Perşembe, Nisan 23, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Refakat Merkezi

Zehirleniyordum. Ancak bu bildiğiniz besin ya da kimyasal zehirlenmelerine hiç benzemiyordu. Zihnim, duygularım, benliğim bir zehir katranının içinde yüzüyordu, özellikle de geceleri…

İnsanlar en çok; ölümden, yalnız kalmaktan, terk edilmekten, başarısızlık hissinden ve toplum önünde konuşmaktan korkarlarmış. Her zaman topluluğun bir parçası olmak hoşuma gitse de bu kez mustariptim. Ben hem terk edilmiştim hem de yalnızdım. Üstelik ben hiç sevmezdim ki yalnız kalmayı. Hoş, yalnız geldik, yalnız gideceğiz bu dünyadan ama yine de korkuyordum işte, hem de çocuklar gibi. Kalabalık bir ailede büyümenin belki de en kötü yanı buydu. Otuz yıl evvel oturduğum o nineli, dedeli masalar nereye gitmişti? Çoktan göçüp gitmişlerdi. Amcalar, teyzeler yaşlanmış, kuzenler ya farklı ülkelere ya da şehirlere taşınmış ya da zamanlı ilişkiler kopmuştu.

Karanlık çökünce, gece olunca başlardı vesveselerim. Zaten şu dünyada ben en çok kendimi yiyip bitirirdim. Yine ruhsal sarsılışlarla, kalp çarpıntılarıyla, kırk yaşıma rağmen peluş ayıcığıma sarılıp uyumaya çalıştığım, zar zor geçirdiğim bir gecenin sabahındaydım. Tahmin edersiniz ki kendimi çok yorgun hissediyordum. Üzerimden tır geçse daha iyi hissedeceğime yemin edebilirdim. Kanıtlardım da üstelik. Nasıl mı? Gözlerimin altındaki mor halkalar artık en kaliteli kapatıcıyla dahi kapanmaz olmuştu.

“Uyku mu uyudum, dayak mı yedim?” diye sordum kendime gardırop aynasındaki aksimle göz göze geldiğimde. Cevabı yoktu. Hayata lanet ederek kalktım yatağımdan. Çıplak ayak bastım yerlere, kendime gelmeye ihtiyacım vardı, fayansın soğuğuna sığındım. Ellerim titriyordu ve kendimi bir an için bıraksam hıçkıra hıçkıra ağlardım. Gözyaşım da kalmamıştı esasen, ancak ağlamanın sonu yok ve size bir sır vereyim: o zamanlar en etkili rahatlama yöntemiydi benim için.

Hızla hazırlanıp çıktım evden. Elbette kedilerin mamasını, suyunu kontrol ettikten sonra. Arabada gaza basan ayağımın sarsıntısı, direksiyondaki parmaklarımın sıkı sıkı kavrayışı… “Hayat çok zor,” diye mırıldandım. Bir sigara yaktım. İki duman alıp attım, bırakmalıyım diye düşündüm.

İş yerine geldiğimde asansörde nasıl ayakta kalabildiğime şaşarken, asansörün sürekli reklam dönen ekranındaki görüntüye takıldı gözüm.

“Yalnızlık Refakat Merkezi” yazıyordu. Aslında baştan çok da önemsemedim. Yine nasıl saçma bir şey çıkmış diye geçirdim aklımdan.

Masama oturduğumda bilgisayarımı açtım, günlük yapacaklarımın listesini çıkarırken bir yandan da elektronik postalarımı yanıtladım. Öğle yemeğine kadar hiçbir şey düşünmeden, sadece işime odaklanıp çalıştım. Bir şeyler atıştırmak için yeniden asansöre bindiğimde yine aynı reklam dönüyordu ekranda. İşte o an, “Nasıl bir şey ki acaba?” sorusu döküldü dudaklarımdan. Allah’tan asansördeki insanlar duymadılar da deli damgası yemekten kurtuldum.

Akşam eve gidince aklımda sadece “Yalnızlık Refakat Merkezi” vardı. Evde ses olsun diye televizyonu açtım. Yine birileri kaçmış, birileri ekrandan bas bas bağırıyordu. “Tülay, ne olur geri dön!”

Mutfağa geçip kendime bir tost yaptım. Uzun zamandır sadece biraz olsun sakin kalabilmek ve ilaçlarımı alabilmek adına yemek yer olmuştum. İştah filan hak getire. Tostumu isteksizce kemirirken bilgisayarımı açtım ve arama motoruna “Yalnızlık Refakat Merkezi” yazdım. İşte hayatım böyle değişti.

Ertesi gün internetten hallettiğim randevuya giderken buldum kendimi. Etiler’in boğaza bakan yamacında, kendini yeşillikler arasında saklamış bir yerdi burası. Korkak adımlarla içeri girdim. Danışmadaki sarışın, benden en az yarı yaş genç kıza randevum olduğunu söyledim. Kendisi karşıdaki uzaktan çok rahat olduğu belli olan koltuklarda istirahat etmemi, kısa sürede ilgili danışmanın beni gelip görüşme odasına götüreceğini söyledi.

Oturduktan hemen sonra koltukların gerçekten çok rahat olduklarını fark ettim. Beş dakika geçti geçmedi, danışmanım Enes Bey yanıma gelip kendisini tanıttı. Onu takip ederek görüşme odasına girdim.

Küçük bir oda olmasına karşı aynı koltuklardan bu odada da vardı. Oturduk, bir şey içip içmeyeceğimi sordu Enes Bey. Su rica ettim. Uzun boylu -en az bir doksan-, sarışın ve cüssesiyle göz dolduran danışmanım elindeki ultra teknolojik telefonda bir iki tuşa bastı ve neredeyse aynı dakika suyum büyük bir nezaketle servis edildi.

“Size nasıl yardımcı olabiliriz Perran Hanım?”

“Merkezinizi reklamlardan gördüm ve buradayım, tahmin edersiniz ki yalnızım ve bu durum günlük hayatımı ileri seviyede etkileyecek hâle geldi.”

“Bize biraz kendinizden, ailenizden, günlük hayatınızdan bahseder misiniz?”

İçimden, eyvah diyordum. Çocukluğuma da inecek miyiz?

Hayır inmedik. Ben ona yaşadığım her şeyi tüm açıklığıyla anlattım, o da sözümü kesmeden ama sorularla konuşmayı genişleterek beni dinledi.

“İyi bir işim, beni seven arkadaşlarım var. Ailemdeki çoğu kişi artık “bir ayağı çukurda” denebilecek, hatta yakında bana sonsuza kadar veda edecek yaştalar. On sene önce evlendim. Başta yeni bir ailem olacağı için sevinçli ve gelecekten umutluydum ancak eski eşim çok kıskançtı. Otoriter bir yapısı olmasının yanı sıra şiddete de meyilliydi. Birkaç sene içinde kopma noktasına geldik. Fakat ben çok korkuyordum. Yalnız kalmamak için uzun süre o hayatı zor da olsa sürdürdüm. Heyhat, malum sona erdik ve o evi de beni de terk edip gitti. İşte o zamandan beri yalnızım.

Ben kalabalık bir ailede büyüdüm Enes Bey. Halalar, teyzeler, amcalar… Hep etrafımda insanlar vardı ve beni bir cam bebek gibi ihtimamla yetiştirdiler. Şimdi bu geldiğim durum gücüme gidiyor. Bu yaştan sonra, bu arada söylemedim size, ben kırk beş yaşındayım, yalnızlık beni derinden sarsıyor.”

“Anlıyorum Perran Hanım. Bu hisleri yaşayan tek kişi siz değilsiniz ve rahatlamanız için söylemiyorum ama merkezimize gelerek çok doğru bir karar verdiniz.”

“Buradaki işleyiş nasıl oluyor?”

“Bizler sizler gibi yalnızlık hisseden insanları en doğru şekilde bir araya getiriyoruz. Elbette sizin talepleriniz de çok önemli bu bağlamda. Sadece sosyalleşme için bir eşlikçi de isteyebilirsiniz ya da bir yol arkadaşı da.”

“Dediğim gibi arkadaşlarım çok, sosyalleşmek değil talebim.”

“Anladım, o zaman size yol arkadaşlığı paketimizden bahsedeyim. Merkezimize kayıtlı “yol arkadaşları” arasından birini atıyoruz size. Dilerseniz refakatçinizin evine taşınabiliyor ve beraber yaşıyorsunuz. Ya da yine dilerseniz ilgili kişi size taşınıyor ve süreç başlıyor. Elbette öncesinde tanışma ve alışma toplantıları düzenliyoruz. Uyum yakalanırsa taşınma aşamasına geçiyorsunuz.”

“Peki bu yol arkadaşlığının sınırları nedir?”

“Ne sormaya çalıştığınızı anladım Perran Hanım. Bu bizim en önemli kuralımız aslında. Kesinlikle duygusal bir yakınlık oluşmaması şartını gözetiyoruz. Bizim size sağladığımız hizmet, dediğim gibi yol arkadaşlığı.”

“Bu tam benim istediğim şey olabilir aslında.”

“O zaman sonraki aşamalara geçelim dilerseniz. Şimdi şu formu doldurmanızı rica edeceğiz. Ardından üç iş günü içerisinde size bir refakatçi tanıştırma toplantısı planlayacağız. Sizin için de uygun mu?”

“Uygun Enes Bey, çok teşekkür ederim.”

Enes Bey elindeki beyaz dosyadan bir form çıkardı ve bana uzattı. Ceketinin cebinden de bir kırmızı kalem koydu masanın üzerine. “Ben şimdi müsaadenizle çıkıyorum. Formu doldurduktan sonra siz de merkezden ayrılabilirsiniz. Çok kısa süre içinde ben sizi arayacağım.”

Enes Bey çıktıktan sonra ben formu doldurdum ve merkezden ayrıldım. Formda hayatımda nasıl bir eşlikçi istediğimden tutun, hobilerimle fobilerime kadar uzanan geniş bir soru yelpazesi vardı. Dışarı çıktığımda nasıl bir şeye bulaştığımı tam olarak bilmesem de umutluydum. Yalnız gecelerim nihayet bir son bulacaktı.

Hemen ertesi gün Enes Bey beni aradı ve bir eşleştirme için tanışma toplantısına davet etti. Ertesi gün işyerine hiç odaklanamadım. İş çıkışı deyim yerindeyse koşarak toplantıya gittim.

Yine aynı odaya aldı beni Enes Bey ve kısa süre sonra içeri rasta saçlı, şalvar pantolonlu, turuncu spor ayakkabılı bir beyle geri döndü. Yasin Bey ile görüşmemiz çok uzun sürmedi. Daha baştan uyaşamayacağımızı anladık.

Ertesi gün için bir görüşmem daha planlandı. Yine iş çıkışı merkeze gittim. Bu defa Enes Bey beni farklı ve biraz daha geniş bir odaya aldı. Yine kısa süre sonra bu defa yaklaşık altmış yaşlarında, gözlüklü, saçları arkadan topuz yapılmış bir hanımla içeri girdi. Tahmin edersiniz ki bu da gol değildi.

Bu defa birkaç gün beklemem gerekti yeni refakatçimle görüşmek için. Hafta başı tekrar merkezdeydim ve içeriye Enes Bey ile bu defa nasıl biri gireceğini çok merak ediyordum. Yine uygun kişi olmazsa vazgeçmeyi düşünüyordum. Çok beklemeden kapı açıldı ve içeri Pamir girdi. Öncekilerin aksine bu ilk görüşme yeterince iyi geçti ve hemen ertesi gün için ilk alışma toplantılarımız ayarlanmıştı.

Pamir bütün ailesini Hatay depreminde kaybetmişti. Annesi, babası, eşi, oğlu ve kardeşleri… Çok hüzünlü bakıyordu gözleri. Benden neredeyse beş yaş gençti ama gözlerinin etrafındaki çizgiler onu olduğundan daha yorgun gösteriyordu. Depremden sonra Hatay’da anılarıyla yaşayamayacağını anladığı için öğretmen olduğu okuldan ayrılmış, sonra tayini İstanbul’a çıkmıştı. İstanbul’da birkaç uzak akrabası olsa da kendisini yalnız hissediyordu.

Sonraki görüşmemiz hemen ertesi gün gerçekleşti. Hafta sonu olduğu için beraber kahvaltı ettik. Planımız kahvaltı edip ayrılmak olsa da, günün sonuna kadar birlikte vakit geçirdik. Ertesi hafta ikimizin de ortak kararı oluşmuştu. Birbirimizin hayatına eşlik etmeye karar vermiştik.

Bu durumu merkeze bildirdiğimizde, karar evrakları için davet aldık. Pamir’le beraber gittik. Kararlaştırdığımız üzere Pamir bana taşınacaktı bir süre sonra. Zaten onun işyerine de evim yakındı. Merkezde önümüze birer sözleşme koydular. Cezai şartlar kısmında eşlikçilerin duygusal münasebete girmeleri hususundaki madde büyük harfle ve kalın puntolarla yazılmıştı. İçim bir defa daha rahatladı. Hiç düşünmeden imzaları attık.

Pamir’in bana taşınacağı tarihi henüz netleştirmemiştik ama hayat bu süreci hızlandıracak sebepler çok geçmeden hasıl oldu. Pamir’le hemen hemen her gün yazışıyor, günlük yaşadıklarımızı birbirimize anlatıyorduk. Akşamları uzun telefon görüşmeleri yapıyor, kimi zaman gündemden kimi zaman çevremizdeki insanlardan bahsediyorduk.

Ertesi hafta ben çok fena bir gribe yakalandım. Ateşim çıkmış, boğazlarım şişmişti. Durumu Pamir’e anlattııktan bir saat sonra kapım çaldı. Yemek siparişi gelmişti ama ben herhangi bir şey sipariş etmemiştim. Çok geçmeden Pamir’in bana çorba, meyve ve salata yolladığını anladım. Uzun zamandır kimseden, hatta yıllardır en yakınımdaki kişiden bile böyle bir jest görmemiştim. Kurye yemekleri teslim ettikten sonra kapı önüne çöküp ağlamaya başladım. İnsan bazen yoklukta olduğunu fark etmiyor bile. Ta ki böyle şeylerin de var olduğunu görene kadar.

O akşam tekrar kapım çaldı ve valiziyle birlikte gelen Pamir karşımdaydı. Hâlimin gerçekten kötü olduğunu anlayınca onun için hazırladığım odasını bile görmeden beni hastaneye götürdü ve o gece boyunca sık sık odama gelip beni kontrol etti.

Günler, geceler, haftalar huzurla geçiyordu. Kim işten erken gelirse yemek işine girişiyor, masayı da sonradan gelen hazırlıyordu. Hafta sonları temizlik, çamaşır işlerini üleşerek yapıyorduk. Bazen tüm işleri boş verip kendimizi dışarı atıyor, İstanbul’un daha önce gitmediğimiz arka sokaklarını, şirin semtlerini geziyorduk. Evin tüm masraflarını beraber karşılıyorduk. Her ay bir defa Yalnızlık Refakat Merkezi’ne gidiyor, durumumuz hakkında geri bildirimler veriyorduk.

Artık kış gelmişti, yeni yılı evde beraber karşılamış, ünlülerin her sene katıldığı yarışmayı izlemiş, birkaç kadeh bir şey içip odalarımıza çekilmiştik. Ocak ayının ortalarında Pamir hissedilir ölçüde mutsuzlaştı. Önce durumun benimle ilgili olduğunu düşünerek endişelendim ancak o hâlinin sebebi ben değildim, Hatay depreminin yıldönümünün yaklaşmasıydı. O lanet gün geldiğinde işten izin aldım. Pamir’le beraber Hatay’a gittik. Pamir’in ailesinin mezarlarını ziyaret ettik. Tüm üzüntüsüne rağmen bana Hatay’ı gezdirmeyi teklif etti ama zaten Hatay’dan geriye çok da bir şey kalmamıştı. Etraf şantiye alanından farksızdı. Teklifini kabul etmedim. Biz daha başka yerleri gezebilirdik ama Hatay onun yasına saygı duyduğum bir yerdi.

Hatay’da, Pamir ailesinin mezarları başında dua ederken ona kendimi hiç olmadığım kadar yakın hissettiğimi anladım. Bu beni biraz korkuttu çünkü hem imzaladığımız sözleşme hem de Pamir’in duygularıma karşılık vermeyeceğini bilmem kendimi çıkmaz bir sokakta gibi hissettirdi. Yeniden üzülmek en son isteyeceğim şeydi ve huzurumuzun, düzenimizin bozulmasını göze alamazdım.

Duygularımın o anlık olduğunu düşündüm. Ne büyük yanılgı! İstanbul’a döndüğümüzde ona karşı daha kontrollü davranmaya başladım. Çok geçmeden Pamir bendeki değişimi fark etti. Çok kez sordu, “Neyin var? İstemeden seni kıracak bir şey mi yaptım?” diye, her defasında “Hiçbir şey yok,” yanıtını verdim. Oysa ki çok şey vardı. Çoktan bile öte şeyler düşünüyordum, hissediyordum. Ancak tüm duygularımı sonsuza kadar kendime saklamaya kararlıydım. Ta ki o güne kadar.

Aslında sıradan başlayan bir gündü. İlk bahar yağmurları başlamıştı İstanbul’da. Birkaç gündür göğün mavisine hasrettik. Bu beni biraz daha depresif hâle getiriyordu. O akşam Pamir eve elinde en sevdiğim şarap ve mis kokulu sümbüllerle geldi.

En çok nergisleri ve sümbülleri sevdiğimi, arkadaşım Nergis’i tatil için gittiği Pattaya’da bir trafik kazasında kaybettikten sonra nergislere küstüğümü, sümbüllere iki kat daha düşkün olduğumu bilirdi. Yine ince düşünmüştü. Yine kalbim sızlıyordu. Duygularımı içimde tutmak günden güne güçleşiyordu. En sevdiğim şarabı alması iyiydi, güzeldi ancak o akşam daha ilk kadehle dağılmış, duygusal olarak derinlere savrulmuştum. Ben bu hâl içinde kendi kendime kıvranırken Pamir’in de huzursuz olduğunu fark ettim. Bu defa aldı mı beni bir merak. Acaba hissetti mi, acaba eşlikçiliğimizi bitirmek mi istiyor ya da acaba benden, son zamanlardaki hâllerimden sıkıldı mı diye düşünmeye başladım.

Derken Pamir boğazını temizledi, bir yudum şaraptan içti ve gözlerimin içine baktı.
“Sence de artık konuşmamız gerekmiyor mu?” diye sordu.
“Anlamadım.”
“Perran, farkında değil misin?”
Evet, diyordum içimden, evet Perran, bunu da mahvediyorsun işte. Tam her şey yolunda, huzurun yerindeyken bozdun her şeyi. Anladı tabii, anlamaz mı koca adam!

Benim içsel çatışmam sürerken Pamir suskunluğum karşısında ayağa kalktı, salonda tur atmaya başladı. Neden sonra bir an durdu, “Perran, ben fark ettin sanmıştım fakat anlıyorum ki yanılmışım,” dedi yılgın bir edayla.
“Neyi?” derken cümle kuramadığımı anladım. Ağzım kurumuştu ve ellerim titriyordu. Pamir görmesin diye hırkamın ceplerine sakladım ellerimi. Usulca yanıma, koltuğa oturdu. İçimden, eyvah diyordum, eyvah! İşte sona geldik. Uzun uzun yere baktı, sonra usul usul bakışlarını kaldırdı. Korkak hareketlerle ellerime uzandı elleri.
“Perran,” dedi, “ben sana âşık oldum.”

Kulaklarıma inanamıyordum. Yanlış duyduğumu bile düşündüm. Ama hayır, doğru duymuştum ancak ortada tek yanlış bir şey vardı ki kendi duygularımı saklayacağım diye çabalarken onun duygularını fark etmemiştim. Pamir konuşmaya devam ediyordu. Düşüncelerimden sıyrılıp söylediklerini anlamaya çalıştım.

“Biliyorum,” diyordu. “Biliyorum, senin bana karşı böyle duyguların yok. Ve biliyorum bunları sana söyledikten sonra seni muhtemelen kaybedeceğim. Ama daha fazla içimde tutmak hem beni tüketiyor hem de sana karşı dürüst olmadığımı hissetmeye başladım. Bizimki eşlikçilik, arkadaşlık, yolculuk… Adına ne dersek diyebiliriz ama “aşk” diyemeyiz, farkındayım. Tüm gerçeklere rağmen ben seni çok seviyorum. Uzun zamandır seviyorum. Engellemeye çok uğraştım, başaramadım. Sen bana öyle iyi geldin ki hayatta ikinci bir şansın da mümkün olduğuna inandım seninle…” O uzun tiradına devam ederken, “Ben de,” dedim. Dudaklarım kımıldadı mı, sesim çıktı mı bilmiyorum. Duymuş olmalı ki anden yüzünü bana döndü salonu hızlı hızlı adımlarken.

“Sen ne dedin?”

“Ben de, dedim.”

“Sen de mi?”

“Ben de.”

“Sen de ne?”

“Seviyorum… seni.”

Yanıma bir gelişi, elimi bir tutuşu vardı ki o andan önce çekilmiş tüm sıkıntılara ve dahi gelecekte yaşanacak tüm zorluklara değeceğini anladım.

Elimi tuttu, sıcacıktı. İşte bizim için bahar o anda başlamıştır. Elbette zorluklar olmadı mı? Olmaz mı…

Daha ilk kontrol görüşmemizde merkezdekiler bir şeylerden şüphelendiler. Sonraki kontrol randevusunu daha yakın zamana planladılar. Sonraki görüşmede daha da şüphelendiler ve sözleşmelerimizi hatırlatan, bir nevi aba altından sopa gösteren imalarda bulundular. Sözleşmenin ceza şartları bölümünde kurallara uymayan refakatçileri büyük tazminatların beklediğini hatırlattılar. Elbette ne bende ne de Pamir’de bu tazminatı karşılayacak güç yoktu ancak insan yeniden can bulduğunu hissettiği, hayatında yeniden renk ve anlam getirdiğini düşündüğü ve onun aksinde kendisini gördüğü kişiden, diğer bir deyişle kendinden vazgeçer mi? Biz de geçmedik.

Sonraki görüşmenin sonunda içeri daha önce görmediğimiz iki adam girdi. Kurumun avukatları olduklarını, kurumun iz sürücülerinin bir süredir bizi izlediğini söyleyip önümüze beraberken uzaktan çekilmiş fotoğraflarımızı koydular. Pamir tam, “Ne hakla bizi takip ettirirsiniz?” diyordu ki deneticimiz sözleşmelerimizi önümüze koyup imzalarken dikkat etmediğimiz o maddeyi işaret etti. Madde göze çarptığında anlaşılamayacak, hukuki terimlerle bezeli bir şekilde, merkezin gerekli gördüğünde bizi izlemesine, fotoğraflamasına ve benzeri kayıtlar almasına izin verdiğimiz anlamına geliyordu.

O an bile hiç tereddüt etmedik diyebilirim. Hiç es vermedik ve tuhaf bir şekilde aynı anda aynı cümleleri söyledik. “Aşk kuralsızdır.”

Ve kalkıp gittik oradan. Yürüye yürüye bir parka geldik. Hava pamuk şeker gibiydi. Değilse bile biz öyle hissediyorduk. Bir banka oturduk, uzaktan boğaz görünüyordu, bir gemi geçti ardında köpükler bıraka bıraka.

Ellerimiz birbirine kenetlendi. Pamir bana döndü, “Buralardan gidelim mi?” dedi.

“Gidelim,” dedim, “kimsenin bizi tanımadığı bir yere.”

“Ama gemiyle gidelim…”

“Gemiyle…”

Damla İzal
Damla İzal
Başta İTÜ olmak üzere çeşitli üniversitelerde lisans ve yüksek lisans eğitimlerini tamamladı. Halen Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenci. Turizm, sağlık, pazarlama sektörlerinde çalıştı. Kolektif kitaplarda ve dergilerde yazıları yayımlandı. “Oyuncak Tabanca” isimli öyküsüyle Zehirli Kalem Öykü Yarışmasında üçüncü oldu. Yazarlık ve editörlük yapmaktadır.

POPÜLER YAZILAR