Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Toz Payı

Her akşam babama kapıyı ben açardım. Babam ceketini omuzlarından tutup iki kez silkelerdi. Beyaz taş tozu ince bir bulut gibi havalanır, apartman boşluğuna yayılırdı. Sonra ceketi elinden alır, kollarından tutup bir kez de ben silkelerdim. Toz; ikimizin de saçına, kirpiklerine, terliklerine yağardı.

İçeriden annem seslenirdi. “Kızım, yeter. Eve sokmayın şu mezarlığı.”

Babam gülümser, eğilip kirpiklerime konan taş tozunu üflerdi. Sonra avuçlarını çevirir, tırnak diplerine bakardı. Ne kadar ovalarsa ovalasın, taş tozu oradan hiç eksilmezdi.

Yine öyle bir akşamın ertesi sabahı babamın peşine takıldım. Dükkâna ilk girenler konuşmazdı. Önce duvar boyunca dizilmiş mezar taşlarına bakarlardı.  Kimileri parmaklarını harflerin üzerinde gezdirir, kimileri hiçbir şeye dokunmadan isimleri sessizce okurdu. Konuşmaya başlamaları biraz zaman alırdı. Ben de o arada taş tozunu avucumun içinde dağıtır dururdum. Babam, her yazı bittikten sonra avucuyla taşın üzerindeki beyaz tozu silerdi. Taş tertemiz olurdu, elleri hiç olmazdı.

İlk gelen, bastonuna yaslanan yaşlı bir kadındı. “Kimsem yok. Hazır ayaktayken kendi taşımı yaptırayım.”

Babam hazır mezar yazılarının bulunduğu defteri almak için çekmeceyi açtı. En altta avuç içi kadar mermer parçaları vardı. Onlara hiç dokunmazdı. Defteri aldı. Çekmeceyi kapattı. Kadın sayfaları uzun uzun çevirdi.

“Hiçbiri bana benzemiyor,” dedi.

Babam ilk kez başını kaldırdı. “O zaman bunlardan seçmeyin.”

Kadın şaşkınlıkla yüzüne baktı. “Kendinize benzeyeni bulun.”

Kadın yeniden sayfaları çevirmeye başladı. Ben de merak edip deftere uzandım. Sayfalardaki cümlelerin hepsi birbirine benziyordu. Hangisinin bir insana benzeyebileceğini anlayamadım. Bir süre sonra kadının parmakları durdu. Defteri dizlerinin üzerine kapattı. Biraz bekledi. Sonra aynı sayfayı yeniden açtı.

“Bu olsun.”

Babam sessizce notunu aldı. Öğlene doğru iki kardeş geldi. Kapının önünde başladıkları tartışmayı içeri de taşıdılar. Ben tezgâhın altında biriken kırık mermer parçalarını boylarına göre diziyordum.

“Canım babamız yazalım.”

“Babamız yeter.”

“Canım daha sıcak.”

“Fazlası gösteriş.”

Babam bekledi. İkisi de sustu. Sonunda ağabey iç çekti.

“Babamız olsun”.

Babam başını salladı. Kalem taşa değdi. “B” harfiyle birlikte ince bir toz havalandı. Çıktıklarında babam yarım kalan çayını eline aldı. “Ölen susuyor,” dedi.

Bardağını usulca masaya bıraktı.

Akşam olmak üzereydi. Babam avcuyla tezgâhtaki tozu bir yana topluyordu. Tam o sırada kapının önünde bir gölge belirdi. Başını kaldırdı. Kapıda benim yaşlarımda bir çocuk vardı.

“Buyur.”

Çocuk avucunu açtı. İçindeki bozuk paralar titreyerek birbirine çarptı.

“Kedim öldü,” dedi. “Ona mezar taşı yaptıracağım.”

Avucunu biraz daha uzattı.

“Bunlar yeter mi?”

Babam çocuğun parmaklarını usulca kapattı.

“Söyle bakalım. Neydi kedinin adı?”

Çocuk cevap vermedi. Tezgâhın üzerindeki taş tozuna eğildi. İşaret parmağıyla yavaşça bir isim yazdı. Babam uzun süre o isme baktı. Sonra çekmeceden en küçük mermer parçasını çıkardı. 

Didem Gürhan
Didem Gürhan
1983 İstanbul doğumluyum. Türk dili ve edebiyatı öğretmeniyim, aynı zamanda redaktörlük ve soru yazarlığı yapmaktayım. Çeşitli dergilerde birçok incelemem ve öyküm yayımlandı. Kırıklar Atlası adlı bir öykü dosyam bulunmakta. Bir kedi ve çocuk annesiyim.

POPÜLER YAZILAR