Soğuk ne kadar dondurucu olursa o kadar parçalara bölünür. Ve etrafa dağılan parçalar, keskin cam şeklinde saplanır. Açılan yaralardan sızan sıcak kan, daha can yakar. İşte hayatın her karesinde sebepler, beklentiler, bizi ne kadar üşütür.
Bilhassa kadına yüklenen görevler sabrı “kutsallık” olarak atfeder. Kutsandıkça üzerine tükenmişlik yüklenir. Sürekli test edilir, sınavlardan ders alması beklenir. Her bağlantıda gerçekler yüzüne şamar gibi iner. Aile içinde yapılan incitici davranışlar, “seni koruma” adı verilir. İstenen sabır, fark ettirilmeden zorbalığa dönüşür ve sonunda tükendiğini anlayamaz hâle gelir.
Sevilme, övgü, korunma zanneder ama aslında döverek sevmenin adıdır. Ta ki sıkışıp kaldığı
yerde, çözülmeler başlayana kadar. “Baş kaldırdın,” denilir. Oysa bedenin yorgunluğu hesaba katılmaz, acizliği anlaşılmaz.
Sadık olmayı güven sanır, hep geri planda kalır. Bir şeyleri anlatmak istediğinde ise kapıyı
kilitli bulur. Kimse ne kadar eksildiğini, parçalar bölündüğünü görmez, sesi duyulmaz.
Bir sandık taşır içinde. Açmaz. Açarsa dağılacak sanır. Meğer kapalı kaldıkça ağırlaşırmış,
bilmez. Sağlam durdukça çatırdar. Sabır diye adlandırılır. Hayatta kalmak yaşamaktan daha
ağır hâle gelir.
Artık hayatın eşiğinde durmayı ögrenmelidir. Semadan sarkan iplere belini bağlamaktan,
yükünü görünmez kılana sığınmaktan başka yapacak bir şeyi yoktur. Ve insan en çok yerinde kaldığında eksilirmiş.
Düşer. Tutacaklarını sandığı eller, unuttur. Sonra, “Unutmak,” demezler. “Hareket etmen sana iyi gelir,” derler. Zaman geçmez. Onu zorlayan, onu tutan el değildir; alışkanlıklarıdır.
Çocukken insan, kendini yere bırakır; nasıl olsa biri tutar diye. Ve hep düşer. Yer sandığı
zemin çok serttir. Kırılır. Bağırır. Ayıplanır. Sessizce ögrenir, kendine sadık kalmayı
bozmadan, savunmayı bırakır.
Sadakat dediğimiz sevgi, can yaktığında; işte o zaman, içinde bir yer kapanır. Kapı değil,
pencere değil… İnsan kendine açılan bir geçidi kapatır mı, kapatır.
İnsan, dayandığı yer kadar kırılırmış. Yıllarca sağlam durmayı vefa sanır, fark eder ki onu
ayakta tutamayan şey vefa değil; dengenin bozulmuş olmasıdır. Duvar sandığı şeylerin
yaslanacak kadar bile gerçek olmadığını görür; tutacağını sandığı şeylerin, onu hiç taşımamış
olduğunu gördüğünde, canı daha çok yanar.
Şimdi soralım kendimize, “Sadakat, insanı korur mu ,yoksa zamanla tüketir mi?” Bunun cevabı kime ve neye verildiğine göre değişir. Ya bir sığınak olur ya da yavaş yavaş aşınma.
Ne sadakat test edilir ne de sabır bir testtir. İnsanın kendine karşı dürüst kaldığı yerde, sadakat koruyucu olur. İnsanı yok sayarak sürdürülen sadakat ise sessiz ama düzenli bir tükenişe götüren vefasızlıktır. Mesele sadık olmanın içerde mi tuttuğu, yoksa kendinden mi uzaklaştırdığı, sizce ölçüm nedir?



