenden yatırır ve teftiş ederdi. “Siz daha

uyumadınız mı, bak yanınıza geliyorum.” Üç kız kardeş yorganın altında, mutfaktan

kaçırdığımız havucu sessizce yemenin lezzeti… Yakalandığımızda yediğimiz çimdikler bile ne güzeldi.

Mahalle arkadaşlarımızla Kurban Bayramı’nı dört gözle beklerdik. Koyunları beslemek, suyunu vermek, gezdirmek bizim görevimizdi. Koyunların ipleri elimizde, kaçırmamak için sıkıca tutar, onların hoplamaları “me, me…” sesleriyle sevinç içinde gezinirdik.

Bayram gecesi geldiğinde bayramlık giysilerimizi baş ucumuza koyar, heyecandan uyuyamazdık. Babamın sesiyle uyumuş gibi yapardık. Çünkü uyuyamadığımız vakitler bize hep sayı saydırırdı. Yine baş ucumuza gelmişti.

“Gözlerinizi kapatın, dediklerimi içinizden söyleyin. Bir koyun çiftliği var, koyunlar çitten tek tek atlayıp kaçıyor. Hadi sayın bakalım, kaç koyun kaçtı? Bir, iki, üç… ve şıp diye uykuya dalıverirdik.

Sabah ezanıyla uyanan babamın bayram namazından gelişini beklerdik. Önceden öğrendiğimiz koyunun hikâyesi, onları cennete binek olarak uğurlamanın heyecanıyla

koyunun başında bekleyişimiz…

Bir öğretmen komşumuz vardı. Onun bakkal işlerine gitmeyi severdim. Karşılığında kitap

verirdi. Çoğu zaman kitapları eve götüremez, merdiven altında okurduk. Eğer abime

yakalanırsak kitabı saklama telaşıyla kızarırdık, sanki suç işlemiş gibi. 

Belki de bizi öyle okumak kamçılıyordu. Okul kitaplarımızı ise sokağın başında, eski kitap satan Hilmi Amca’dan alırdık. Şimdiki çocuklar çok şanslı.

“Ah… mayhoş nefsim, hiçbir şeye güvenmeyeceksin bu hayatta. Kendine bile… Çok bildiğin aklına, temiz dediğin kalbine bile.”

Ben bilemedim. Şu şaşkın dünyaya alışkın olmak mı lazım? Kendimizi unutup, bizi tuzağa

çeken sözcüklere dalmak mı? Of… Sus… Sus… Ben yine de umutluyum. Zaman geçmiş olsa da alışkanlıklarımızdan kurtulmak, o kadar da basit değil kırmızı yüzlüm.

Bazen kendime soruyorum, “Kimsin? Hangi suretin aynası içindesin. Dünyaya geliş sebebin

ne? Niçin?.. Say say, bitmez. Ah… ki ah… Hangi modelin altında kaldık? O zamanki bayram sevinci bugünküyle aynı mı? Şimdilerde sanal âlemde geçirilen zaman; bayram

sevinçlerini aldı, yerini kargaşa, öfke, kızgınlık hâlleri; yıllarını öldüren, kaybolmuş gençliğe

bıraktı. Of… çare kimden gelir ki?

Nahiye Müdürlüğünden mi, Daire Hâkimliğinden mi yoksa Gölge Amirliğinden mi? Hangisi, gençliğin üzerindeki yalancı Süpermen’i iyileştirebilir? Onları matemli, meyus hâlden çıkarıp neşeli günlere kim döndürebilir? Ah… Sarraflardan, kütüphanelerden uzaklaşan gençlik; internet ve kafelere, chatlere merakı artanlar…

Bir yerde okumuştum. “Mutluluk kör geçmiş varsa güzeldi.” Ertelemeye çalıştığımız,

hatırlamak istemediklerimiz aslında geçmişin koridorunda yürümekti. Onların dağınık olması, bizi hep geriye çekmesi… Görmemiz gerekenlere, kör bakıyorduk. Şimdilerde… Altından kıymetli değerlerimiz eridiği gibi, bayramlar tatil hâline geldi.

Bir denklem görmüştüm. Hayat dört düzlem üzeri bir matematik. Birini açarsan diğerleri

sırayla gelecek. Problem çözmek; âlemin bir sistem üzere dizilişi. Yaşamın içinde biri gider,

yenisi gelirdi. Tıpkı bayramlar gibi. Gidenin aynısı gelmez. Her yeni bayram, beyaz bir

sayfaya, güzel şeyler çizmek ve yazmaktı.

Ah… Kurnaz dünya, hayatımızı inciterek koparmaktasın. Soruların ne yazık ki her zaman

çalıştığımız yerden gelmeyişi, azmimizi deneyip durmakta. Aslında şunu bilmek yeterli, bu

değişken yaşam düze varmıyor ve varmayacak da. 

Gözlerimiz bayramlara ne kadar kör olsa da hayatın kendisi insanlara zaten bayram.

Gülseren Karagülle
Gülseren Karagülle
1962 Gaziantep doğumluyum, 26 yıldır İstanbul'da yaşıyorum. Açık öğretim Lisesinden mezun olduktan sonra birçok kişisel gelişim programına ve yazarlık atölyelerine katıldım. Bir kadının yaşayabileceği ne kadar meşakkat varsa yaşadım, yaşadıklarımdan bir şeyler öğrenmeye çabaladım. Hobilerim Geleneksel tıp, astroloji, sayıların gizemi, mizaç ilmi, doğal enerji taşı, karakterlere göre dizim.

POPÜLER YAZILAR